Güvenlik Güvenden Önce mi geliyor?

Hayatlarımız bambaşka, hayata bakış açılarımız bambaşka, köklerimiz başka, toprağımız başka… ebeveyn olarak da başka başkayız ama şu konuda aynıyız: yavrularımız güvende olsunlar, zarar görmesinler.

99-330025634418475003304461

Bunu algı biçimimiz, güvenliği sağlama yolumuz hatta güvenlik anlayışımız da başka başka, evet. Ama ortak isteğimiz güvenlik.

O meşhur “sana güveniyorum ama… ” bu isteğin yansıması. “Beni bir bıraksalar güveneceğim ama.. çevre kötü, güvenlik yok, ortalık garip kötülükler kaynıyor, neler  duyuyoruz neler….” liste böyle uzar gider.

Biz sokakta oynayarak büyüdük. Eve, yatmadan yatmaya girerdik. Komşu kapıları evimizin kapısından farksızdı. Belirli bir çemberde “mahallede” olduğumuz sürece ailelerimizin güvenlik endişesi yoktu. Bizim neslimiz büyüdü ana baba oldu. Şimdi hepimiz biliyoruz sokakta oynamak kıymetli. Çok şey öğrendik biz “sokak arkadaşlarımız”dan, sokak oyunlarından. Gel gör ki kaçımız çocuğunu sokağa emanet edebilecek kadar güveniyor kendine, sokağına, komşusuna? Çocuğa güvendik tamam da gerisi? Peki bu bizim yavrumuzla ilişkimizi nasıl etkiliyor? Peki gelişimini?

Bugün bunlara değinen güzel veriler barındıran hoş bir yazıya rastladım. Yankı Yazgan Birgün’e yazmış. O biraz sosyal boyutundan dem vurmuş. Ben daha küçük ölçekte bakıp minik alıntılar yapacağım. Yazının tamamını aşağıda bulabilirsiniz.

Güvenlik yoksa güven de yok

“Güvenlik ihtiyacının hızla arttığı, korku ve kaygının egemen duygu olduğu, kendine ve başkalarına güvenin sarsıldığı bir zaman diliminde yeni kuşakların gelişimi nasıl etkilenecektir? ” diyor başlarken günümüz şartlarını sıraladıktan sonra.

“Tehlike gerçektir korku ilüzyon” bunu bir yerlerden duymuş olmalıyım. Sevmiş, not etmiş zihnim. Korku söz konusu olunca bu dosya açılıyor. Korkmak seçim. Tehlikeyi nasıl ele alıp ne tepki vereceğimizi biz seçiyoruz. Siz var olan güvensizlik ortamında hangi tepkiyle devam ediyorsunuz yola? Bu çocuğunuza olan tutumunuzu nasıl etkiliyor? İstemediğiniz şeyler yaptırıyor mu korku size? Bunu yapmamak için bir şeyleri değiştirmeyi denediniz mi?

Kendinizle sohbet etmeniz için bırakıyorum bu soruları buraya. Dilerseniz cevapları bana da yazabilirsiniz, muhabbet ederiz 😉

“Çocuk yetiştirme alışkanlıkları toplumun işleyişine ilişkin ipuçları taşır. ” “Kriz dönemlerinde, toplumsal uyuşmazlık ve çatışmaların öne geçtiği durumlarda, sorunlara nasıl yaklaşılacağının ipuçlarını, anneler ve çocuklarına bakarak bulmayı deneyebiliriz.”

Bu noktalar çok derin şimdi dalmak istemiyorum ancak şunu iliştirip geçeceğim “Cehaletin en büyük korkusu kadındır çünkü kadın öğrenirse çocuklarına da öğretir.

“Annelerin çocuklarına nasıl yaklaştığını inceleme amacıyla Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 10 ülkede 2006-7’de yapılmış bir araştırma (Singer ve Singer, Unilever kampanyaları için), ülkemiz annelerinin çocuklarını büyütürken nasıl düşündükleri ve davrandıklarını başka ülkedekilerle kıyaslamalı olarak gösteren ilginç bulgular ortaya çıkartmıştı. ”

“Temel sorular, çocuklar ev dışında oynamaları, bunun yararları, ve ne ölçüde mümkün olduğu üzerine kurulmuştu.

