Ben Çatlak Bi Kovayıımmm

Çamaşırları dürüyorum az önce askıdan aldım, kurumuşlar. Bir yandan da konuşuyorum onlarla, şaka değil konuşurum ben her şeyle, parçacıkları olan her şeyin bir düzeyde başka bir boyutta da olsa benimle anı paylaştığını bilmenin keyfini çıkaranlardanım. Olanları anlatıyorum, Berkin gitti acısı dinmeden 10 yaşında bir çocuk başından vuruldu yine dün gece, onca zamandır yırtıldık orta yerimizden üçüncü köprüye hayır, üçüncü havaalanına hayır, katliama hayır diye şimdi ise insanlar “ama yapacaksa da bizden biri” yapsın moduna girdiler ve bu beni çıldırtıyor. Epeyce ütülüyorum kafalarını çamaşırların, öyle ki kızgın ütüyü tercih edecek hale geldiklerinde gülerek bir de güzel şarkı dinleteyim size kaldırmadan enerjiniz tazelensin, four seasons; spring!

O çalarken bir yandan TEMAnın son raporunu inceleme şansı buluyorum, korkunç! Tek kelimeyle korkunç! Deliriyorum, bir sonraki yazıda bir kısmını sizin için not düşeceğim raporun! Yorgun hissediyorum bunlar omuzlarıma çökünce, bir çare bulamamanın yorgunluğunu soluyorum.


Nefes alamayan birine yardım edebilirim, kalbi durmuş birine bile müdahale edip hayata döndürebilir insan. Tek bir insan bunları deneyebilirken, milyonlarca biz, nasıl olur koca şehrin ülkenin dünyanın yaşam damarlarını, göllerini, derelerini, akciğerlerini katletmelerini seyrederiz? Eziliyorum zaman zaman ben bu düşüncenin altında.

Kalbi yüreği buluttan insanlar biliyorum kendim gibi, bizler hem yumuşak, hem elektrik yüklü, hem bereket getiren, hem felaket çağıran olabiliriz. Evet, çok doluyuz biz, hem sevgiyle hem kaygıyla. Pek çoğumuz içlerindekine tam anlamıyla sahip olabiliyor, büyük ölçüde damıtabiliyor onu, hatta çookk özelinde olmayan kimse bilemiyor ne vardır yüreğinde. Kocam onlardan. Sakin, sessiz, kararlı.. Elementler gibi aynı, kimseyle canı istemezse düşünsel bağ kurma gereği duymayan cinsten, saygı duyulası.

Ben düşüncelerimin sıçramalarına engel olamayanlardanım. İçimdeki sevgi de olsa fırtına da biraz sızdırıyorum hatta saçıveriyorum ortalığa bazen. Tutamıyorum içimde. Aklımdaki dilimdeki derler ya, öyle gibi. Düşündüğüm şeyi, yaşadığım duyguyu sığdıramıyorum içime, öyle bir çoğalıyor ki saçılıveriyor. Öfke kontrolüm çok sağlam, kendime yapılan şeylere karşı epeyce ileri tepkisizlik derecesinde hatta fakat masuma yapılana hala katlanamıyorum. Ve öfkemi kontrol etsem de, üzüntüye yeniliyorum 🙁

Bu sabahta böyle bir sabah. Can acısı ve çaresizlik yine dalgalandırdı beni. Ve yine tam o sırada o bulut yüreklilerimden, Ayşem durulttu.

Sevgili Ayşe bana öyle bir farkındalık sundu ki bu sabah, bir kez daha süreçlerimizin olması gerektiği gibi işlediğine kanaat getirdim. Ne güzel bir sohbet, ışıkla geldi, huzurla bitti. Harika bir hikaye paylaştı, daha önceden bildiğim bir hikaye üstelik ve şunun farkına vardım, ben evimizin çatlak kovasıyım. Hatta Ayşenin de çatlak kovası hissettim, olmak istedim.

Ben evimizin çatlak kovasıyım, zaman zaman bu sebeple özür dilediğim, kendimi kötü hissettiğim de çok oldu. Ama şimdi durup düşününce, yeşeren çiçekleri görünce yolun benim tarafımdaki, bu da gerekmiş demek diyorum.

Ben çatlak bir kovayım.

Dolduğumda illa ki bir şekilde sızdırıyorum ben. En iyi de kocam bilir, anam bilir herhalde. Para dolsaaamm kediye köpeğe çoluğa çocuğa sızıyor. Hüzün zaten dolamıyorum bile gözlerim hiç müsade etmiyor, illa ki sızdırıyor. Sevgi dolsam, acı dolsam, öfke dolsam, sevinç dolsam, hoplaya zıplaya güle ağlaya illa ki sızıyor. Varış noktasına kadar birazı eksilmiş oluyor. Bunun için bir zaman kendimi çok sıkmış, gerçekten hissizleşmem gerektiği hissine bile kapılmıştım, denedim olmuyor 🙂 bırakmıştım.

İnsan kimi zaman içinde tutamadıkları sebebiyle de sanki üzgün hissediyor, anlatmak, paylaşmak, açıklamaya çalışmak, sanki kimse anlamayacak ve boşa gidecek sonuç vermeyecek gibi geliyor. Kusurlar kimine çok batıyor, belki kiminiz benim gibi duygu vedüşünceleri için kendine kızıp benim gibi kendini eleştiriyor “sen kurtaracaksın sanki her kediyi köpeği her kadını çocuğu sen kurtaracaksın dünyayı memleketi”

Biraz sızdırıyor olabiliriz hepimiz, ama kimbilir ne çiçekleri suluyoruz, ne güzel uyandırıyor beni Ayşem. Bazen sıçrayanlarım sizlere bulaşırsa sevgili dostlarım, çatlağıma verin, çiçekler hayal edin suladığım, sizleri seviyorum.

Hepinizi kucaklıyorum <3 Sevgilerin gücü adına!

 

Bir sucu, boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina taktigi iki büyük kovayla su tasirmis. Kovalardan biri çatlakmis. Saglam olan kova her seferinde irmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis. Saglam kova basarisindan gurur duyarken, zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus. Iki yilin sonunda bir gün çatlak kova irmagin kiyisinda sucuya seslenmis.

“Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” “Neden?.” Diye sormus sucu. “Niye utanç duyuyorsun?” Kova cevap vermis.
“Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi için tasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun.” 

Sucu söyle demis:
“Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri farketmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanini bir yanindaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs. Fakat yolun sonunda yine suyununu yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis. 

Sucu kovaya sormus:
“Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini fark ettin mi?… Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir. Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve her gün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin. Iki yildir ben bu güzel çiçekleri toplayip onlarla patronumun sofrasini süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri yasayamayacakti.”

Hepimizin kendimize özgü kusurlari vardir. Hepimiz aslinda çatlak kovalariz. Tanri’nin büyük planinda hiçbir sey ziyan edilmez. Kusurlarinizdan korkmayin. Onlari sahiplenin. Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz eger, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.

Gelin umudunuzu tazeleyecek biriyle tanıştırayım sizi

13 mart oldu 14e devirecek ama sıkkın içim. 11 marttan bu yana sanki asırlardır acı ve öfke içindeymiş gibi kıvranıyor ruhum artık kendimi zehirlemeye başlamaktan korkuyorum. Öfke büyüyor içimde. Berkin’i kaybettik. Ardından dün gece iki yuvaya daha ateş düştü. Canım kavruluyor. Umut arıyorum, olmaz böyle diyorum, bir oturup bir kalkıyorum.

Evi bok götürüyor. Zaten böyle zamanlarda “Bırak Evi Bok Götürsün!” Makineye çamaşır attım dün akşam hala asmaya elim varmamış onu fark ediyorum. Yok bu böyle olmaz diyorum da nasıl olur onu bir türlü kestiremiyorum. Sesim kısılıyor sessiz çığlıklarımla, odanın duvarlarına çarpıp dönen susuşlarım kulaklarımı patlatıyor. Aklım dakika dakika bileklerini kesip öldürüyor vicdanımı ama yok yine dinmiyor sızı aklanmıyor gün karardıkça kararıyorum.

Tam da şimdi üstelik benim daha sakin, daha sevgi dolu, daha yavaş, daha kendimden emin, şimdi benim daha akıllı olmam lazım! Bir sebep bulmalıyım umuduma ışık tutacak. Bir yol bulmalıyım çocukların baktıkça boşa ölmemişiz oğlum diyeceği ülkeyi yaratmak için. Bir şeyler olmalı diye düşünüp devinip dururken kendi zihnimde onunla tanıştım, JOSE MUJICA, Uruguay Devlet Başkan. 

Selam verip dünyasından içeriye giriyorum ki ne göreyim bir yanda minik bir çiftlik, bir yanda kediler, köpekler, tavuklar, bir köşede çiçekler… Hayalimdeki yaşam diye dert yanıyorum ona. Bunu istiyorum ben de diyorum, böyle sadeleşip böyle uzaklaşmak. Ama diyorum Sayın Mujica nasıl olur siz ki koca Mr. President. Gülüyor ama nasıl da sevimli gülüyor boş versene diyor ben en resmi görüşmelerde bile kravat takmam sayın mujica da nedir bana hose de. Ammaann ben de gülüyorum. Benim canıma minnet, oldum olası banka gişesi bile bozar beni, hiç sevmem. Hose diyorum “bizim buralar berbat çalıyor, çırpıyor bizi soyuyor, yatlar katlar gemicikler alıyor bir de üstüne çocuklarımızı öldürüyorlar. Daraldım, bunaldım, öfkeden hoşlanmıyorum ama içimi öfkeyle dolduruyorlar.”

Dünyada adını söylediğiniz zaman akla gelmez belki ama “Dünyanın En Fakir Devlet Başkanı” derseniz hemen akla gelirim diyor. “Bana fakir denmesi yanlış, ben tutumlu bir insanım. Asıl yoksullar sürekli yaşamdan talepleri olan ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır. Ben elimde hafif bir bavulla dolaşıyorum. Bu bana istediğim yaşamı sürdürmek için yeterli zamanı veriyor.

Asıl özgürlük yaşamak için kazandığın zamandır.” Ne güzel konuşuyor. Doğru söylüyor. Şaşkınım. Donup kalıyorum karşısında. Nasıl olur diyorum kendi kendime al işte buda devlet başkanı bizimkiler de! Demek ki oluyor işte, demek bu da mümkün. Mırıldanıyorum ama anlamıyor beni yine gülümseyerek “efendim” diyor “anlamadım”. Yok hose diyorum, gerçekten çok şaşkınım demek ki çalmadan çırpmadan da oluyormuş siyaset demek mümkünmüş?

“Ben insanların gece uyuyacak bir saçak altı bile bulamadıkları bir dünyada, başkalarının 500 metrekarelik malikanelerde yaşamasını anlamıyorum.

Evsizler için ev, suyu olmayanlar için su lazım, ekmek lazım. Sense böyle bir dünyada özel uçağım olsun, oraya buraya gideyim diyorsun. Eğer herkes daha fazlasını isterse, birgün kimseye birşey kalmayacak.”


Gözlerim doluyor ağlamak istiyorum hıçkıra hıçkıra ona sarılıp ağlamak bütün acımı akıtmak istiyorum. 


“Biz ölüyoruz, çocuklarımız, ağaçlarımız, ruhlarımız.. Tükeniyoruz, bize işkence ediyorlar” hose diye biliyorum sadece.


“Küresel ısınmadan bahsediyoruz ama doğaya saldırmaya ve çöp üretmeye devam ediyoruz.

Eski ruhani tanrımızı kendi ellerimizle kurban ettik ve artık market tanrının tapınağındayız. Bu yeni tanrı; ekonomimizi, politikamızı, alışkanlıklarımızı, yaşamlarımızı düzenliyor ve bizlere faiz oranları ve kredi kartları ile mutluluğun yeni adresini veriyor.”

