Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz Bebek 3 Yaşında

Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz Bebek.. 3 Yaşında.

Özellikle ilk yıl sık sık bahsetmiştim pek çok yazıyla sürecimizden. İlginç bulanlar oldu, geri kafalılık diyenler oldu, ciddi hastalıklarla sonuçlacağı konusunda, çocuğumuzu bizden alacakları hususunda tehdit edenler, ah tam benim istediğimdi ama ben cesaret edemedim diyenler de.. Aynı eksende devam etti sürecimiz ve çok şükür üçüncü yılı da bitirdik, bugüne geldik (maşallah) Okumaya devam et “Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz Bebek 3 Yaşında”

Bir tık daha attık listeye: Gagalı Palasta İşler Yolunda

Başımızı sokacak bir çatımız, ağzımızın tadı ve sağlığımız olsun da.. nın vucut bulmuş hali. Bahçenin gagalı kız komünü memnun halinden, ana erkil topluluğun bir tanecik Coşkun’u da her daim pek kuul pek bi havalı.

Kümes dediğin… Kıyıda köşede kalmış yaşama dönmeye arzulu atıl tahta parçaları, biraz hayal gücü, biraz kas gücü bir kaç alet edevat.. gerisi hep sevgi, hep aşk..

Çok kısa zamanda huzur verici pek çok minik şey başardık, mutluyuz. (Burada bir maşallah varmış) İsteyince, zamanını teslimiyetle bekleyince, ama boş durmayıp yıllarca bile olsa, gelecek olana hazırlanınca her şey oldukça da yolunda gidiyormuş. Mümkünmüş, üzülmemeli, pes etmemeliymiş. Böyle diye diye geldik kavuştuk bugüne.. Sık sık bunu anımsatıyoruz hala her fırsatta birbirimize zira varmak istediğimiz yere giden yol uzun.

Bu da merak edenlere GagalıPalas, bi nev-i şahsına münhasır minik Oz 🙂

image

Fenni yem yok, ilaç, hormon vs yok. Zate öyke koli koli yumurta da istemiyoruz, yavruğa yetsin bize artsın yeter, armağanlarını esirgemiyorlar sağolsunlar.. Canları ne isterse onu yapıyorlar, gece gündüz salık, yerel deyimle ‘seyip’ler ve hallerinden oldukça memnunlar.

Biz de hallerinden oldukça memnunuz. Belki bigün biri tavuk olduğunu hatırlar da civcivlerimiz bile olur 🙂
.
#surdurulebilirevlilik

Kızıma Şekersiz Sağlıklı Şekerleme: Yenidünya Pestili

Dalından yemeye, taze ve mevsiminde tüketmeye ne kadar önem verdiğimizi her fırsatta vurguluyorum. Yıllardır evde çok şükür hiç kimse hasta olmuyor ve beslenme bunda dört büyük pay sahibinden biri, bunu hep anlatıyorum. Şimdi en çok merak edilenlerden biri yavrucuğun nasıl beslendiği. Biz ne yersek onu yiyor sofraya oturmaya başladığından beri. Rafine/işlenmiş şekerle hiç tanışmadı, hiç paketli gıda tüketmedi. Bunu ilk duyduğunda insanlar suratımıza çocuğa işkence ediyoruz gibi bakıyor ‘şeker yemeyen çocuk olur mu saçmalık’ oysa ‘şeker’ yiyor, hem de dalından 🙂 Sağlıklı abur cuburlar icat etmek bizim işimiz!

image

Dostum yenidünya bizi meyveye boğdu ♡ Zekai abi ve Soner sağolsun topladılar bol bol tüketiyoruz. Ne kadar faydalı olduğunu, nelere iyi geldiğini belki detaylıca szarım başka bir yazıda. Çiçeği, yaprağı, meyvesi, çekirdeği külli şifa.

Yalnız yenidünya bekletilebilen bir meyve değil. Olgunlaşmışsa, daldan toplanır toplanmaz başlıyor buruşma kararma çünkü su oranı oldukça yüksek. Vitamin mineral açısından oldukça zengin olan ve kadim tıpta ilaç niyetine kullanılan bı meyveyi olduğu gibi muhafaza etmenin çok fazla yolu yok. Ekmeğe hamura yakışıyor, kebabı yapılıyor ama uzun süreli koruma, ileriye taşıma için başka yollar lazım 🙂

Ben de koca bir bidon sirkesini kurdum. Biraz kurutma denedim. Biraz da pestil yaptım. Kurutma çiğnemeyi seven için güzel oldu. Ancak kabuk biraz kalın olunca yoğun bir çiğneme süreci gerektiriyor.

Sirke beklemede bakalım nasıl olacak. Uygun boş kavanozum hiö kalmamış, olsa biraz da reçel yapacaktım, temin etme fırsatı bulursak yakın zamanda o da aklımda. Kwass ve minikce turşu düşünüyorum bir de bakalım. Daha önce de Yaprağının çiçeğinin çayını hazırlayıp atmıştım şifa rafına, onları içiyoruz. Bi ağaç bile olsa sırtını yasladığın bi dostun olacak şu dünyada, teşekkürler canım yenidünya ♡

Gelelim pestilimize. Ben gerçekten bu kadar beğenilir olacağını düşünmüyordum. Tadına, dokusuna hayran kaldım. Daha önce çeşitli meyvelerle yapmıştım pestil ama Yenidünya ile ilk deneyişim ve yavrucadı tarafından test edildi onaylandı, başarılı 🙂

Gerekenler yenidünya, harnup özü

Ben nasıl yaptığımı anlatacağım, siz kendinize en uygun hale getirirsiniz uygulamayı.

Yapılışı: yenidünyaları yıkayıp temizleyin. Çekirdeklerini çıkarın. Ben doku sevdiğim, ve yavrucuk kabuğun içeriğinden de faydalansın istediğim için kabuğunu soymadım ama isterseniz soyun. Soyduğunuz yeni dünyaları blendır yardımıyla (hazneli blendırlar en uygunu yoksa rondo veya el blendırı da iş görebilir ben rondo kullandım) mümkün olan en ince şekilde kıyın. Kıyma işlemi bitince içerisine 1tatlı kaşığı harnup özü ekledim demir oranını yükseltmek için ama opsiyonel eklemeyebilirsiniz.

Eğer dehidratörünüz/kurutucunuz varsa onunla yapabilirsiniz.

Fırında yapmak için:

Karıştırma işlemi bitince çok ince bir şekilde yağlı kağıt üzerine serin. püf noktası yavaş yavaş döküp ince bir tabaka olunca durmak. Kalın sermeyin kurumayacaktır. Fotoğrafta gördüğünüz kalınlık yeterli. İncecik, sadece kağıdı kaplayacak neredeyse şeffaf bir tabaka. Tepsinizin boyu yenidünya miktarını etkileyecektir o sebeple yazmadım yeterini siz ayarlayın. Ben orta boy bir fırın tepsisi için ayıklanmış 350-400gr / 1orta boy salata kasesi kadar yenidünya kullandım.

Tepsiye serince fırına yerleştirin. Fırınınızı 60-70 derece civarında(en düşük ısı neyseayarlayabileceğiniz, çünkü yüksek ısıya maruz bırakmak istemiyoruz ki faydalıları öldürmeyelim) kapağı aralık şekilde çalıştırın. Yaklaşık 3 saatte kıvamını alıyor, kontrollü olun az ya da fazla da sürebilir fırına göre değişecektir. Parmağınızla dokunduğunuzda artık ıslak his vermiyor, bulaşmıyorsa, parmağınıza bütünce yapışıyorsa olmuştur.

Pestilinizi fırında soğumaya bırakın. Soğuyunca isterseniz şeritler halinde kesip kapıdıyla rulo yapıp saklayın isterseniz tabakaları çıkarıp öyle saklayın. Tercih sizin.

Çocuklarla çok zevkli gerçekleştirilecek bir etkinlik. Üstelik kağıdından sıyırıp yemeye de bayılacaklardır. Yavru cadı çok sevdi. Hatta kestiğim bir şeridi eline verdim hem çıkarttı hem yedi, al sana etkinlik al sana yaşayarak öğrenme.. yaşasın okulsuz 😉

Aburuk cuburuk listemize mis gibi bir tane daha eklenmiş oldu. Aynı yöntemle çilek pestili de yapabilirsiniz onun da tam mevsimi. Onda harnup yerine bal kullanmak renk ve tat için daha uygun olacaktır hatta çilekleriniz tatlıysa hiç gerek yok bile.

Umarım hoşunuza gider. Eğer ağacınız varsa ve amaan napim toplayıp yinmiyo ki diyorsanız pestili bir deneyin derim. Fırsat bulursam diğer tariflerimi de veririm.

Yalnız ağacınız yoksa işin acı bir tarafı var, ilaçsızı neredeyse yok piyasada. Hem de öyle meyve yokken falan değil, bildiğin hemen toplama zamanından az önce ve bazen toplandıktan sonra bile ilaçlıyorlarmış zavallıları. Tabi bir de zavallı satın alan biz bu durumda.. Hatta ilaçlar öyle her yerde bulunur halde ki bahçesinde bi ağacı olan bile alıp bilinçsizce uyguluyor. Ağaç babanızın bile olsa sorun “ilaçlama yaptın mı, hangi ilacı ne zaman kullandın”
.
Yine dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz… Eğer mümkünse dalından yemek, veya güvenilir kişilerden, mevsiminde temin etmek mühim. Talepler önemli, zehirsiz istiyoruz dersek birileri bir yerde illa ki üretecektir. zehirli 10 tanedense zehirsiz 1tane alıp yesek kafi.
.

Doğaana kucağında olanı aç bırakmamaya, şifalandırmaya ne çok çabalıyor. Bu gayrete her daim cevap verip şifalanabilenlerden olabilmek arzusu,..