Çocukların (evin) dışında özgürce oynuyor olmasının önemini net ve doğru biçimde kavrayan annelerin oranı ülkemizde % 86 iken (dünyadaki en yüksek oran), Türkiye’deki çocukların evden dışarıda, parklarda, bahçelerde, sokakta oynama oranlarına baktığımızda gördüğümüz oran ise, çarpıcı biçimde düşük: %28 (dünyadaki en düşük oran, dünya ortalaması % 60).

‘Çocuklar oynamalı, çok faydalı; ama bizimkiler değil’ anlamına gelen çelişkili bir sonuç. Peki, ama neden?

Çocuklarını kendi kaygıları sebebiyle evde tuttuklarını, “sokağa, dışarı salmadıklarını” söyleyen annelerin oranı dünyada % 45, Türkiye’de % 83.

Annelerimize “Peki ama sizi tam olarak ne kaygılandırıyor ki, çocuklarınıza yararlı olduğunuza inandığınız halde, onları yaşayarak öğrenme hakkından yoksun bırakacak biçimde evde tutuyorsunuz, dışarı bırakamıyorsunuz” diye tek tek sorulduğundaki yanıtlar, annelerin düşünüşlerini ve duygularını yansıtıyor:

“dışarısı güvenli değil (Türkiye % 83, dünya %65),

bir yerlerine bir şey olur, düşer bir taraflarını incitirler (Türkiye %75, dünya ortalaması %57),

(üşütür) hasta olurlar” (Türkiye %48, dünya ortalaması %31)…”

Bu oranlar başlı başına endişe sebebi. Ülkedeki anneler biliyor ama uygulamıyor ve bunun için “çok doğru” sebepleri var, her zaman. Bu son dönemlerde annelerde gözlemlediğim ve şaşırdığım bir konu. Ben sağlık emekçisi olduğum ve yavrularıyla ilgili en kritik anlarda analarının tutumunu görme fırsatım olduğundan sana şunu çok net söyleyebilirim dünyalı dostum “anneler çok şey biliyor ama işine geldiği gibi uyguluyor”  İnsanlar kitaplardaki şeylerle konuşuyor, yazıyor “o yazar” oluyor adeta ama gerçekler “çalınmış minare ve yazarın imzasıyla uydurulmuş kılıf”.

Çocuklar için her şey “tehlike”. Biliyoruz çocuk sokakta oynamalı ama “üşütür”. Biliyoruz çocuk düşe kalka öğrenir ama “düşer bi yerine bişi olur”.

Böyle böyle etrafımız “mükemmel sosyal medya anneleri”yle doluyor. Hepimiz süper donanımlıyız ve her konuda saatlerce konuşabiliriz ama… ama sı yok işte “çocuğa güveniyoruz da çevre kötü”.

Ha biz bu hale nasıl geldik? İşte orasını çok deşmemek lazım. Sokaklarda çocukların öldüğü yerlerde annelerin “kapı eşiğinin ötesi tehlike” diye düşünmesini de kınayamıyor insan. O “düşer bir yeri acır, üşütür” falan derinlerde daha acı kaygılar içeriyor…

“Annelerin çoğu, çocuklarına her an bir zarar gelme olasılığını akıllarına getiriyorlar. Bu olasılıkları düşünme eğiliminin evrensel olduğunu, en çok gebelik ve doğumdan sonraki ilk birkaç yıl boyunca yoğun olduğunu gösteren sayısız araştırma var. Ancak ülkemizdeki annelerde bu kaygılar hiç hafiflemiyor. Annelerin çocukların yaşayarak öğrenmesinin önemine inanmalarına rağmen, çocuklarına zarar gelebileceği kaygısı ile, çocuğu ev dışına, kendi haline bırakmaya içleri elvermiyor.”