Eski bir gerilla lideri olduğunu, onların da çok kötü zamanlardan geçtiğini, zamanında çok acılar çektiklerini ama pes etmediklerini anlatıyor hose bana. 1960larda Küba devriminden esinle kurulan bir grubun kurucularındanmış hose. Bu örgüt demokrasi istemiş, uruguaydaki amerika destekli hükümete karşı pek çok eylem düzenlemiş ve karşı durmuş. 1971 yılında polis öldürmekten mahkum edilmiş ve 15 yıl mahkumiyeti sırasında çok çeşitli işkenceler görmüş ve tek kişilik hücrede tutulmuş. O günlerden çok bahsetmek ve zamanı acıyı anımsayarak harcamak istmeiyor hose ama bana bu kadarı yetiyor zaten daha fazlasını benim de duymaya ihtiyacım yok şuan, içimde yeterince acı var.

1985’te Uruguay’ın demokrasiye dönmesinden sonra diğer tüm siyasi mahkumlar için çıkarılan bir genel afla tekrar özgürlüğüne kavuşmuş. Sonrasında diğer grup üyeleriyle birlikte bir parti kurmuş ve siyasete atılmışlar.

2009 yılında başkan seçilmiş ve 1 mart 2010 da göreve başlamış. Aylık 12000 dolar maaşı var ve bunun %90ını hayır kurumlarına bağış olarak aktarıyor hose ve çok mutlu.

“Öyle anlaşılıyor ki bizler, yalnız tüketme için yaratılıyoruz ve artık tüketemediğimiz zaman derin hayal kırıklığına uğrayarak kendimizi yok ediyoruz.

diyor bana ve yine gözlerim doluyor, bu kez umutla. O halde bizim ülkemizde de olabilir diyorum. Gülümsüyor, “neden olmasın?” diyor.

Böyle birilerini bulmak ve seve seve onları destekleyip onlara oy vermek istediğimi, ülkemin aslında ne kadar güzel olduğunu böyle politikalarla cennete dönüşebileceğini anlatıyorum ona, hayaller kuruyorum. Dinliyor beni, sonra ülkesindeki diğer güzel şeyleri anlatmasını neleri başardıklarını bilmek istediğimi söylüyorum, “belki vatandaşınız oluruumm” diyorum şunları sıralıyor

-cumhurbaşkanı maaşının %90’nını yoksullara bağışlıyor,

– toplam 15.000 asker var ülkede, askerlik zorunlu değil. 15 tankımız var zaten toplamda ağır zırhlı.

– gay’ler isterse askerlik yapabiliyor.

– eşcinsel evliliği serbest.

– 19 il, 3 buçuk milyona yakın nüfusla kendi halinde bir ülke.

– eğitime yapılan bütçe ayrımı, savunmaya ayrılan bütçenin yaklaşık 20 katı. dünyadaki “her öğrenciye bir laptop” sistemine ilk geçen ülke.

– nüfus arasındaki gelir ortalaması çok ama çok yakın. fakir ve zengin kesim çok düşük bir bölümü oluşturuyor.

– kişi başına 3 inek düşüyor. hayvancılık tavan yapmış durumda

– ülke çapında wi-fi hedefleniyor. 2010 yılında başlanan projede “eve girince wi-fi’a bağlanmak” yok. havalimanına indiğiniz anda ülkeniz sizi internet bağlantısıyla kucaklıyor.

-eğitim 6 aşamalı, 3 yaşından itibaren başlıyor, 18 yaşına kadar.

– medya berraklığı şili’den sonra 2. sırada. medya gerçekten tarafsız. lokal iletişim üst seviyede, ülkemizde çok fazla “mass” olay olmadıgından insanlar kendi bölgesinin tv’sini seyrediyor.

– dış ticaret yapanlardan vergi alınmıyor.

– havalimanımız dünyanın en modern havalimanlarından

Ağzım açık dinliyorum elbet. Gerçekten ya bu ülke böyle olsun ya da ben sizin oraya geliyorum diyorum, yine sıcacık gülümsüyor kapıları her zaman açık.

En sonunda dayanamıyorum, makam aracı kendisine ait tek mal varlığı olan vosvosu olan, banka hesabı bile bulunmayan bu tatlı tontona soruyorum neden hose neden sen de diğerleri gibi değilsin? neden zengin olmaya çalışmıyorsun? neden bırak çalmayı maaşının bile büyük kısmını bağışlıyorsun?

“bu benim kendi seçimim. hayatımın uzun yılları böyle yaşayarak geçirdim. maaşımın geri kalanı bana yetiyor. ben yoksul değilim. pahalı hayat seçen insanlar yoksulluk çeker.” diyor.

O çalışmalı, malum sorumluluğu ağır, çok bile meşgul ettim. Ben de kalkmalıyım yavaştan, malum çamaşır makinesine yolum uzun oradan başlamalı. Yavaş yavaş doğrulurken yerimden üst kata giden merdivenler hala gözümde büyüyor ama hose doğru söylüyor neden olmasın! Umudu yeniden çağırma zamanı şimdi!

Kocaman dersler aldığım minik bir sanrı sığdırıyorum bu akşama.

Olabilirmiş diyorum, yapılabilirmiş.

Yılmamalıymış.

Rüya değil, gerçeği varmış.

Uruguay hakkında daha fazla bilgi için burayı tıklayın

ve hose ile ilgili daha fazla bilgi için burayı

Oha! sen nasıl girdin o sepete?

Alışveriş merkezlerinden daha doğrusu insanların toplu halde uğuldayıp sürekli tüketmeye yöneldiği yerlerden oldum olası nefret etmişimdir. Kaçıyorum sürü halinde raflara saldırılan yerlerden. Dağı taşı tepeyi saatler ve hatta günlerce sıkılmadan dolaşıp her bir çiçeğe saatlerce bakabilecek bir böcekle hiç sıkılmadan dakikalarca vakit geçirebilecek olan ben AVM kapısından girince yoruluyorum, geriliyor strese giriyorum her seferinde.

Her ne kadar benim için sıkıntı olsa da ara ara yolumuz mecburen düşüyor toplu alışveriş yapılan yerlere. AVMleri neredeyse tamamen bıraktık GEZİden beri de hiç gitmemiş bile olabiliriz hatta şuan hatırlamadığım bir ziyaretimiz yoksa. Ama büyük marketlerden hala alışveriş yapıyoruz malesef. İhtiyacımızın büyük kısmını küçük esnaf ve minik “dükkanlardan” karşılamaya çalışıyoruz mümkün olduğunca.