Kucak dolusu sevgi, ışığın gücü sevginin sıcağıyla..

Aşı ile hukuki mücadele nasıl yapılmalı? (Ordu Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Ayyayla)

Aşı ile hukuki mücadele nasıl yapılmalı?

Bu soru çok sık karşımıza gelen sorulardan bir tanesi.

Özellikle kafası karışık ve henüz tam karar verememiş aileler için çekinilen önemli bir konu hukuki süreç.

Bu süreçleri mesleki terimlerden ayıklayıp konuşan hukuk insanlarını bulmak zor. Dolayısıyla hiç bir zaman tam aydınlanmıyor gibi soru işaretleri.

Çok kıymetli bir toparlamaya rastladım Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesinde ve hiç kaçırmadan arşivimize eklemiş olalım istedim.

Ordu Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Ayyayla’nın kalemine sağlık. İznini de almadan seslendirdim affına sığınarak çok önemli bulduğum için. Af buyurur umarım. Çünkü bazen okuyunca derlenip toparlanmıyor kafamızda bazı noktalar, illa ki duymamız, birinin anlatması gerekiyor. Ya da hadi ben okudum da eşime dostuma okutamıyorum diyenlerin elinde dinleteceği bir şeyler olması iyi olabiliyor. Dilerim faydası olsun. Aşağıda aşılar ile hukuki mücadele sürecini dinleyebileceğiniz kayıt mevcut. Sonuçta Başka Bir Annelik Mümkün 😉

Azıcık uzun, yoğun, biraz ağır belki bir çırpıda dinlemek için. Ama yavaş yavaş madde madde, dura dinleye sindire sindire işinize yarar umarım. Varsa tam da bunu merak ediyordum diyenler, umarım önce onların karşısına çıkıversin 😉

Dilerseniz burayı tıklayarak da Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesinin notunda metnin tamamına erişebilirsiniz.

Haklarımızın ne kadar farkında olursak o kadar sağlıklı bir ortam sunabiliriz çocuklarımıza.

Hem Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesi hem de Sevgili Hüseyin Ayyayla iyi ki paylaştınız, ulaştı bizlere ve biz de daha fazla anneye ulaşmasına vesile oluruz dilerim.

Sevgiyle,

Sağlıklı günlere.

Çocuklarınıza Süt İçirmeyin! Doğal Mevsiminde Besleyin!

Ben ne çocukluğumda içtim inek sütü ne de şimdi içiyorum. Başka bir yavrunun anasının sütünü çalmak etik olarak ayrıca tartışılır ama bir de şu bilgi var zaten elimizde “her ananın sütü yavrusuna özel. onun ihtiyaçları doğrultusunda üretiyor vücut özel olarak” dolayısıyla bir inek, koyun , keçi ile insan yavrusunun bedensel ihtiyaçları aynı olmadığına göre?

Biz bazı eksikleri yerine koyuyoruz zannederken acaba yanlış mı yapıyoruz? Antibiyotikli, koruyuculu, GDO’lu yemlerle beslenmiş, gün ışığı görmeyen sömürülmüş ineklerin sütleri bebeklerimize yarardan fazla zarar veriyor olabilir mi?

Benim yavrum benden başka hiç bir hayvanın sütünü içmedi. Hala doğduğu günkü düzenle kendisi için üretilmiş sütü afiyetle içemeye devam ediyor. Kendisi ne zaman arayı açmak, zamanı genişletmek isterse o zaman bırakacak. Ama o zamana kadar forever anne sütü 🙂 Her istediğinde içebiliyor hala ve dokuz aylık olmak üzere, evet. Ne kötü anne çocuğunu katı gıdaya bile geçirmemiş piii! Beslenme alışkanlığı olmayacak çocuğun. anasına bağımlı olacak, nalet kadın :))) Ben yazdım siz saldırıcı “süper anne”ler yorulup yazmaya zahmet etmeyin diye :))
çocuk-sağlığı1
Uzun lafın kısası buyurun bu söyleşi sütle ilgili baağğzı denişik şeyler söylüyor, afiyetle.

Vatan gazetesinde Mine Şenocak’ ın Prof. Dr. Ahmet Aydın ile röportajı:

Ben anne sütü dışında çocuklara süt içirilmesini doğru bulmuyorum. En doğrusu ek gıdalara başlar başlamaz kendi yaptığınız yoğurdu, kefiri verin, ama sütü süt olarak içirmeyin. Sadece kutu sütleri değil, günlük sütleri de… Çünkü süt en alerjik gıdadır. Çocukta başta astım olmak üzere pek çok alerjik ve kronik hastalığa sebep olabilir…

* Hocam dünkü konuşmamızda, “Bol bol tereyağı yiyip, unu şekeri keserseniz kolesterolünüz düşer” demiştiniz. Bu kadar basit mi?
Unlu şekerli gıdalar diyorum. Bu basit bir cümle ama bir düşünün. Unlu şekerli her şey. Yani ekmek, makarna, pilav… Hele ki dışarıda yiyorsanız, yandınız! Börekler, çörekler, poğaçalar, simitler, hepsi çok tehlikeli. Bu arada meyvelerin çok tatlılarına da yanaşmayacağız…

* Peki baştan konuşalım mı o zaman? Nasıl beslenmemiz gerekiyor? Siz herhalde Taş Devri Diyeti’ni uyguluyorsunuzdur ama… Bize ne önerirsiniz? Nasıl vazgeçeceğiz unlu şekerli gıdalardan?
Bence Karatay Diyeti de, Taş Devri Diyeti de uygundur. Ben ikisine birden ‘Tabiat Ananın Diyeti’ diyorum. Kolayca uygulayabilirsiniz. Eğer unlu şekerli gıdalarla beslenirseniz metabolik sendrom olursunuz. Vücudunuzda, o dün söylediğimiz damarları tahrip eden, daraltan iltihap hücreleri artar.

* Metabolik sendrom nedir?
Metabolik sendrom diyabet öncesi durumdur. ‘Prediyabet’ diyoruz biz bu döneme. Birden bire diyabet olmuyorsunuz, çocukluğunuzda beslenme alışkanlığınıza bağlı olarak yavaş yavaş hastalanmaya başlıyorsunuz. Kan şekeriniz yükseliyor yükseliyor, 100-110’ları bulunca ‘Diyabet oldun’ diyorlar. Bu metabolik sendrom daha siz diyabet olmadan önce iltihap hücrelerini artırıyor vücudunuzda ve damar sertliği de çocukluktan itibaren başlıyor. Yoksa 30’lu, 40’lı yaşlarda değil… Unlu şekerli gıdaları fazla yediğiniz için hastalanıyorsunuz. Bu yüzden biz her türlü gazoz, meyve suyu, hatta doğal meyve sularına bile karşıyız.

* Yani meyveden sıkılmışına bile?
Evet. Meyvenin kendisini yiyin diyoruz. Çünkü lifli olduğu için geç emilir bağırsaklarda, damarlara o kadar zarar vermez. Ama çok tatlı meyveleri de çok yemeyin diyoruz.

* Üzüm gibi mi?
Evet. Tabii ki, makul miktarda yiyebilirsiniz. Ama üzüm yerine, kivi, vişne, kiraz ya da ekşi elmayı tercih edin diyoruz. Meyveye biraz kısıtlama getiriyoruz ama sebzede hiç kısıtlamamız yok.

* Mesela bugün benim yanımda iki mandalina ile küçük birer elma ve armut var. Bir gün için bu kadar meyve çok mu?
Armut çok tatlı değilse olabilir. Ama diğer üçünü yiyebilirsiniz.

* Peki ya kuru meyveler?
Kuru incirin içindeki şeker oranı korkunçtur, kuru kayısının da öyle…

* Ama günde bir incir ya da iki kayısı yeniyorsa?
O zaten günlük şeker limitinizi doldurur. Bir tane incir yiyeceğinize, dört tane mandalina yiyin daha iyi.

* Peki hocam, Karatay Hoca hiç ekmek önermiyor. Ama Taş Devri Diyeti’ni okurken dikkat ettim siz bir-iki dilim ekmeğe hayır demiyorsunuz…
Bizim görüşlerimizin yüzde 99’u aynıdır. Bence de hiç ekmek yenmese daha iyidir. Ben üzerine tereyağ sürmek için yiyorum. Tereyağ yemiyorsam o gün, ekmek de yemiyorum. Tereyağı, zeytinyağı bunları yediğiniz müddetçe sorun yok. Çünkü bunlar aynı zamanda tok da tutar insanı. Bizim derdimiz un ve şekerle. Çünkü insanlar bu iki gıda ucuz da olduğu için çok fazla tüketiyor.

* Meyvelerin çok tatlılarına yanaşmayacağız. Peki ya çikolata, bal, pekmez?
Biz sadece esmer çikolataysa ona biraz izin veriyoruz. Haftada iki gün bitter çikolataya… Balı ancak çok saf bir balsa yiyebilirsiniz. Ama maalesef piyasada fiyatı 10 lira olan bal gerçek bal değildir. Belki arı yapıyordur. Ama gerçek bal değildir. Önüne konan glikoz şurubundan yapıyordur. Bizim baldan istediğimiz şey ne? Arı gidip bir yığın çiçeği dolaşıyor, oradaki özleri, vitaminleri alıyor, o sizin vücudunuz için çok gerekli, bunun için de bu balı yiyin istiyoruz. Ama günde bir-iki çay kaşığı kadar.
Bir de ne istiyoruz, her mevsimin kendi sebzesini yiyin istiyoruz. Şimdi pırasa, ıspanak varsa onları, yazın da domates, salatalık yiyin diyoruz. Bunların mevsimi dışında yenmesini de istemiyoruz.