E bunun yanında bir de gelenek görenek hadisesi var. İlgisiz anne, umursamaz anne, pis pasaklı anne damgaları… Kendi anası, kaynanası, eltisi, görümcesi, komşu teyzesi… Kadının kadından gördüğü zulme bak! Onların beklentilerini karşılamak zorunda hissetmeyen, benim gibi “kaygısız kara gelin”ler çok az. Moda olan neyse, toplumun beklediği nasılsa, biçilen annelik rolü neyi gerektiriyorsa onu yerine getirmek zorunda hissediyor çoğu anne. “Aşı yaptırılacak yaptır, ilaç içirilecek içir, mama verilecek ver, kreşe gönderilecek gönder” istesen deee istemesen de.

““Peki, çocuklara özgürce oynama, gelişme olanağı tanınsa, ne kazanmalarını beklersiniz?” diye sorsak:

kendine güven (% 59; aynı beklenti oranı özgüven şampiyonu Amerikalılar için % 20).

Sosyal anlamdaki gelişim, yardımlaşma, işbirliği ve arkadaşlık gibi beklentiler ise, daha arka planda kalıyor (ülkemizde % 38, Amerikalılarda % 60 ).

Çocukların geleceğine dönük beklentileri (annelere) sorulduğunda ise, “daha güvenli” bir gelecek umduklarını söylemeleri de ruh hallerini yansıtıyor.”

“Ülkemizin çocuk yetiştirme kültüründe çocuğun sadece ekonomik değer taşımaktan çıkıp giderek psikolojik bir değer kazanması, hem sosyo-ekonomik açıdan farklı toplumsal kesimler, hem aynı kesimden kuşaklar arasında, çocuklara yaklaşım açısından önemli farklara yol açıyor.. Bir yanda geleneksel olarak bağımlılığı körükleyen, bağımsız birey olma yolunda yetiştirmekten uzak duran, itaate ve söz dinlemeye önem veren yaklaşım. Az ötede, çocukların özerk, kendine güvenli olmasını, yaşayarak deneyerek öğrenmesini isterken, bunun aileden uzaklaşmaya yol açacak düzeye varmasından, kopmalardan kaygı duyan yaklaşım. Üçüncü bir yaklaşım gerekli, ama henüz ortada yok.”

Üçüncü bir yaklaşım hemen sunuyorum “Başka Bir Annelik Mümkün” 😉 Önce kendimizi tanıyor, kendimizi biliyor, kendi iç sesimizi buluyoruz. İç güdülerimize güvenen ve kendi iç sesimizden başka seslere kulakları tıkayan, toplum beklentilerinden öne yavrumuzun ihtiyaçlarını koyan bir yol izliyoruz. Şöyle olacağım bunu yapacağım, böyle çocuk yetiştireceğim kaygısından kurtuluyor, çocuğumuzun iç potansiyeline, hayatın ona sunduğu hediyelere sonuna dek güveniyor ve bunu içselleştiriyoruz. Hoop gelsin özgür mutlu ve kaygısız annelik, bebeklik, çocukluk. Gelsin neşe. Özellikle toplumun beklentilerini karşılamayan “kara koyun” bir anneyseniz, azıcık aykırıysanız deli taklidi yapmanız hatta bazı zamanlarda ölü taklidi yapmanız bile gerekiyor. Okulsuz anneyseniz, aşısız anneyseniz, ilaçsız anneyseniz, azıcık yedirdiğinize içerdiğinize dikkat ediyor hatta kendiniz yetiştiriyorsanız, şeker falan olmasın, aman paketli yemesin ben evde yaparım diyen, doktora pek götürmeyen, bebeğine ihtiyacı varken mümkün olduğunca “anneli zaman” vermek isteyen, diplomalı ama “işsiz” falan bengillerden annelerdenseniz, o taklitleri iyi bilmek şart, iyi bilirsiniz 🙂

“Annelerin yaklaşımlarını, ülkemize yön verenlerin topluma bakış açısına benzetmemek mümkün değil. Ne de olsa, (Oğuz Atay’ın betimlemesindeki gibi) çocuk kalmış milletimizin ebeveyn ihtiyacı sürgit devam ediyor.”