Bugün bir malzeme için bir yapı markete gitmek durumunda kaldık. AVM değil ama koca bauhaus! pazar günü hava da güzel oohhh diyen düşmüş yola o koca mekan bile tıklım tıkış! İnanılmaz! Spor olarak alışveriş yapıyor halkımız buna kanaat getirdik!

Kaç evin acil ihtiyac listesinde “BİR ALIŞVERİŞ ARABASI DOLU IVIR ZIVIR” olabilir? Bir iki üç? sabahtan akşama kadar o kapıdan çıkan kaç araba dolusu “şey” gerçek ihtiyaç? Bunu sorgulamaya başladık bugun…

Düşünerek bakmaya, bilinçle görmeye başlayınca değişiyor her şeyin görünüşü bir anda… Kapıda dikilip şunu düşündüğümü farkettim, elimizde bir mikrofon ve kamera her geçene sorsak ne var sepetinizde ne aldınız ne kadar acil ihtiyaçtı diye kaç kişi sepetine bakmadan cevap verebilir? Ve merak ediyorum kaç kişi aldığı şeyleri almaya o an karar vermiştir? kaçı tanımaz bile aldığı şeyleri? Acaba kaçı aldıklarına OHA! SEN NASIL GİRDİN O SEPETE? der gibi bakar meraktayım!

Sizler yaşıyor musunuz bunu? evinizde var mı neden aldığınızı bilmediğiniz şeyleriniz? Neden ve nasıl bu tuzağa düşüyoruz? Bunu yaşadığım her an kendime ve yaşadığını gördüğüm kişiye şunu hatırlatacağım bundan sonra ;

BUNA GERÇEKTEN İHTİYACIN VAR MI? HEMEN KULLANACAK MISIN? KULLANMAYACAKSAN KAMPANYA UCUZ BULAMAM BİDAHA AMAN ZAMAN BAHANEYLE KANDIRMA KENDİNİ! SAKIN SATIN ALMA!!!

Üç küçük kayıp yunan keçisi misafirimiz bu kez de!

Susup doğayı dinlediği ve olayların akışının melodisiyle ağzı açık bakakaldığı anlar vardır insanın. Çok yaşıyorum ben onları, çünkü dinlemeyi, gözlemlemeyi, anlamayı seviyorum.

Bambaşka bir tat alıyorum kendimi susturup olayların akışını izleyip doğanın anlattıklarını düşüncelerim bana tercüme ederken. Beynimin kendi kendine konuşmasını seviyorum.

Dün akşam Soner annesi hala istanbuldayken ziyaret etmek sürpriz yapmak istedi. Akşam üzeri haydi çay içmeye gidelim mi e peki gidelim derken hoop çıktık yola. Az öncesinde bir animasyon izlemiştik hayvanlarla eski bir masalı onların alemine uyarlayarak oluşturulmuş klasik bir şey. Ve yolda yürürken üzerine sohbet ettiğimiz şey bilge, şaman, yaşlı kadın vs sembollerine hep keçinin seçilmesinin temel bir sebebi olup olmadığıydı mitlerin dışında. İlgimizi çekti bayaca konuştuk hararetli hararetli öyle ki oradan baykuş, kedi, karga falan hayvanlar aleminin bilge kişiliklerinin ellerinden bir öptük geldik.


Benim keçi hayranlığımı bilen kocam güldü “alacaazz karıcımm alacaazz, keçimiz olacak bi gün merak etme” ben de güldüm haliyle 🙂 Metropolde keçili yaşama geçiş hayallerimiz zihnimizden çıktığı anda yanımızdan geçen kamyonların otobüslerin egsozlarında boğuldular muhtemelen.

Çocukların bilgeliklerini, onlarla konuşup öğrenmeyi, paylaşmayı seviyorum. Bunu hissediyor olacaklar ki gittiğimiz her yerde çocuklar tarafından zaptediliyorum 🙂 Bilmiyorduk ama hoş tesadüf oldu Sonerin abisi ve ailesi ve diğer ablası ve çocuklar da oradaydı. Baya geniş bir aile toplantısına dönüştü anne ve yeğenli akşam çayımız, gülmeli yemeli eğlenceli de geçti.

Evine gittiğimiz ablası ise Yunanistandaymış Sonerin bizim çıkmamıza yakın o da geldi, onu da görmüş olduk. Kukuletalarımızı taktıık haydi biz kaçtık derken Zehra abla Sonerle bana iki paket olduğunu hatırladığım mumlar uzattı sevimli şeyler. Ve ben o çıkma telaşında “aa tabiki buuu” dediğim paketi kapıp kaçıverdim 🙂 içerisinde üç dört tane sevimli köpek olan!

Az önce o paketi açtım ve içerisinden keçiler çıktı, üstelik yunan keçiler. Nasıl olmuşsa yollarını şaşırmış, sıcak bir kalp bulunca onu kandırıp çantasına girmiş ve dün gece beni kandırıp son duraklarına ulaşmış antik, mitolojik, bilge, mesaj veren Yunan keçileri!

Keçi sizin için ne ifade eder bilmem ama aslında dünya insanını antik çağlardan beri kendisine epeyce hayran bırakmış olmalı ki Pan ya da satirler gibi önemli mitolojik karakterleri etkilemiş. Bu küçük keçi Hint mitolojisinde de Brahman’ın kalbini, yani sırrı, bilgeliği, ışığı ve iyiliği temsil eder.

Zeus annesi tarafından dünyaya bırakıldığında Keçi Capella (bazı kaynaklarda Amaltheia) tarafından emzirilip büyütülmüş uzun süre yol arkadaşı o keçi olmuştu üstelik Girit adalarında! Yunanistanda.

Ve yine bir rivayete göre Zeus o keçiyi öyle bir sevmiştir ki gökyüzüne yıldızların yanına koymuştur her zaman görebilmek için. Şimdi, gökyüzünün bu iyi kalpli keçisi Capella gökyüzünde Castor ve Pollux’un biraz üzerinde bize göz kırpıyor. Arabacı takım yıldızının alfası olan Capella’nın arapçadaki adı Ayyuk. “Ayyuk’a çıkmak” deyimine adını da işte bu güzel ve iyi kalpli yıldız vermiş.