* Peki organikse salatalık ve domates?
Bu mevsimde organik salatalık, domates olmaz. Varsa serada yetiştirilmiştir. Onu da önermiyoruz. Dedeleriniz gibi, nineleriniz gibi beslenin. Eğer koroner kalp hastalığını önleyici tedbirler üzerinde duracaksak, diyoruz ki bir unlu şekerli gıdaları iyice çıkartacaksınız diyetinizden. İki, her mevsimin taze sebze ve meyvesini yiyeceksiniz. Meyvede aşırıya kaçmayacaksınız. Sebzeyi istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Et, yumurta gibi gıdaları serbestçe yiyebilirsiniz, ama bu et ya da yumurta mümkünse merada beslenen, özgürce dolaşan hayvanların eti ya da yumurtası olsun. Tabii bunları bulmak çok zor ama eğer talep yaratılırsa mutlaka karşılığı bulunur. Köylü de bir şeyler kazanmaya başlar.

Ben ayrıca D vitamini konusuna çok önem veriyorum. Ya iyi güneşleneceksiniz, ki bu şehir hayatında çok mümkün değil ya da mutlaka D vitamini alacaksınız. Pratikte erişkinler için söylüyorum, iki ayda bir, bir ampul D vitamini için. İğne olarak yaptırmanıza gerek yok. Tanesi 2 lira. Reçeteye bile yazdırmaya gerek yok. Herkesin ulaşabileceği kadar ucuz.

* Süt ürünleri dediniz. Ya süt? İçmeyecek miyiz?
Hayır, içmeyeceksiniz. Süt ürünlerini tüketeceksiniz. Peynir, yoğurt, kefir… Peynir, beyaz peynirse klasik Ezine peyniri olacak, kaşarsa Kars ya da Trakya’nın tekerlek peyniri olacak. Ya da Erzincan tulum peyniri.

* Ne kadar yiyebiliriz?
Peynirde sınır yok. İstediğiniz kadar yiyebilirsiniz.

Günde 5 yumurta bile yiyebilirsiniz, zararı yok!

* Bazı diyetisyenler peynir için zararlı diyor…
İstediğiniz kadar peynir, istediğiniz kadar yumurta yiyebilirsiniz…

* Nasıl? Yumurtayı da istediğimiz kadar yiyebilir miyiz? Bir zararı olmaz mı?
İsterseniz 5 tane bile yiyebilirsiniz. Bir de ağız tadınıza bakacaksınız. Yani biz demiyoruz ki, her gün illa 5 tane yiyin. Canınız istiyorsa, yiyebiliyorsanız yiyin ama ertesi gün isteseniz de 5 tane yiyemezsiniz… Ama 5 tane de yemenizin bir zararı yoktur. O yumurtadan 21 gün sonra bir civciv çıkıyor. Yumurtanın neresi kötü olacak? Tam tersine faydası var. Olağanüstü bir besin. Tam bir yiyecek. Hele de bu özgür dolaşan bir tavuğun yumurtasıysa, börtü böcek yiyorsa o tavuk… Ama börtü böcek yemiyorsa onun yumurtasının yerini tutmaz. O yumurtadan kolay kolay civciv de çıkmaz zaten. Çünkü Omega 3’ü falan yeteri kadar alamıyordur. Ben her sabah mutlaka tereyağına iki yumurta kırıyorum. Ama yüksek değil, kısık ateşte pişiriyorum. Hem gün içinde çok tok tutuyor, hem de çok besleyici…

* Peki hocam, neden süt içmeyin diyorsunuz?
Bir kere hangi sütü içeceksiniz? Bırakın kutu sütünü, sütü mandıradan alsanız bile kaynatıyorsunuz. Birçok özelliğini kaybediyor o süt, enzimleri kayboluyor… Bu yüzden bu sütü alıp ne yapacaksınız? Yoğurt haline getireceksiniz. Aslında bizim geleneğimizde de süt içmek yoktur. Yoğurt, peynir ya da kefir yenir. Tabii peyniri rahat bulabiliyorsunuz da, doğal yoğurt bulmak çok zor. Marketten aldığınız hiçbir yoğurt ekşimiyor. Ekşimeyen, sulanmayan yoğurdu yemeyeceksiniz. Çünkü içinde faydalı enzimleri yok. En güzeli evde kendiniz yapacaksınız. Bunun için de sütü ya mandradan almalısınız ya da günlük olanını kullanmalısınız. Yoğurt gibi, kefir de yapabilirsiniz. Hatta kefir yoğurda göre bir gömlek daha üsttedir. Kefir de yoğurt da ikisi de mayalandıkça, ekşidikçe değerleri artıyor. İçlerinde bir yığın faydalı mikrop oluşuyor. Faydalı mikroplar insanı başta alerji ve astım olmak üzere birçok kronik hastalığa karşı koruyor. İçindeki enzimler sindirimi kolaylaştırıyor.
Bu arada mutlaka Omega 3 takviyesi alınsın istiyoruz, her gün en az 2 gram kadar balıkyağı kapsülü alınmalı. Dün de belirttiğim gibi hem kandaki Omega 3’ü artırır hem de kanı sulandırır! Tabii bu arada mutlaka zeytinyağı, tereyağı ve hayvansal yağlar dışındaki ayçiçek yağı, mısır yağı, margarin gibi yağların diyetten çıkartılması gerekiyor. Pilavı makarnayı elbette önermiyoruz ancak bulgura biraz izin var. Tereyağlı bulgur içine domatesi katarsanız hem çok lezzetli hem de sağlıklı bir yiyecek olur.

Baklagilleri iki gün suda bekletin

* Hocam ben süt konusuna takılıp kaldım. Süt içmenin bir zararı var mı?
Var tabii. Bir numaralı alerjen süttür.

* Siz çocuklara kaç yaşından sonra süt önermiyorsunuz?
Ben anne sütü dışında süt verilsin istemiyorum, süt ürünleri verilsin diyorum. Yani yoğurt, peynir, kefir… Ek gıdalara başlar başlamaz, hemen. Zaten kefire alıştığı zaman tatlı şey de istemiyor çocuklar…

* Benim çevremde insanlar zorla süt içiriyorlar…
Kesinlikle yanlış. Bir kere sütü sıcak işlemden geçiriyorsunuz, içindeki vitaminler, enzimler kayboluyor. Sonra bizim ırkımız süt içmeye çok uygun değil. Sütün şekerini vücudumuz zor sindiriyor. Onun için birçok çocukta süt mide bulantısı yapabilir. Tabii bir de bağırsaklarda iyice parçalanmadığı için süt bir numaralı alerjik gıdadır. En fazla alerjik olan besinler evrimde insan diyetine en son giren gıdalardır. Bunların başında bebeğin annesinin sütünü değil, başka hayvanların sütünü içmesi gelir. İkincisi buğday glutenidir, üçüncüsü de baklagillerdir. Bu yüzden de baklagilleri, nohutu, kuru fasulyeyi iki gün suda bekletmek gerekir. 8 saatte bir suyunu değiştirerek… Çünkü içerisinde sindirimi bozacak maddeler bu sırada iyice azalır. Mercimeği de mutlaka suda bekletmelisiniz ama o kadar fazla değil.

* Baklagilleri de konuşalım istiyorum ama bebek hiç anne sütü almıyorsa ne yapacağız peki?
6 aya kadar mecburen mama vereceksiniz… Ama sonra yoğurt ya da kefir verebilirsiniz.

* Ne miktarda?
Belli bir miktarı yok. Alıştırmak için önce birkaç kaşıkla başlarsınız, sonra bir kase verebilirsiniz. Ama tabii çocuk başka ek gıdalar da alacak. Bu arada yoğurtta ya da kefirde kullanacağınız sütü mandıradan alırsanız daha iyi, günlük şişe süt de olabilir. Kefiri piyasadan da alabilirsiniz eğer meyveli değilse…

* Diyelim ki bebek köyde yaşıyor ve günlük süte ulaşmak mümkün. O zaman içirebilir miyiz?
Hayır. Ben anne sütü dışında süt içilmesini önermiyorum. O sütü de, keçi sütü bile olsa yoğurt yapsınlar. Çünkü dediğim gibi süt bir sürü ısıl işlemden geçiyor, içindeki sindirici enzimler özelliklerini kaybediyor, vitaminler azalıyor. Halbuki siz onu mayaladığınız zaman enzimler tekrar canlanıyor, sindirici enzimler oluşuyor. Günümüzde o kadar çok alerjik çocuk var ki! En büyük sebeplerden biri de süt.

* Siz kutu sütleri hiç önermiyorsunuz. Neden?
Çünkü çok yüksek ısıl işlemden geçiyorlar, süt molekülleri tahrip oluyor, sütün bütün molekül yapısı değişiyor, süt süt olmaktan çıkıyor, en büyük alerjen oluyor.

* Peki ama süt içmezseniz osteoporoz riskiniz artıyor deniyor?
En fazla süt içilen ülke Amerika’dır. En fazla osteoporoz de beyaz Ameriklılar’da görülür. Ama zencilerde, Latin Amerikalılarda ve Kızılderililerde süt tüketimi azdır. Çünkü onlar da tıpkı Türkler gibi süt şekerini (laktoz) sindiremezler. Bu nedenle süt tüketimleri azdır ve işin ilginci kemik erimesi da daha azdır onlarda. Sütün içinde kalsiyum yüksek ama bunun emilmesi çok büyük sorun. Bu yüzden bu görüş de yanlış. Bunun için yoğurt yiyin, kefir yiyin, çok daha iyi…

Nineleriniz dedeleriniz gibi beslenin

* Hocam bu söylediklerinizi yerine getirebilmemiz için bütün okullarda seferberlik başlatılması lazım bence.
Kim yapacak onu?