Yazı böyle sona eriyor ve bizi tekrar başlığa bağlıyor.

Korumaya çalışırken daha çok zara vermek diye bir şey var mı?

Güvenli çevre oluşturmak mümkün mü?

Güvenlik Güvenden Önce mi Geliyor?

 

Bahsi Geçen Yazının tamamı

Aşı ile hukuki mücadele nasıl yapılmalı? (Ordu Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Ayyayla)

Aşı ile hukuki mücadele nasıl yapılmalı?

Bu soru çok sık karşımıza gelen sorulardan bir tanesi.

Özellikle kafası karışık ve henüz tam karar verememiş aileler için çekinilen önemli bir konu hukuki süreç.

Bu süreçleri mesleki terimlerden ayıklayıp konuşan hukuk insanlarını bulmak zor. Dolayısıyla hiç bir zaman tam aydınlanmıyor gibi soru işaretleri.

Çok kıymetli bir toparlamaya rastladım Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesinde ve hiç kaçırmadan arşivimize eklemiş olalım istedim.

Ordu Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Ayyayla’nın kalemine sağlık. İznini de almadan seslendirdim affına sığınarak çok önemli bulduğum için. Af buyurur umarım. Çünkü bazen okuyunca derlenip toparlanmıyor kafamızda bazı noktalar, illa ki duymamız, birinin anlatması gerekiyor. Ya da hadi ben okudum da eşime dostuma okutamıyorum diyenlerin elinde dinleteceği bir şeyler olması iyi olabiliyor. Dilerim faydası olsun. Aşağıda aşılar ile hukuki mücadele sürecini dinleyebileceğiniz kayıt mevcut. Sonuçta Başka Bir Annelik Mümkün 😉

Azıcık uzun, yoğun, biraz ağır belki bir çırpıda dinlemek için. Ama yavaş yavaş madde madde, dura dinleye sindire sindire işinize yarar umarım. Varsa tam da bunu merak ediyordum diyenler, umarım önce onların karşısına çıkıversin 😉

Dilerseniz burayı tıklayarak da Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesinin notunda metnin tamamına erişebilirsiniz.

Haklarımızın ne kadar farkında olursak o kadar sağlıklı bir ortam sunabiliriz çocuklarımıza.

Hem Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesi hem de Sevgili Hüseyin Ayyayla iyi ki paylaştınız, ulaştı bizlere ve biz de daha fazla anneye ulaşmasına vesile oluruz dilerim.

Sevgiyle,

Sağlıklı günlere.

Çocuklarınıza Süt İçirmeyin! Doğal Mevsiminde Besleyin!

Ben ne çocukluğumda içtim inek sütü ne de şimdi içiyorum. Başka bir yavrunun anasının sütünü çalmak etik olarak ayrıca tartışılır ama bir de şu bilgi var zaten elimizde “her ananın sütü yavrusuna özel. onun ihtiyaçları doğrultusunda üretiyor vücut özel olarak” dolayısıyla bir inek, koyun , keçi ile insan yavrusunun bedensel ihtiyaçları aynı olmadığına göre?

Biz bazı eksikleri yerine koyuyoruz zannederken acaba yanlış mı yapıyoruz? Antibiyotikli, koruyuculu, GDO’lu yemlerle beslenmiş, gün ışığı görmeyen sömürülmüş ineklerin sütleri bebeklerimize yarardan fazla zarar veriyor olabilir mi?