Bir blogger Capella’yı şöyle anlatıyor:

Şimdi, gökyüzünün bu iyi kalpli keçisi Capella gökyüzünde Castor ve Pollux’un biraz üzerinde bize göz kırpıyor. Arabacı takım yıldızının alfası olan Capella’nın arapçadaki adı Ayyuk. “Ayyuk’a çıkmak” deyimine adını da işte bu güzel ve iyi kalpli yıldız vermiş.

Ne zaman gökyüzünde Capella’yı; Bu güzel yıldızı görsem aklıma “ vicdan “ gelir. Doğurmadığı çocuğu emziren ve büyüten gökyüzü keçisi ….. işte bu yüzden, yeryüzündeki bunca kötülüğün içinden başımızı kaldırıp Capella’ya bakmak ruha iyi gelir.

Zaten “vicdan” dediğimiz şey de birisinin bizi gözetlediğini bıkmadan, usanmadan ihtar eden o ilahi his değil midir?

Sabah keçi olduklarını fark ettiğimde ve bilgelikle olan bu bağlantılarını hissettiğimde O ilahi vicdan ve koruyucu hissin zaten hissettiğimiz bizi kucaklama duygusuna elçi olduklarını imgeledim. İsim verdim ben bu üç küçük keçiye. Lavantalı olan mumun adı HUZUR! Huzur ve mutluluğu temsil edecek bizimle oldukları sürece yakılmayacak. Kırmızı gül TUTKU! Aşkı, tutkuyu ve bağlılığı kaybetmediğimiz sürece bizimle birlikte mutlu mesut yaşayacak. Gardenya ANLAYIŞ! Gerçek aşk beraberlik ve anlayışı temsil edecek. Bunlardan birini gerçekten kaybettiğimizi hissettiğimizde bir mum yakma, bir dilek daha tutma hakkımız olacak belki de böylelikle.

Ne de saçma gelecek çoğunuza, amma da uydurmuş ha hayal gücüne bak da diyeceksiniz 🙂 olsun! Hayatın kendisi bir büyü, hala nefes alabilmemiz mucize! Bu neden olmasın (:

Sizlerin de olsun elinizdekilerin kıymetini hatırlatacak minik imgelemleriniz. & o en keskin anlarda “onun hatrına” kendinize ikinci bir şansı, bir dilek daha’yı ve bir mum daha yakıp karanlığı eritmeyi size hatırlatacak kıyaya köşeye koyduğunuz fırsatlarınız.

Kendi mucizelerinizin de koşarak size geldiği hayran bırakan bir hafta olsun!

İnançla, sağlıkla, mutlulukla kalın

Aşk Çemberi, Muratın Çiçekleri, Mügenin Evi, Begümün Renkler Köyü! Aşka Yetişemedi Sevgililer Günü

Sevgililer günü yok bizim evimizde. Sevginin daha ziyade her an her duyumsandığında anlamlı ve de önemli olduğunu düşünen bir çiftiz. Hal böyle olunca da romantik yemekler değil de Sevgi’li maceralar oluşturdu 14 Şubat mönümüzü.

Dünyada şiddet gören tecavüze uğrayan tüm ağır şartlara ve uygulamalara rağmen adalete asla kavuşamayan kadınlar var. Her üç kadından biri hayatında en az bir kez şiddet, taciz ya da tecavüze uğruyor! Seslerini duyurabilmek içinse bizlerin sesine ihtiyaçları var!

One Billion Rising 2012 yılında kadına şiddete karşı başlatıldı. En büyük global hareketlerden biri olan One Billion Rising bir sevgililer günü hareketi aynı zamanda ve 14 şubatta dünya çapında yankı buluyor.


Ülkemizdeki hareket her geçen yıl genişliyor. Bu yıl belediyeler özel organizasyonlar düzenledi ve hatta hareketin destekçisi olarak içerisinde yer aldı. Ben gönülden Kadıköylü biri olarak Rıhtımdaydım bu yıl da ve sizlere enfes kareler eşsiz duygular getirdim.

adalet için dans et

Dans eden el ele tutuşan kucaklaşan insanlar gördüğümde hayata, yaşama, geleceğe dair umudum artıyor benim. Hele de bu insanlar birbirini tanımayan üstelik yüzlerce insansa tadından yenmiyormuş!

El ele tutuşan kimin elini tuttuğunu umursamayan sadece sıcacık bir eli sıcacık eliyle yakalamış insanlar düşünün bir meydanı dolduran. Rengarenk sevgi baloncukları ve heyacanlı gülücükler düşleyin sonra. Kimi yanındakini tanımaya çabalıyor, kimi sanki çoktan tanımış gibi paylaşmaya başlıyor hemen sessizliğini. Herkes bir şeyler paylaşıyor ama kaçınılmaz, tuttun ya bir kere o eli sevmeden duramıyorsun diğer elin boşta kalmamalı ona da hemen bir sevgi sıcağı bulmalı doldurmalısın derken çember oluyormuş demek insanlar, anlıyorsun!

El ele tutuşup sevgi selinde ösrf yapan yürekler az sonra gözlerine de veda ederek kalpleriyle yoklamaya başlıyorlar ortalığı. Ses seda yok. Huzur gelmiş, sessizce ağırlanıyor meydanda. Barış çağırılıyor, aşk çağırılıyor. Bir süre herkes sessiz, gözsüz…

Sonra tek tek içlerindeki arzular taşıyor biri bağırıyor “ADALET İSTİYORUM DÜNYA!” yine biraz sessizlik. Sonra bir daha “AŞK İSTİYORUM” “BARIŞ İSTİYORUM” “HAYVANLARA ZULÜM DURSUN İSTİYORUM” “ÇOCUKLAR ANNE OLMASIN İSTİYORUM” sevgi selinden iyi gün dilekleriyle coşuyor kalabalık.

aşk ve barış çemberi, kadıköy

Birbirinin içine girmiş çemberlerden aşk taşıyor, sevgi, adalet arzusu, barış coşuyor! Zaman akmıyor sanki bu kalpler çağladıkça. Dışına çıkmış gibi hissettiriyor! Tadını çıkartmana, her yüze dokunmana, her kalbe girip çıkmana akreple yelkovan bile müsade ediyor. Ağır çekim her şey.