* İyi ama çocukların beslenme çantasına meyve suyu ve süt konulmasını istiyorlar… Anne babalar da marketten alıp koyuyor. Yanına yiyecek olarak da bisküvi, gofret veriyorlar üstelik… Sonuç ortada, ilkokula giden çocukların hepsi benden daha şişman. O kadar hareket etmelerine rağmen…
Size bir örnek vereyim, Marmara Adası’nda bizim bir tanıdığımız öğretmenlik yaptı. Bakıyor herkes kutu süt kullanıyor. Diyor ki, “Bakın sizin burada keçileriniz var. Tamamen doğal besleniyorlar, ağılları bile yok, yaz kış serbestler, çok güzel sütleri var. Bu UHT’li kutu sütleri almayın, çünkü o sütler sağlıklı değil, sizin zaten keçileriniz var, onların sütünü için, en sağlıklı süt o.” Ama kaymakamlık da sütlerin açıkta satılmasına izin vermiyor. Ertesi gün bir bakıyor ki geniş bir beyaz afiş asılmış, üzerinde ‘En sağlıklı süt ambalajlı süttür’ diye yazıyor… Kutu sütü konusunda bir sürü dava açıldı hakkımda. Onun için sanayi tipi sütçüleri düşmandırlar bana. Mandıra sütçüleri de tersine çok severler. Sanayi tipi tavuk üreticileriyle de aram iyi değil tabii…

* Tavuk yemek zaten günah bence… Hayvancağızları, bir an önce et yapsınlar diye dapdaracık yerlerde, kıpırdamalarına bile izin vermeden büyütüyorlar…
Ayağı yere değmeden tencereye düşüyor tavuk, güneş yüzü görmeden. Yumurta tavuklarının da gagaları kesiliyor, birbirlerine zarar vermesinler diye…

* Para kazanacağız diye nasıl da işkence ediyoruz bu hayvanlara böyle. Buna dur diyecek birileri olmalı mutlaka…
Bu kuş gribi gündemdeyken, “Tavuklara başlatılan haçlı seferlerine hayır” diye bir açıklama yaptım. Tavukçular Derneği Başkanı geldi, “İyi hocam da niye böyle yapıyorsunuz, biz insanlara ucuza tavuk üretiyoruz” dedi. “İyi de tam tersine siz insanları açlığa mahkum ediyorsunuz” dedim. Köylü 3 tane tavuğunu, 20 tane yumurtasını pazarda satıyordu, onları da yapamıyor artık. Üç tavuk 10 liradan 30 lira, 20 yumurta da 1 liradan 20 lira ediyordu. O 50 lirayla, birkaç metre Amerikan bezi, biraz un, biraz şeker alıyordu. Onunla geçiniyordu. Bir yandan da o tavuğun etini, yumurtasını yiyordu. Ama sen onun elinden tavukları aldın ne oldu birdenbire? Adamcağız İstanbul’a göç etti, çoğu iş bulamadı, ser sefil oldular.

* Eskiden tavuklar pazardan alınır, kestirilirdi, o tavukların lezzeti de farklı olurdu. Çok daha sağlıklı olduklarını ise artık hepimiz biliyoruz…
Bu tavukların kesimi kuş gribinden sonra yasaklandı biliyorsunuz. Biz de kuş gribine kadar pazardan alıp kestirirdik tavuğu. Şimdi yok artık.

* Beslenme konusunda eskiye dönüş olması ve vicdanlı üretim yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ama nasıl olacak bu, hiç bilmiyorum…
Biz de onun için uğraşıyoruz işte. En azından ben şunu diyorum, “Şimdiye kadar ben bunu bilmiyordum” diyemezsiniz artık, ben bunu söyledim size, bitti. “Ben bunu duymamıştım” diyemezsiniz, şimdi duydunuz. Duyduysanız gereğini yapacaksınız!

Ve ineklerle ilgili Ahmet Rasim Küçükusta Yazısı:

“Açık süt mü, kutu sütü mü?”  başlıklı yazıma pek çok okuyucumdan ve bu arada ‘isimlerinin açıklanmasını istemeyen bazı ineklerden’ de tepkiler geldi.

Ben de gittim; bir süt fabrikasında çalışan bu ineklerle ‘off the record’ çok samimi bir görüşme yaptım.

Biliyorum, şimdi konuştuklarımızı açıkladığım için bana belki ‘ineklik ediyorsun’ diyeceksiniz, ama bu davranışımı haklı kılacak sebebim var: Tüm öğrenim hayatım boyunca ben hep ‘inek’ olarak adlandırıldım. Herhâlde bu yüzden de kendimi onlara çok yakın hissediyorum; meselâ çayıra, çimene, yeşile yemesem bile ben de bayılırım. Dolayısıyla ineklik etmek meşrebime aykırı değil.

Neyse, gelelim off the record ‘kaydıyla’ yapılan görüşmenin satır başlarına:

İneklerin çoğu depresyonda

İnekler hayatlarından hiç mi hiç memnun değiller; köy ve kırlardaki akrabalarını, arkadaşlarını özlüyorlar; daha doğrusu onları kıskanıyorlar.

Her şeyden önce de, güneş yüzü görmediklerinden, dağlarda tepelerde gönüllerince dolaşamadıklarından, çayırlarda istedikleri gibi otlayamadıklarından çok şikâyetçiler.

Bütün gün beton zemin üzerinde olmaları, hareket etmelerini çok sınırlayan daracık bir yerde bağlanmış bulunmaları, rahatça oturup kalkamamaları, onları huysuz, sinirli ve gergin yapıyormuş; içlerinde depresyon tedavisi görenler bile varmış.

Şeker hastası olanlar da var

İnekler daha sonra sözü, çayırları, çimenleri, yeşil ağaç yapraklarını ve de tabii ki ‘organik samanı’ nasıl da özlediklerine getirdiler.

Burada gerçi aç kalmıyorlarmış, hatta çok da iyi bakılıyorlarmış, ama gelin görün ki sürekli olarak fabrikasyon inek yemi, tahıl, mısır gibi fast food besinler yüzünden hepsi de insanlar gibi şişmanlamışlar; hatta içlerinde pek çok kalp, hipertansiyon ve diyabet hastası inek varmış

Sütlerinin makine ile boşaltılması da ağırlarına gidiyormuş fabrika ineklerinin. ‘Sütlerimizin insan eli ile sağılmasının zevki bambaşka’ diye söze giriyor içlerinden biri.

‘Siz kimsiniz, adınız ne ?’ diye soruyorum. ‘Burada adımız bile yok, hapishane gibi numaramız var’ diyor ataları ‘irikarabenekliler’ diye bilinen sülaleden gelen bir inek.

“Peki, neden sütleriniz eskisi gibi lezzetli değil, kaymak bağlamıyor” diyorum ve bin ‘ah’ işitiyorum:

Çünkü sütümüzün miktarını artırdılar, ama kalitesini de bozdular’’ diye sözü alıyor 2565 numaralı inek ve devam ediyor:

Bizim köylerdeki akrabalarımız günde ortalama 6-7 litre süt verirken bizden günde 25 litre süt sağıyorlar.’’

Nasıl oluyor bu diye soruyorum şaşırarak. ‘’Gayet basit, bize büyüme hormonu veriyorlar’’ diyor tüm inekler koro halinde. “Bu yüzden de çok süt veriyoruz, ama sütümüz özellikle de vitamin ve mineral bakımından organik sütlere göre çok fakir.’’

2565 numaralı inek ‘derin bir möööö’ çektikten sonra sazı alıyor eline:

“Bizim sütler besleyici olmadığı gibi lezzetli de değil. Sebebi homojenizasyon. Sütümüz tonlarca basınç altında çok küçük deliklerden geçirilerek içindeki yağ kürecikleri parçalanıyor, yani homojenize ediliyor ve bu yüzden de kaymak tutmaz oluyor.

“Ama sizin sütlerinizin iyi tarafı da içinde hastalık yapan mikropların bulunmaması…” diyecekken sözümü ağzıma tıkıyorlar:

“Sütümüz sağıldıktan sonra pastörizasyon veya UHT denilen sistemle mikroptan arındırılıyor. Bu işlemler yüzünden sütümüzün ömrü uzuyor ama sütü süt yapan, onu değerli kılan ‘dost mikroplar’ yok edilmiş oluyor.”

İneklerle daha çok şey konuştuk, ama hepsini açıklamak da olmaz şimdi; inekliğin de haddi hududu var.

Gelelim neticeye

İneklere ‘Size ve sütünüze yapılan bu muameleler ineklikten başka bir şey değil’ diyorum.

Hepsi mööö çekerek alkışlıyorlar beni ve ‘En çok da Bekir Sıtkı Erdoğan’ a karşı mahcubuz, ama bunda da bizim suçumuz yok’ diyorlar.

Aldırmayın diyorum, zaten artık ötecek ibibik de kalmayan bu dünyada varsın sütler de kaymak tutmasın.

Teybi kapatıyorum. Yanlarından ayrılırken şöyle düşünüyorum: Yalnız sütleri değil inekleri de bozmuş inekler. Haksız mıyım?

Aşısız Bebek Vs İlk Virüsü

Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz bebek…

Ben bunu henüz evli değilken ve hali hazırda hastanede çalışırken söylediğimde meslektaşlarım bile ciddiye almıyorlardı. Ütopik geliyordu. Mümkün olamazmış…

Evlendiğimizde de zaten ben halihazırda 10 yıllık anneydim. Hiç bir insan evladının erişemeyeceği zahmet sınırlarına ve çoğu insan evladının şükür ki yaşamadığı sağlık sorunlarına sahip bir yavrunun annesi hem de. Dolayısıyla hem meslek gereği hem de 11 yıllık tecrübeyle çoğu konuda doğurmuş pek çok kadından daha tecrübeli bir anneydim. Ama öyle olmuyor o iş, doğurana kadar hala ciddiye alınmıyorsunuz.

Learning is a hunger too.

“Bir hamile kal da görücem ben seni bakalım böyle düşünecek misin” le başlıyor kadının kadına zulmü. Hamilelik berbat, hamilelik kadının en zor dönemi sanki… Ve hamilelik bir anda hayata bakışın değişimi gibi anlatılıyor sanki ve her kadına olmak zorunda bu, yersen.

9 ay kustum ben 🙂 Onu saymazsak ne aşerdim, ne şişlik yaşadım son haftaya kadar (42.haftanın sonunda doğum gerçekleşti), ne ağlama nöbeti geçirdim (ne hamileyken ne de bebeğim doğduğunda ağlamadım hatta hala ağlamadım galiba duygulanıp hep güldüm şükür ki hep güldüm) ne sinirlilik yaşadım ne strese girdim. Doğurmadan hemen önce kustuğumu saymazsak hatta neredeyse yardımsız kalkamayacak kadar halsiz bırakan kusmaları rüya gibi bir hamilelik geçirdim. 8. haftada 1 kez kontrole gittik çok kusunca bebeği kontrol için ve ondan sonra hiç doktora bile gitmedik. Ultrasona da girmedik. Dolayısıyla “hamile olunca görücem ben seni”ler boşa çıktı 🙂

Belim sakattı. Omurgamda 3 çatlak. Doktor arkadaşlarım bile normal doğurursan sakat kalırsın 36-37. haftada sezaryen dediler (42. haftada normal doğum yaptık). Onlara kalsa 1,5 ay erken çekip koparmış olacaktık yavruyu. Kordon dolanması, son haftaya kadar ters duruş, mekonyumlu bebek vs onları saymıyorum. 5 gün sancı çektik. Sağlıkla doğduk. Yaptırmadık aşı falan, hatta doğduğu alandan bizsiz uzaklaştırmalarına müsade etmedik, kucağımda çıktım ayakta, ayık. Şahane 🙂 “Bebeği kucağına al da görücem seni ben” de boşa çıktı.

Aşısız, ilaçsız, doktorsuz bebek dedim. Güldüler. Yıllardır söylediğimi söyledim sadece ve alışık olduğum için göreceğiz mümkün mü dedim. Mümkünmüş. Aşısız, ilaçsız, doktorsuz 6 ayı tamamladık. Evet, tartılmadık bile hatta boyumuz bile hiç ölçülmedi. (ne ilgisiz ne saçma anne baba lanet olsun hep böylelerine verir çocuğu da işte!)

6. ayımızda ilk virüsümüzü kaptık. Yazın çok yaygın bir virüs. E biz de çok geziyoruz 🙂 HFMD geçirdik. El ayak ağız hastalığı. Hemen semptomları not ediyorum internette en ufak aramayla ulaşabileceğiniz:

Semptomlar:

  • Ateş
  • Baş ağrısı
  • Kusma
  • Halsizlik
  • Kırıklık
  • Kulak ağrısı
  • Boğaz ağrısı
  • Ağız burun veya yüzde ağrılı lezyonlar, ülserler, vezikül veya püstüller
  • Vücut döküntüleri; avuç içi, ayak tabanı, ağız içi ve bazen dudaklarda görülen daha sonra deri ülseri ve püstüllere dönüşebilen kızarıklıklar. Döküntü çocuklar için nadiren kaşıntılıdır ancak yetişkinler için son derece kaşıntılı olabilir.
  • Yaralar veya kabarcıklar küçük çocukların ve bebeklerin kalçalarında da mevcut olabilir.
  • İştah kaybı.
  • İshal

Ailecek virüsü kaptık. Bizdeki semptomlar sadece döküntüyle kaldı. Döküntüler inatla su tuttu kabardı falan ama bağışıklık sistemimiz şükür ki sağlammış sadece babasıyla bende halsizlik yaptı tek gece ve uykuyla geçti. Ve benim ağzımda inatçı bir kaç yara çıktı o kadar. Yavrunun döküntüden başka ne ateş ne iştahsızlık ve ishali olmadı. Yaşasın anne sütü!

Viral enfeksiyonların zaten çoğunun ilacı hatta tedavisi yok. Bol istirahat sıkı beslenme bolca sıvı alımı. Hep söylendiği gibi ilaçla 1 hafta dinlenerek 7 günde geçiyor 🙂

Bizim yavru da ilk virüsünü kaptı ama hasta edemedi virüs onu. Bu da “aşısız bebek her türlü hastalığa açık olmuyor önemli olan bağışıklık” tezimizi daha da güçlendirdi. Bunlar biz hasta olmayız veya hiç doktora gitmez hiç ilaç kullanmayız anlamına elbette gelmiyor. Ama luzum olmadıkça bunlara başvurmayacağız, hedefimiz inşallah en az 1 yaş. (1 yaş diyorum çünkü belki o ara bir uğrayıp kan testi yaptırabiliriz luzum görrsek zira hiç bir takviye kullanmıyoruz demir vitamin vb dolayısıyla belki eksiklik belirtisi görürsek depolara baktırabiliriz)

Hala doktora hiç gitmedik, hiç ilaç kullanmadık (vitamin fitil vs de dahil) ve aşısızız.

Maşallah demenizi rica ediyorum bu yazıdan hemen sonra hastanelik olmayalım. Bu yazıyı hastalığı geçirip atlattığımız günlerden ileri bir tarihte otomatik yayınlanmak üzere yazıyorum enerjiye inanan bir anne olarak. Tüm yavruların yolu temiz enerjilere çıksın. Kötü bakışlar evrenin ışığında bizlere ulaşamadan yok olsun. Aslında yazmama gerek bile yok çünkü enerjimi zamanımı harcamak bile gereksiz belki… Ama yazıyorum, yazıyoruz işte çünkü bir bebeğin bile belki hayatına bir damla güzellik dokunur mu bu vesileyle diye umut ediyoruz. Yazıyorum çünkü tüm bebekler hepimizin…

Yazıyorum çünkü anneler başka bir şeylerin mümkün olduğunu görsün en azından doktora yapılan “ilaç yaz” baskısıyla aileye yapılan “ilaç kullan” baskısı ortada makul bir yerlerde buluşsun da yavrular azıcık daha az zehirlensin diliyorum. Çünkü luzum halinde gerçekten hayat kurtarabilen ilaçlar önceden zamansız kullanıldıysa asıl işe yarayacakları zaman etkisiz kalıyorlar biliyorum.

Başkalarını değil çocuklarınızı dinleyin. Ben hastayım ve ilaca ihtiyacım var noktasına onlar gelene kadar siz çoktan ağzına zehir sokuşturur olmayın. Bedenlerini onlar tanır bırakın ateşle, ağrıyla, sızıyla baş etmek istiyorsa etsin sınıra kadar gözlemleyin.

Bir birey hasta olduğunu kabul edip hastayım diyene kadar tıbben de sağlıklı kabul edilir unutmayın 😉

Bebeğiniz ebeveynlik şablonunuz, sezgileriniz kılavuzunuz olsun dilerim.

Aşk ve ışıkla

Aşılar gerçekten gerekli mi? Güvenli mi? Zorunlu mu?

bebek-asi-takvimi

Aşısız ilaçsız ve doktorsuz bebek yetiştirme kararında olduğumuzu ve bunu şükür ki başarıyla devam ettirdiğimizi sık sık dile getiriyorum. Çok sayıda soru geliyor bununla ilgili lakin kimseyi yönlendirmek haddim değil. Yazmaktaki maksadım bunun mümkün olabileceğini herkesin bilmesini ve bu konu üzerine düşünmek gerektiğini herkesin görmesini dilemem.

Çok sık yazamıyorum (açıkçası yazmıyorum çünkü daha eğlenceli şeyler yapmakla meşgulüm yazın 🙂 deniz sezonu kamp sezonu balkonda meyve sebze sezonu toprak sezonu açılınca bir başka ben oluveriyorum, iyi ki!). Ama bu yazıyı paylaşmaya değer bulduğum için şuracığa iliştireceğim.
Uzun bir yazı ama her kelimesi değerli. Fırsatınız varsa hemen sindire sindire okuyun lütfen. Lakin zamanınız yoksa kopyalayın saklayın, arada sorular ve baskılar içinizi daraltırsa çıkarın sandıktan bi daha bi daha okuyun, okutun.
#baskabirannelikmumkun #aşılar #otizm #downsendromu #ilaçsektörü #sağlık #hastalık #bebek #annelik
————————————————————–

Prof. Dr. Alişan Yıldıran anne ve babaların kafalarını kurcalayan soruları cevaplandırıyor.

Değerli anne ve babalar,

Kafanızın karışık olması gayet tabiidir, çünkü konu zor ve geniş. Sorularınız net, cevap da net, kendinize hangi aşılar yapıldığını düşünün, bugün yapılması şart koşulan pek çok aşı size yapılmadı. Üstelik size yapılan aşılar ülkemizde üretilen aşılardı!…

***

SORU: Aşılamanın otizme sebep olduğuna dair bilimsel bir veri, deney, ispatlanmış araştırmalar var mı, yok mu? Otizme sebep açtığı öne sürülen aşılar dışındaki etkenler üzerine de yoğun ve güvenilir araştırmalar var mı?

CEVAP: Elbette var, aksini ileri süren çalışmalar da var. Burada dikkat edilmesi gereken nokta araştırmayı kimin, nasıl yapdığıdır. İlaç firmalarının yaptırdığı çalışmada aşı aleyhine bir sonuç çıkacağını beklemek, mantıklı değildir. Bu konuda aşağıdaki yazımızı okumanızı ve Türkçe altyazılı videoyu sonuna kadar seyretmenizi tavsiye ederim. Dr. Paul Offit nam-ı diğer Dr. Profit (Türkçesi paragöz) bu tartışmanın odak noktasındaki kişidir, lütfen vücud diline de dikkat edin (1).