Ne çok şey olmuş geçmiş aa saat daha dörtmüş dedirtiyor bana hatta. Oradan Don Kişot’a geçmeli. Don Kişot bir işgal evi. Bir dostumuzun sevgililer günü hediyeleri var bizlere onları almaya gidiyoruz. Sümbüllerimiz gelecekler. Kocam sümbül delisi ben heyecanlı o benden daha heyecanlı.

O heyecanla erkenden varıyorum Don Kişota. (Yel Değirmeninde bu arada Don Kişot 🙂 Uğramak isterseniz.) Hoş sohbet muhabbet derken koca geliyor sümbüller geliyor. Dostlar geliyor! Sıcacık oluyor içerisi. Sümbüllerimize de kavuştuk derken bir de dolunay ve aşk çemberi demezler mi 🙂 Bizi de davet etmezler mi! Ne yapalım ne edelim derken öncesinde tanımadığımız ancak tanır tanımaz inanılmaz sevdiğimiz sevgili Mügenin köpeği karşılıyor kapıda bizi. Komşuya gidiyormuş. Ev zaten harika bir enerji ve sevimliliğe sahip. Gece güzel gidecek ve güzel bitecek şimdiden belli (:

Sevgili Begümün kolaylaştırıcılığında renklerin dünyasına yolculuklar yapıyoruz. Kimimiz rengarenk köyler, kimimiz pastel renkleri kimimiz de sadece beyaz ya da siyah bulutlarla sohbet ediyoruz ama huzur duyuyoruz burada olmamız dolayısıyla. Ben Yaseminin sorularıyla gördüğüm şeyin manasını ve hislerimin boyutunu daha net algılıyorum mesela. İlk görüştüğümüz andan beri birbirimize çekiliyoruz biz ilginç şekilde bir ortak kümemiz olmalı diye düşünüyorum ama henüz bilemiyorum. Korkularımızdan uzaklaşıyor, sevgide buluşuyoruz.

Yine dertleşiyor, kucaklaşıyor, sevişiyoruz 🙂 Oooo saat bir olmuş! Yavaş yavaş toparlanıyor yola koyuluyoruz. Bir de gece bitmeden bugünün heybemize doldurduklarını yerleştirmeli yatağa öyle girmeliyiz.

Mutfak Tezgahımızda Bir Ormancık

İçimizde, ruhumuzun en derininde bir yerde toprak kokusunun mutlulukla ilişik olduğu bir yer olmalı. Şehir hayatına neredeyse hiç %100 uyum sağlayamamış yüzdeyi toprağa, doğaya, denize, dereye doğru yavaş yavaş çekip neredeyse naylon şehirli haline getirmiş haldeyiz kendimizi Soner de ben de. Her bulduğumuz fırsatı martılarla, çamlarla, hatta çakıl taşlarıyla randevumuz varmışçasına doğaya koşarak değerlendiriyoruz. Tesadüf ya? çocukluğumuzdan beri böyleyiz ikimiz de.

Hal böyle olunca evimizden doğa eksik olmuyor. En son evimize minnak bir ormancık davet ettik. Olurdu, olmazdı, gelirdi, gelmezdi derken o da bizi sevmiş olmalı ki geldi!


Ne kadar toprak o kadar orman tabi düz mantık. Mutfak tezgahımıza minik bir pet şişeyle toprak sığdırabilince haliyle ormanımız küçük oldu ama sevimli de. İlk önce hiç hayat yok gibiydi. Korkuttu beni. Sabah kalkıp henüz tek gözümü dahi açamamışken ormanımı kontrole koştum. Bir gün, iki gün, üç gün derken dördüncü gün noktasal yeşillikler görmeye başlayınca ohh dedim 🙂 6. gün iki üç tanesi boy verdi, pek bir sevindim.

Minik bir şişe, bir avuç toprak ama bak sen şu işe ki 15 günde ormancığı oluveriyor insanın mutfak tezgahında. Bir sonraki denememizi 5 lt lik daha geniş bir toprakta yapacağız. Aslına bakarsanız yaklaşık 6 katına çıkartmış olacağız orman arazimizi! İnsan mutlu olmaz mı?

Detaylı şişe hazırlığı ve tüm ekim aşamalarını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

 

Neden "sürdürülebilir" olsun "evlilik"? Eviniz olduğunda "EVlendim" dediniz mi hiç?

Bizler toplum olarak onyargi ve gecmisten getirdigimiz ogretileri suan hangi acidan bakiyor olursak olalim oraya da tasiyoruz. Kopamiyoruz alistigimiz seylerden ve yeni buldugumuz dogrularla heybemizdekileri harmanlayarak ilerliyoruz. Bakmayin iyi de oluyor bazen, kulturel varliklarin cesitliligine cok katki saglamis olmali 🙂

Musluman mesela ama hala samanist izler tasiyor bazilarinin inanci. Yada ateist olmus ama hala Allah korusun diyor icinden gelerek. Ya da birisi yazı yazdığım araç demiş mesela da kalem demek istememiş anlamadık mı neyi kastettiğini? Kalem demese hem ne olur ki? Kim anlamlar yüklemiş kelimelere, bana sormuş mu? Ben şair orada ne demiş kendim anlamak isterim. Ve özellikle de kelimelere yerleşik anlamları dışında anlamlar katabilen, kelimelerle dans eden insanları daha bir severim.


Evlilik mesela, herkesin aklına “nikah” getiren bir kelime. Yikilmasi gereken cercevelere sahip, artik ozgurlestirilme zamani gelmis cookk anlamlı bir sözcük bence.. Siz evlilikten ne anlarsiniz bilmem ama benim icin hayatin en dingin, en dogal ve en ozel bileseni evlilik. Evim mabedim benim.

Simdi biraz genis bir aileyiz ama 1 yil oncesine kadar ben, bir kopekle evliydim (evimizin kizi, dap). Onunla paylastim en ozel yanlarini son 8 yilimin. Sonra daha guzel bir sey oldu ve genisledi evliligimiz, bir baba iki de kardesi oldu dapinin.

Karismasin kafaniz. Basinizi soktugunuz yer agac kovugu da olsa eviniz ve once orayla sonra da orayi paylastiginiz her seyle evlisiniz siz! Hepsine o gozle bakmali oyle de sevmelisiniz.