Bu konudaki ana sorun şudur; otizm 1950’lerden önce bilinmeyen görülmeyen bir hastalık iken, bugün CDC’nin verilerine göre 1/68 oranında görülmekde ve genetik-epigenetik sebeplerle açıklanamamakda, çevresel etkenler içinde ise ancak 1960’larda yaygın olarak yapılmaya başlanan aşılar en önemli etken olarak karşımıza çıkmakdadır. Teşhis konulma sıklığının artması tamamen hikayedir, otizmli veya otizm spektrum hastalığı olan bir çocuğu tanımak çok kolaydır. Youtube’daki otistik çocuk videolarını seyretmeniz yeterli olacaktır (2).

***

SORU: Mutlaka yapılması gereken aşılar hangileri? Hangi aşı, neden zorunlu olmamalıdır?

CEVAP: Kuduz aşısı dışında hiç bir aşı mecburî (Compulsory, mandatory) değildir, pek çok gelişmiş ülkede aşılar sadece tavsiye (recommended) edilir. İkinci yazımda çocukluk çağı aşı takviminin nasıl olması gerekdiği konusundaki kanaatlerimi bulabilirsiniz (3, 4).

***

SORU: Uygulanması aile kararına bırakılabilecek aşılar olabilir mi?

CEVAP: Menenjit etkenleri bilhassa beş yaş altında grup A ve diğer streptokoklar, stafilokoklar, Hemofilus B ve neisseria olduğu için tek bir aşı ile hepsinden korunmak mümkün değildir, ülkemizde 2013 yılında ruhsat verilen ancak henüz takvime alınmamış N. Menigitidis bakterisine karşı korunma sağlayan bir aşı vardır. Ancak, bu hastalık çok nadir görülmekdedir, görüldüğü çocuklar da ekseriya kompleman eksikliği (bir primer immün yetmezlik) olan çocuklardır. Bunlarda hastalık menenjitden ziyade çok daha ağır bir tablo olan meningokoksemi şeklinde seyreder. Bu aşı immün yetmezliği olduğu bilinen çocuklarda hayat kurtarıcıdır, ancak sağlıklı çocuklarda gerekli değildir (5).

Pnömokok aşısı, konjuge (bir proteine bağlanmış) aşı olup, immün sistemin özelliğinden dolayı iki yaş altında hemen hiç koruyucu etki oluşturamaz. Ancak kompleman eksikliği ve splenektomili (dalağı çıkarılmış) iki yaş üstü kişilerde elzemdir (6).

Rotavirüs enfeksiyonu beş yaş altındaki ishallerin büyük bir kısmını teşkil etmekdedir, 2-3 milyon vakanın sadece 20-60 kadarı o da, uygun ve vaktinde tedavi verilmediği için kaybedilmekdedir. Anne sütü alan iki yaş altı bir çocukda bu enfeksiyonun görülme ihtimali çok düşükdür. Vahşi virüsle bir defa karşılaşdıkdan sonra, farklı suşlarla enfekte olsa bile çok hafif geçirmekdedir. Aşı ile edinilen bağışıklık da ise bu durum varid değildir. Aşı yan etkisinin en çok görüldüğü aşı budur. Bağırsak düğümlenmesi en sık görülen yan etkisi olup, en ciddî yan etkisi ise Kawasaki hastalığıdır. Benim son bir yılda rotavirüs aşısına bağlı dört vakam oldu, biri serebrovasküler olay olup çok ağır bir vaka idi, diğerleri bağırsak düğümlenmesi (intussusception) ve kronik kabızlık şeklinde idi (7).

***

SORU: Kızamık, çocuk felci, suçiçeği vs gibi hastalıklarla aşısız başa çıkmak mümkün mü? Tamamını ya da bir kısmını yaptırmayarak çocuklarımızı ciddi bir sağlık riskine maruz bırakıyor muyuz?

CEVAP: Tecrübeli bir çocuk hekimi olarak çocukluk çağı hastalıklarının lüzumundan fazla abartıldığı kanaatindeyim. Buna en iyi misal su çiçeğidir. Aşısı ülkemizde son bir kaç senedir uygulanmakda olan bu hastalığı ve hastalığı geçirip hayat boyu bağışıklık kazanması için suçiçeği partisi düzenlendiğini bilmeyen yokdur sanırım. Bu hastalığın en mühim komplikasyonu zatürrie ve ensefalit (beyin iltihabı) olup, çok çok nadir görülmekdedir. Görüldüğü kişilerde primer immün yetmezlik olduğu kesin gibidir. Bu hastalığın aşısı canlı virüs ihtiva ettiği için bu çocuklarda aşı da ölümcül olabilir (8).

Çocuk felci (Polio) ile ilgili olarak 1970’li yıllarda beri dünyada sadece aşıya bağlı (ağızdan verilen aşı canlı virüs ihtiva eder) polio ve nonflask paralizi vakaları görülmekdedir. Arama motorlarında ve pubmedde vaccine-induced polio kelimeleri ile taramanız yeterlidir. Bu konuda Dr. Suzanne Humprey’in çarpıcı videosunu seyretmenizi tavsiye ederim. Bu aşı ile ilgili Cutter ve Leicester olaylarını da hatırlatmak isterim. Ama en önemli sorun kanser virüsleri ile kontamine olmasıdır. Kısa süre önce Bill Gates’in Hindistan’da yol açdığı faciayı da mutlaka okumalısınız (9, 10, 11, 12).

***

SORU: Aşıların yan etkilerinden endişe etmeli miyiz?

CEVAP: Şu anda var olan hiç bir aşı yüzde yüz etkili ve güvenli değildir, her aşı bir immünolojik deneydir, tabii olmayan bir immün cevap oluşturduğu için kısa veya uzun, çok uzun vadeli yan etkiler oluşturabilir. İmmünoloji-allerji bilim dalının gelişmesini sağlayan, allerji ve anafilaksi gibi son derece önemli olguları literatüre kazandıran olgu aşılardır. Aşılardan önce böyle olaylar yokdu. Bu sebeple anafilaksiden ölen her insan aslında aşı kurbanıdır. Güncel aşılar immün sistemin aşırı uyarılması ve destabilizasyonuna ve böylece otoimmün hastalıklara yol açmakdadır (13, 14, 15).

***

SORU: Aşılara koruyucu olarak konan ama sonra bazı aşılardan çıkarılan Timeresol ve alüminyum zararlı mıdır veya ne kadarı zararlıdır?

CEVAP: Civa bileşikleri hakkında, moleküler biyokimyacı Dr Boyd’un verdiği bilgiler kâfidir sanırım. Alüminyum konusunda ise bence en çok ve etkili araştırmaları yapmış olan toksikolog Dr. Tomlejenovic’e kulak vermeliyiz (16).

***

SORU: “Aşı yaptırmayan aile, toplumdaki salgın, bulaşıcılık riskini tetikler” iddiası doğru mudur?

CEVAP: Bu kavram aşıları zorla yaptırmak isteyenlerin sıkça kullandığı ama epidemiyolojisini bilmedikleri toplumsal bağışıklık (herd immunity)dir. Tabii bir enfeksiyon ile daha düşük (%67) oranlarda enfeksiyon geçirmeyen kişilerin hastalığı daha hafif geçirmesine yol açmakdadır. Aynı etki aşı ile ancak %95 oranında temin edilebilmekdedir. Yukarda izah ettiğim gibi, çocukluk çağı hastalıklarında ve salgın olmayan durumlarda bu kavrama dayanarak zorla aşı yapmak etik değildir kanaâtindeyim. Bu durum tam da bugünlerde ABD’de çok önemli tartışmalara yol açmış durumda.

Aşı üreticilerinin ısrarla gündeme getirmekden kaçındıkları vaccine virus shedding (aşının ihtiva ettiği virüsü aşı olan çocuğun etrafa saçması, örnek oral polio aşısı) çok daha tehlikeli olduğu kanaatindeyim (17, 18, 19).

***

SORU: Bizde de zorunlu aşıların sayısı gittikçe artıyor. Bu artışın nedeni nedir?

CEVAP: Bu konuyu gündeme getirmemizin sebebi de bu zaten. Aşılar sihirli değnek değildir. Yerinde, lüzumu halinde ve yan etkileri göz önünde bulundurularak kullanılması gereken bir tıbbî enstrümandır. Kısaca attığınız taş, ürküttüğünüz kurbağaya değmelidir (20).

***
Peki netice olarak bir aile nasıl karar verecek, meselenin iki ucu da can sıkıcı görünüyor…

Bu noktada sorulması gereken sorular şunlardır;

1. Neden 1990’lara kadar olduğu gibi, kendi aşımızı üretemiyoruz?

2. Neden ülkemizde 1990’lara kadar pek görülmeyen alerjiler artık bu kadar sık görülüyor?

3. Aşıların stratejik ürünler olduğunu, silah olarak kullanılabileceğini biliyor musunuz?

4. Aşı bilim kurulu neden 1/3 oranında ticarî firma temsilcileri ihtiva ediyor?

5. Her yıl 1.300.000 bebeğin doğduğu ülkemizde, her birine 46 doz aşının yapıldığı bir abonelik sistemi ne kadarlık bir ticarî pazar oluşturur, bunlar başka sağlık sorunlarına yol açarsa bu sektörün büyüklüğünü fehmedebilir misiniz?

Kaynaklar

1. http://www.memurlar.net/haber/484489/

2. https://www.youtube.com/watch?v=zQR3qLSq55w

3. https://www.youtube.com/watch?v=zQR3qLSq55w

4. http://lilliputian.me/2014/08/prof-dr-alisan-yildiranin-asilar-ve-bagisiklanma-ile-ilgili-tabu-yikan-bildirimleri/

5. http://ahmetrasimkucukusta.com/2015/06/25/misafir-yazar/cocukluk-cagi-asi-takvimi-iki-yastan-sonraya-cekilmelidir/

6. http://emedicine.medscape.com/article/221473-overview#a5

7. http://www.who.int/immunization/documents/Elsevier_Vaccine_immunology.pdf

8.http://emedicine.medscape.com/article/803885-overview#a6

9. http://emedicine.medscape.com/article/969773-overview#a6

10. https://www.youtube.com/watch?v=Twch-T-n8Ns

11. https://personel.omu.edu.tr/docs/ders_dokumanlari/5099_40253_534.pdf

12. http://www.naturalnews.com/032854_sv40_polio_vaccines.html

13. http://www.globalresearch.ca/bill-gates-faces-trial-in-india-for-illegally-testing-tribal-children-with-vaccines/5407864

14. http://ahmetrasimkucukusta.com/2015/05/22/misafir-yazar/asilar-yuzde-yuz-etkili-ve-guvenli-degildir-2/

15. http://www.who.int/immunization/documents/Elsevier_Vaccine_immunology.pdf

16. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/20708902

17. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25428645

18. https://en.wikipedia.org/wiki/Herd_immunity

19. https://personel.omu.edu.tr/docs/ders_dokumanlari/5099_40253_534.pdf

20. http://www.globalresearch.ca/californias-mandatory-vaccinations-bill-sb-277-lobbyists-calling-the-shots-community-outpour-ignored/5444576

21. http://ahmetrasimkucukusta.com/2015/04/23/misafir-yazar/sihirli-degnek-asi-efsanesi/

şurada tam metin bulunmakta

Neden aşısız bebek? Gerekçelerimi sıraladım ve bakanlığa sordum, "böle diyolla doğru mudur?

Aşısız bebek fikrini benimsemiş aile pek yok gibi gelir şimdi sana dünyalı dostum ama hatrı sayılır sayıda aşısız hayatı benimsemiş aile var dünyada. Sonuçta eğer kendini henüz anlatamayan bir canlının hayatına dair taşıdığı riskleri bildiğin bir uygulama yapıyorlarsa ona, endişe etmek de hakkın bence.

İşte biz de aşısız bebek fikrini benimsediğimizi ve bebeğimizi buna göre büyütmeye çalışacağımızı açıkladığımızda yakınlarımızın bir kısmına bu fikir cazip geldi bir kısmı aşısız bebek mi olurmuş dedi ve kalan kısım da sessizce takip edip izlemeyi tercih ediyor yakın markajdayız sanırım 🙂 Bu konuyla ilgili merakı olan herkes kendisi araştırsın yüzlerce yazı var yazılmış ben de onları tekrar etmek niyetinde değilim. Ben seninle bu yazıda bakanlık ve il müdürlüğüne yazdığım bilgi edinme dilekçesini paylaşacağım. Hem kendi endişelerimi sıraladım hem de sordum bu endişelerde haklı mıyım? Dilekçem aşağıdadır, yanıt bekliyorum. Dilersen sen de dilekçe metnini çeşitli ekleme ve çıkartmalarla kullanabilir BİMER üzerinden veya elden kendi endişelerini müdürlüklerle paylaşıp sorularına yanıt arayabilirsin dünyalı dostum <3

***********************************************************************

8/2/15 tarihinde normal vajinal doğumla canlı sağlıklı bir kız bebek dünyaya getirdim. Kızımın  yasal vekili eğitim, sağlık, barınma vb ihtiyaçlarının giderilmesinden sorumlu kişi olarak sağlığını korumak adına haklı gerekçelerle bebeğime aşı uygulaması yapılmasını sağlığı açısından tehlikeli buluyorum. Bu gerekçelere aşıların içerisinde ağır metaller bulunması, MS- Otizm gibi hastalıkların aşılarla bağlantısının olduğunu belirten çalışmaların varlığı, Otizmli aileler aşılar konusunda haklı bulup aşılarla otizm bağlantısını onaylayarak  sonuçlanan emsal davaların çoğalması, alerjiler-gıda intoleransı gibi rahatsızlıkların aşılar tarafından tetiklendiğinin ortaya koyulması, aşı karşıtı endokrinolog profesörlerin bulunması ve yaptıkları bilimsel açıklamaların aşının hiç masum bir şey olmadığını kanıtlar nitelik taşıması örnek verilebilir.

– Aşılar ağır metal içerir mi? İçeriyorsa bunların insan sağlığı açısından zararları nelerdir?

– Aşılarla MS Otizm gibi hastalıkların bağlantısı olmadığını kanıtlayan bilimsel çalışmalar var mı?

– Bebeklerin tamamı Hepatit açısından doğar doğmaz ağır risk altında mıdır? Henüz dünyayla yeni tanışmış bir bebeğin vucuduna doğduğu anda virüsler enjekte edilmesinin bilimsel gerekçesi nedir?  Üstelik deri bütünlüğünü bozup acı ile travmatize ederek bunun yapılmasının bebek açısından fizyolojik, psikolojik ve sosyal sonuçları araştırılmış mıdır?

– Aşıların koruyuculuklarının zaman kısıtlılıkları doğru mudur? Hayatının ilk yıllarını zaten kısıtlı alanda geçiren riskli ortamlarda bulunmayan insan bebeklerine hangi bilimsel dayanaklarla onlarca doz aşı yapılmaktadır?

– Çeşitli Avrupa ülkelerinde şırınganın içindeki BPAnın aşıyla vücuda geçmesi bile zararlı bulunup aşılama programları durdurulmaktadır. Bizim ülkemizde kullanılan şırınga hangi markadır? Gerekli güvenlik testleri yapılmış mıdır?

– İlk 2 yıl bebeklerin kan beyin bariyerleri tam olarak gelişmediğinden ilaç ve aşıların direk beyne etki etmeleri söz konusu olabilir. Bu da çeşitli hasarlara yol açabilir. Yapılan aşılama uygulamalarında bunun için aldığınız bir önlem (bunun olmayacağının garantisi) var mıdır?

– Anne sütü alan bebekleri süt pek çok yönden bağışıklamaktadır. Vucut bu bağışıklıkla hayata tutunmaya adapte olmaya çalışırken yapılan aşıların ateş vb komplikasyonları bağışıklık sistemini düşürmekte ve çocuklar daha sık hastalanıp daha geç iyileşmektedir. Bu çocukların düşen hayat kalitesini yükseltmek için ne gibi önlemler almaktasınız?

– Aşılama çalışmaları yıllardır devam eden hastalıklar dahi tamamen eradike edilememektedir çünkü hastalıklar farklı çeşitlerde virüsler tarafından meydana gelebilir veya aynı virüs kendini yenileyebilir. Bu noktada aşılanma tamamen fuzuli olacağı gibi bir de vucuda kimyasallar virüs ve ağır metaller sokulmuş olacaktır. Bunun olmayacağının garantisini veren aşı firmaları var mıdır?

– Bebeklere zorla aşı uygulaması yapılması yasal mıdır? Aile bunun sağlığı tehlikeye attığını biliyor ve bu sebeple uygulama yapılmasını bebekleri adına kabul etmiyorsa aile bununla suçlanabilir mi?

Yukarıdaki sorularıma  4982 sayılı bilgi  edinme hakkı kanunu çerçevesinde yasal süresi içerisinde yanıt vermenizi saygılarımla arz ederim.

T.C Vatandaşı

Yasemin Aksoy
TC kimlik no: ***********

SAĞLIK SİSTEMİ ÖLMÜŞ! Anne olarak içim kan ağlıyor, Hemşire olarak utançtan ölebilirim!

Sağlık-SistemiBir anne olarak çookk üzgün kırgın ve kızgınım şuan! İçimdeki hisler anlatılamaz hala aklıma geldikçe sinirden gözlerim yaşarıyor az sonra yazacaklarım sebebiyle. Ve bir hemşire olarak, bir “sağlıkçı” olarak gerçekten utançtan yer yarılsa da içine girsem ben! Bu kızgınlıkla elime geçse bu şekilde davranan bütün sağlıkçıları öldürebilirim gibi hissederken bir yandan da kendimi telkin ediyor içimde eşimin sesi “sakiin ooll sakiin oll! sistemi sen düzeltemezsin, çocuğun sütü kesilecek, sakin ooll”.

Evet dünyalı dostum az önce taze taze yaşadığımız skandal niteliğinde iç kanırtan olayı paylaşacağım seninle. Hani bak birinin başına gelmiş bu desem anlatsam bana dersin belki aman canım abartmışlardır ama yok inan az önce bizzat biz yaşadık bunu. Hani yalnız olsam dersin ki abartıyorsun ama bil kocamda yanımdaydı ve ikimizde hala bu ülkede hiç mi “insan” kalmadı onu düşünüyoruz 🙁

Sonerin telefonuna bir mesaj gelmiş (numara aramış tanımadığı numarayı açmayınca bu mesajı almış). “sağlık ocağından arıyorum bebeğin topuk kanı değerleri yüksek çıkmış mutlaka sağlık ocağına gelmeniz gerek” Biliyoruz ya sistemi Soner direk anlamış “sadece gidelim diye yalan söylüyor” dedi bana mesajı gösterirken. Ben mesajı görür görmez içime bir kurt düştü göğsüm tutuştu. Mesajda bahsedilen testler metabolik tarama testleri ve benim hayatımda bir bebeğin başına gelmesinden en çok korktuğum şeylerden birini fenilketonüriyi de tarıyor. Hem hastanede çalışırken hem genetik okurken önüme her geldiğinde içimi cız ettiren kelime bu fenilketonüri. Ya oysa dedi ya zihnim sabahı zor ettim. Sonerden sabah gidip test sonuçlarını almasını rica ettim sağolsun gitti. Demiş ki hemşire “bize sonuç gelmez elimde size gösterebileceği sonuç yok” peki dedim Sonere sordun mu yüksek olan neymiş? “evet sordum bilmiyormuş ama bizi endokrine sevk edecekmiş bizim doğum yaptığımız hastaneden arayıp sonuçları yüksek demişler” dedi.