Ayni evde dogup buyuyup olmek herkese kismet olmuyor. Hele de kiraciysaniz ya da benim gibi sık sık sehir degistirmisseniz kondugunuz dal eviniz olmali, yuksunmemelisiniz. Her donusum surecinde yeni yuvam belirlendiginde EVlendim dedim ben. Muhtemelen demeye de devam edecegim 🙂

Her evin, her yasamin surdurulebilir olmasi icin dedik bu sureci umuma acik hale getirmeye karar verdigimizde. Cunku herkesin “iyi” yasamayi hakettigine ve dunyanin buna ihtiyaci olduguna inandik. Farkinda olmadan ilk evine, dunyaya ihanet edenleri belki bir nebze rahatsiz edebilir miyiz dedik. Her yasamin surdurulebilir bir “ev hali” olmasini diledik. “Evli evine koylu koyune” diye ilk soyleyen ata evi olani kastetmis olmali diye dusunurum hep. Evi olan, başını soktuğu yeri yuvası yapabilen kisi “evli” benim gozumde. (kerametin nikahta olduğuna inansaydım kendi nikahıma eşofmanla gitmezdim diye düşündüm şuan mesela 🙂

Evlilik iki cinsin resmi veya dini bir rituelle birlestirilmeleri demek degil. Olmamali! Basimizdaki gok, altimizdaki yer sahit durdu dogduk ve bu dunya evimiz oldu, EVlenmedik mi? En kutsal evlilik bu degil mi? Surdurulebilir olmayi haketmez mi?

Mutlu Olmanın En Kolay Yolu

Mutlu Olmanın Yolları

Mutluluk hepimizin kuyruğu adeta. Kovalıyor da kovalıyoruz. O kaçıyor biz yılmadan kendi eksenimizde dönüp duruyoruz. Herkes mutlu olmak istiyor belki ama aslına bakarsanız kimse mutluluk ne tam anlamıyla da bilmiyor gibi.


Fırsatım olsa çıkıp sokakta gördüğüm herkese mutluluk nedir diye sormak isterim. İsterim çünkü hepimiz mutluluğun akademik tanımı olduğuna kovalayarak yakalanabileceğine inanıyoruz. Her gün başka bir “çok bilir çok yanılırın” mutluluk tanımını dinliyor ve her gün ayrı bir formülle mutlu olmaya çabalıyoruz. Kimi yeni ev seni mutlu edecek diyor, kimi yeni sevgili, yeni araba, hava değişikliğinden yana kimisi. Kiminin inzivaya çekilmen gerektiğini söylediğini duyuyorsun kimi topluluğa karış deyince kafan da karışıyor haliyle.

Hiç bir şey söylemeden ve çok bekletmeden şu şarkıyı bir dinleyip klibi izlemeni rica ediyorum senden öncelikle

ThePianoGuys her daim en mutsuz anlarımda ışık gibi akarlar mutsuzluğun içinden. Hep mutlu olan Steven’ı izlemek benim için muhteşem zevkli. Benim gibi başkaları da merak etmiş “Steven cello çalarken nasıl bu kadar mutlu oluyor” diye ve onlarda bu kliple yanıtlamışlar

Birlikte kaliteli zaman geçirince mutlu oluyorum diyor Steven. Ne kadar basit değil mi? Yalnız aslında bize göre hatta delilik yaptığı ama ne kadar eğleniyor fark ettiniz mi?

İşte böyle akarsa hayat kuyruğunuzla ahenkle yürüyebilir, kaliteli zaman geçirebilirseniz kendi çevrenizde dönüp durup mutluluk aramaktan yorulmanıza luzum kalmayacak belki de.

Bu kadar mutlu olmak bizim elimizdeyken neden erteliyoruz neden kaçırıyoruz tüm fırsatları bu tartışılır aslında ama gerek var mı? Neden problemleri ve sebeplerini konuşuyoruz ki ne yapmamız gerektiğini bulmuşken? Tek yapacağımız önce kendimizle sonrada çevremizle kaliteli zaman geçirmek.

Kim ne der nasıl sonuçlanır bana ne faydası ne zararı olur diye düşünmeden sadece yaşamak ve bunu kaliteli zaman geçirerek yapmak bize lazım olan. Deneyemez miyiz?

Kaliteli zaman geçirerek ve bunu paylaşarak da üstelik kendimizi daha iyi hissetmez miyiz? Steven cellosuyla paylaşır, birisi çiçeğiyle, kimi kedisiyle, kimi eşiyle, belki bazımız ailemizle… Hepimiz mutluluğun en kalitelisini tadarız ve paylaşarak çoğalırız böylelikle!

Happy Together, ThePianoGuys

'Insanlık'tan çıkmışız! Hiç farkında değiliz

Sasiriyor insan. Kendine bile sasakaliyor yeri geldiginde. Ne yaptigini, neden yaptigini bile bilmiyor ama bir sebeple yapiveriyor vakti geldiginde. Hayret ediyor kendine bile, anlam veremiyor ama iyi ki diyor, iyi ki oluverdi!

Evden cikmadan hemen once manasiz bir hediye paketleme rafya bulma telasindayim. Agrimda olunca haliyle komik gozukuyor olmaliyim ki koca merak ediyor neyle ugrastigimi. “Bugun gidecegimiz davete gelecek bir isim gordum gecenlerde bana mail atan bayan olabilir epeydir donemedim ona o ise eger surpriz yapmak istiyorum, kardesi icin istedigi kupeleri paketliyorum”. Soner saskin soruyor “koca istanbulda sana mail atan kadin mi gelecek yemege? Nasil anladin?” Cevabim sacma elbet “ismi benziyor olamaz mi dersin?” Guluyor hatta agrim olmasa saglam dalga gececek hissediyorum. “Iyi bakalim neredeyse imkansiz cookk dusuk ihtimal ama al hadi yanina bakalim”

Yoldayiz, anlamsiz bir trafik herkes durmus ama zaman akmakta elbet inadina. Hic bilmedigim tanimadigim hatta hic sesini bile duymadigim insanlarin icten davetine gidiyorum. Soner diyorum gulerek, “ne yapiyoruz biz?”