NASIL YANİ?

Sonuçları almamış ne yüksek bilmiyor ama bizi endokirine sevk edecek??? Doğrumu anladım dedim tekrarladım evet dedi aynen böyle söylemiş hemşire. E iyi de topuk kanı hastanede alınıyor ama bakanlığa gidiyor sonuçları hastane bilmez ki dedim Sonere “Bilmem karıcık ben hemşire böyle söylüyor işte” dedi. İçimde fırtınalar kopmaya başladı! ben bir dizi soru sıraladım galiba biraz da sinirlendim “Karıcım nolur sen konuş telefonda hemşireyle” dedi yok dedim telefonda da bana bunları söylerse kalbini kırarım! Böyle iş mi olur?! Geldi apar topar hazırlandık minik  cadıyı da kaptık hemen tekrar gittik hemşireyi bulduk. Tekrar topuk kanı alıp onun sonucunu beklememizi istiyor! Şaka mı bu? Sen bizi ateşe ver “test sonuçları güvenilir değil tekrar almak gerek” demek yerine durum acil sonuçlar yüksek de mümkün mü tekrar topuk kanı falan?! Hemen endokrinoloji tetkiklerinin yapılmasını istedim topuk kanı reddini şuna benzer bir notla imzaladım “ilgili hemşire hanımın bize sonuçlarınız pozitif durum acil demesi sebebiyle topuk kanı yerine sevk alıp endokrinolojik tetkiklerin yapılmasını istediğimiz için” tekrar topuk kanı alınmasını istemiyoruz. Hemşireden acilen sevk kağıtlarını düzenlemesini istedik. Hemşire kağıda düştüğüm notu görünce “ben eşinizi sabah bilgilendirdim yanlış anlamış yüksek ama tekrar topuk kanı alsak iyi olur dedim” diye hafiften azarladı beni 🙂 Ya sabır! dedim yutkundum sakince “2aylık bebekten topuk kanı mı alınır sonuç güvenilir olmaz ki” dedim cevabı “öyle de olsa sağlık bakanlığı böyle yapmamızı istiyor o yüzden imza aldım” dedi. Şaka yapıyor olmalısın!

DOKTORUN YÜZÜNÜ BİLE GÖRMEDİK!

Doktorun yüzünü bile görmeden imzalı kaşeli sevk kağıdı önümüze geldi. Doktor merak bile etmemiş anlaşılan böyle bir bebek var mı yok mu buraya geldi mi bu sevk kime isteniyor?! Neyse elimize kağıdı verdi “sonuçlarınız çok yüksek olduğu için sağlık bakanlığı dosyanızı kapatmaz gideceğiniz hastane sağlık bakanlığıyla test sonucu paylaşmıyor dosyayı kapatmak için muhakkak bize sonucu bildirin” dedi. Peki dedik teşekkür ettik çıktık. Arabaya bindiğimizde kağıtları okurken üzerinde test sonuçlarının vs hiç bir şeyin yazılmadığını fark ettik. Hemen geri dönüp dedik ki hemşire hanım bu kağıtta ki boşluklar hala boş! Test sonuçlarını neyin ne kadar yüksek çıktığını yazmamışsınız. “Ya ama işte onu biz de bilmiyoruz” Nasıl yaa?!!!

Ben sonuçları öğrenmek için biraz daha ısrar ettim ve hemşire benim kimlik numaramı falan aldı, sağlık bakanlığıyla bir telefon görüşmesi yapmak üzere bir odaya 3-5 dakika (yalan olmasın ama kısa sürmedi) kapandı. Çıktığında yaptığı açıklama şuydu

“Ya aslında şöyle olmuş, sizin kanınıza bakılmamış bebeğin doğduğu gün alındığı için, size ait sonuç yok. Şimdi isterseniz topuk kanı alalım ama troit hormonlarına falan da baktırın”

Eşim de ben de şok olduk! E arkadaş mesajı sen atmadın mı? Sabahtan beri bize sonuçlar yüksek yok şu test yapılsın yok bu kan alınsın diyen sen değil misin? “Yani şimdi bizim çocuğumuzun doğuştan metabolik bir sorununun olduğuna dair bir bulgu yok elinizde yüksek sonuç falan yok?” diye üzerine basa basa sordum “yok yok merak etmeyin” deyip bir anda ortadan yok oldu hemşire. Biz elimizde doktorun imzalı kaşeli metabolik hastalık şüphesi belirten sevk kağıdıyla kalakaldık.

Sonra ben eve gelince hastaneden bize verilen topuk kanı test kağıdının bilgilendirme nüshasına baktım tarih doğduğu gün mü diye hayır bir sonraki gün! Güler misin ağlar mısın! Hemşirenin her söylediği yalan! Derdi sadece bizden bir kez daha kan almak kan alamazsa imza almakmış meğer! O imzayla alacağı Üç kuruş prim için bizim yüreğimize ateş düşürdü! Kendi Allahına havale ettim ama şeytanından bula!dememek için kendimi zor tutuyorum çünkü kaç minik bebek daha ağlatıldı kaç aile daha korkutuldu, böyle düşündükçe içim yanıyor!

Elimizdeki kağıt TSH için verilmiş bir hekim arkadaşımla görüştüm hipotroidi olsa şüpheleri, sonuç verirlerdi ama o size yalan söylemiş dedi. İçim rahat değil testleri yaptırayım mı diye sordum tiroit hormonları için biraz daha bekle hırpalatma yavrucağı zaten hipotroidi belirti veren bir şey şimdiye kadar şüphen de olmamış eğer belirti görürsen hemen hormon testlerini yaptırırsın dedi.

Az sonra hastaneye ve sağlık bakanlığına dilekçe yazıp sonucumuz var mı yok mu bizden aldıkları kanlar ne olmuş soracağım. Eğer bir de temiz çıkmış sonuçlarınız cevabını da alırsam hemşire!!! işte o zaman seni ifşa etmemek için hiç bir sebebim kalmaz! Bunu her gün kim bilir kaç masuma yapıyorsunuz sen ve senin gibiler!!!

Bunları anlatıyorum ki eğer sana da yaparlarsa bunu lütfen uyanık ol ve her imzaladığın yere not düş, her söyleneni yazılı iste, işte o zaman kendi yalanları kendi ayaklarına dolanıyor!

Şimdi içimde o testleri yaptırmadan hep bir şüphe olacak %90 sorun olmadığına inansa da yüreğim o şüphe içimden kaybolmayacak hatta testler sorunsuz da çıksa her belirti gördüğümde yüreğim hoplayacak benim! İnsanların en hassas noktalarıyla böyle oyun oynamaya da utanmıyorlar!

Allah kimseyi sağlık sistemine düşürmesin! Ne çalışan olarak ne hasta olarak!!!

EKLEME 1:

Bağzı sağlıkçı arkadaşlar ve yakınları ve kraldan çok kralcı aileler saldırıp imzayla kan almayla paranın ne alakası var saçmalık diye tutturdukları için ve hemşirenin “iyi niyetini” savundukları için aradım buldum size buyrunuz performans ve ödeme nasıl ilişkili o imzalar ne işe yarıyor sağlık bakanlığının kendi resmi yazısı linkte 😉 Tıklayın okuyun!
http://www.ankarahalksagligi.gov.tr/belge/1-1063/perfromans-itiraz-usul-ve-esaslari.html

EKLEME 2:

Bu yazıdan sonra yapılan yorumlardan bazıları aşağıda.. Ne çok ailenin yüreğini yok yere hoplatmışlar 🙁

1 2 3 4 5 6

"Kendi biyolojimizden biraz fazla koparıldık" demiş doktor! Ağzını seveyim!

Cnqd4m_qİşte bu yüzden mesela, aşısız ilaçsız bebek yetiştirmeye çabalıyoruz!

Prof. Dr. İlknur Arslanoğlu:

“Çok rahatlıkla evde istirahatle düzeleceği tecrübelerle bilinen hastalıklarda dahi, ilk günden hemen doktora gidiliyor.

Doktorlar, çoğu zaman hastalar tarafından adeta tahlil istemeye sevk ediliyor ya da zaten doktor kendisi şartlanmış oluyor.

Hemen bir kan aldıralım, hemen bir boğaz kültürü aldıralım, şurasına bakalım, burasına bakalım, bir film çektirelim diye hareket ediliyor.

Zaten hastanenin soğuk koridorlarında, mikroplu yerlerde özellikle çocuk hastalar, haliyle beklerken durumu ağır değilse de ağırlaşıyor.

Bir de çocuklar verilen ilaçları aldığı zaman. İlacın biri düz kasları felç eder, öbürü mukozaları kurutur ve hastalığını ağırlaştırır.

Öbürü ateşini düşüreyim derken ateşi pat diye düşürüp vücudunun bağışıklık sistemini felç eder. Yani korkunç bir insan bedeni istismarı olduğunu düşünüyorum. Bu, küçücük çocuklarda olunca durum daha da vahim.

Akut hastalıklardan İnsanın biraz kendi bedenini tanıması gerektiğini düşünüyorum. Bu kadar nörotik olmamamız gerekir. Bir insan her belirtide alıp çocuğunu, ya da yakınını doktora götürünceye kadar, gerçekten hasta olup olmadığını anlama duyarlılığını korumalı diye düşünüyorum. Kendi biyolojimizden biraz fazla koparıldığımızı düşünüyorum.”