Oyle ya ben ki arkadaslariyla bile evlerinde gorusmeyi sevmeyen, kolay kolay kimsenin evine girmek istemeyen, herkesin mabedi kendine kutsal, tanismayan insanlar arasinda enerji transferi tehlikeli ve gereksiz, ne yasandigindan habersiz oldugun yerlere korunmasiz girmek manasiz gibi inanclarla yabanci auralardan kacmayi prensip edinen biriyim istanbul gibi bir yerde ustelik bunu neden yapiyorum anlsm veremiyorum o esnada. Hatta soner bir ara geri mi donsek diyor urkerek, gulusuyoruz. Dogru ama hani dusununce kesip atsalar bizi kimsenin de ruhu duymaz.

Evi bulup iceriye girmemizle tum tereddut dagildi. Herkes gulumsuyor. Kimi isten cikmis apar topar karsidan gelmis, kimi yorgun kimi uykusuz ama hepsi guluyor hepsi bize de bizden sonra gelen herkese de kalkiyir selam veriyor sariliyor hal hatir soruyor. Hanimlar mutfakta harika yemekler hazirlaniyor. Evin sahibini dus alip yatmasi icin iceriye gonderdiklerini dinlenmeye ihtiyaci oldugu icin isleri devraldiklarini ogreniyoruz. Ne mutlu! Ne guzel dostlar… Ikramlar, icecekler, cerezler, meyveler hazirlaniyor hep birlikte. Hep birlikte yeniliyor hep birlikte toplaniyor. Herkes mutlu.

Zumbara konusuluyor, permakultur konusuluyor, kutsal ekonomi konusuluyor. Dunyayi kurtariyor insanlar bu odada! Dokunduklari kadarini de olsa evet dunyayi kurtariyorlar ve hayatlara dokunuyorlar.

Hic tanimadigimiz onlarca yuzle bir cember olusturuyoruz ve onlarca hayatdas, hayaldas, acıdas oluveriyor, bir anda kalplerce dost ediniyoruz.

Dinlerken ates konusurken su oluyoruz. Tikanana bir nefes yorulana soluklanma firsati hediye ediyoruz kucaklasmalarla. Evde hazirladigin paketin sahibinin orada olusuna, en cok soner ve ben sasiriyoruz. Gozlerinden yaslar suzuldugu anda ustelik hissediyorum o oldugunu bir arkadasimiza sorup teyit edip paketi uzattigimda gozlerindeki bulutlarin bir an dagilmasi, ikimizinde saskinlığı ve heyecanla karisik bir mucize yasamasi, ikimizin de sasirtici sekilde orada olmasi aciklanamaz ve paha bicilemez!

Her seyi anliyor gibi oluyoruz, hic bir sey bilmiyor gibi hissediyoruz, her seyi asmisiz gibi geliyor, hiclikte kayboluyor, ‘birlik’te bulusuyoruz.

‘Insanlik’tan eser yok odada! Kimse siddet yanlisi degil, kimse son model arabalari, gokdelenlerdeki katlari, marinadaki yatlari lükküs hayatlari konusmuyor.

Sevgiyle askla dilekler tutuyoruz birbirimiz icin sessizce kalpten, birisi içini dökerken. Hepimiz belki en son evden cikarken ayni seyleri dusunuyoruz. Davet sahibinin acisina acil sifa!

***NOT: Yaziyi okuyan herkesten de rica ediyorum tanimasaniz da kocaman yuregi var bilin ve saglik problemleri olan guzel yurege sifa dileyin. O her iyi dilegin sifalandirici olduguna tum yuregiyle inaniyor! Ve ben de sizlerin guzel kalplerinin essiz dileklerinin her hastaliga sifa getirecegine sonsuz guveniyorum…

Bunları Biliyor muydunuz?

  • İki lambadan birini sönüdürmek tasarruf, aynı aydınlatmayı sağlayan daha az enerji tüketen teknolojik lambaların kullanılması ise verimliliktir.
  • Evlerde kullanılan elektriğin % 20′si aydınlatma için kullanılmaktadır.
  • Bir ağaç bir yılda ancak 20 kg CO2 temizleyebilir.
  • 20 saatlik bir uçuşta yolcu başına 12 kg CO2 atmosfere salınır.

  • Oda sıcaklığı oturma odaları için 19 – 21 C yatak odaları için 16 – 18 C aralığındadır. Kış günlerinde ortam sıcaklığındaki 1 derecelik azalma ile yakıt tüketiminde %5-7 tasarruf sağlayabilirsiniz.
  • Unutmayın, ev aletlerinin bilinçli ve yerinde kullanımı hem bu gereçlerin ömrünü uzatacak hem de enerji tasarrufu yapmanıza katkı sağlayacaktır.
  • Ülkemizde elektrik tüketimi incelendiğinde, sanyide % 63.2, konut ve ticarethanelerde % 28.2, Resmi dairelerde %4.5 ve sokak aydınlatmasında %4.1 oranında tüketildiği görülmektedir.
  • Enerji tüketimindeki azalma aynı zamanda enerji üretiminde azalmaya neden olacağından atmosfere salınan sera gazlarının da salınımını azaltacaktır.
  • Ülkemiz gelişmekte olan bir ülkedir ve gelişimini sürdürebilmesi için enerjiye ihtiyacı vardır
  • Türkiyede enerji üretimi yılda % 4 – 5 artarken elektrik tüketimi % 7- 8 artmaktadır. Bu artış dünya ortalamasının yaklaşık olarak iki katıdır.
  • Türkiye’ de bir yılda kişi başı tüketilen enerjinin dörtte üçü ithal edilmektedir. Yani kişi başı yıllık enerji ithalatı 500 dolardır. Bu veriler göz önüne alındığında, ülkenin dışa bağımlılığını azaltmak için, yerli enerji kaynaklarının kullanılması ve enerjide verimliliğin sağlanması en önemli zorunluluklardandır.
  • Evlerde sağlanacak %10 enerji tasarrufu ile 132 milyon dolar ülke ekonomisine geri kazandırılabilir.
  • Doğru enerji verimliliği uygulamalarında üretimde kalite ya da performans düşmez.