Benim yavrum benden başka hiç bir hayvanın sütünü içmedi. Hala doğduğu günkü düzenle kendisi için üretilmiş sütü afiyetle içemeye devam ediyor. Kendisi ne zaman arayı açmak, zamanı genişletmek isterse o zaman bırakacak. Ama o zamana kadar forever anne sütü 🙂 Her istediğinde içebiliyor hala ve dokuz aylık olmak üzere, evet. Ne kötü anne çocuğunu katı gıdaya bile geçirmemiş piii! Beslenme alışkanlığı olmayacak çocuğun. anasına bağımlı olacak, nalet kadın :))) Ben yazdım siz saldırıcı “süper anne”ler yorulup yazmaya zahmet etmeyin diye :))
çocuk-sağlığı1
Uzun lafın kısası buyurun bu söyleşi sütle ilgili baağğzı denişik şeyler söylüyor, afiyetle.

Vatan gazetesinde Mine Şenocak’ ın Prof. Dr. Ahmet Aydın ile röportajı:

Ben anne sütü dışında çocuklara süt içirilmesini doğru bulmuyorum. En doğrusu ek gıdalara başlar başlamaz kendi yaptığınız yoğurdu, kefiri verin, ama sütü süt olarak içirmeyin. Sadece kutu sütleri değil, günlük sütleri de… Çünkü süt en alerjik gıdadır. Çocukta başta astım olmak üzere pek çok alerjik ve kronik hastalığa sebep olabilir…

* Hocam dünkü konuşmamızda, “Bol bol tereyağı yiyip, unu şekeri keserseniz kolesterolünüz düşer” demiştiniz. Bu kadar basit mi?
Unlu şekerli gıdalar diyorum. Bu basit bir cümle ama bir düşünün. Unlu şekerli her şey. Yani ekmek, makarna, pilav… Hele ki dışarıda yiyorsanız, yandınız! Börekler, çörekler, poğaçalar, simitler, hepsi çok tehlikeli. Bu arada meyvelerin çok tatlılarına da yanaşmayacağız…

* Peki baştan konuşalım mı o zaman? Nasıl beslenmemiz gerekiyor? Siz herhalde Taş Devri Diyeti’ni uyguluyorsunuzdur ama… Bize ne önerirsiniz? Nasıl vazgeçeceğiz unlu şekerli gıdalardan?
Bence Karatay Diyeti de, Taş Devri Diyeti de uygundur. Ben ikisine birden ‘Tabiat Ananın Diyeti’ diyorum. Kolayca uygulayabilirsiniz. Eğer unlu şekerli gıdalarla beslenirseniz metabolik sendrom olursunuz. Vücudunuzda, o dün söylediğimiz damarları tahrip eden, daraltan iltihap hücreleri artar.

* Metabolik sendrom nedir?
Metabolik sendrom diyabet öncesi durumdur. ‘Prediyabet’ diyoruz biz bu döneme. Birden bire diyabet olmuyorsunuz, çocukluğunuzda beslenme alışkanlığınıza bağlı olarak yavaş yavaş hastalanmaya başlıyorsunuz. Kan şekeriniz yükseliyor yükseliyor, 100-110’ları bulunca ‘Diyabet oldun’ diyorlar. Bu metabolik sendrom daha siz diyabet olmadan önce iltihap hücrelerini artırıyor vücudunuzda ve damar sertliği de çocukluktan itibaren başlıyor. Yoksa 30’lu, 40’lı yaşlarda değil… Unlu şekerli gıdaları fazla yediğiniz için hastalanıyorsunuz. Bu yüzden biz her türlü gazoz, meyve suyu, hatta doğal meyve sularına bile karşıyız.

* Yani meyveden sıkılmışına bile?
Evet. Meyvenin kendisini yiyin diyoruz. Çünkü lifli olduğu için geç emilir bağırsaklarda, damarlara o kadar zarar vermez. Ama çok tatlı meyveleri de çok yemeyin diyoruz.

* Üzüm gibi mi?
Evet. Tabii ki, makul miktarda yiyebilirsiniz. Ama üzüm yerine, kivi, vişne, kiraz ya da ekşi elmayı tercih edin diyoruz. Meyveye biraz kısıtlama getiriyoruz ama sebzede hiç kısıtlamamız yok.

* Mesela bugün benim yanımda iki mandalina ile küçük birer elma ve armut var. Bir gün için bu kadar meyve çok mu?
Armut çok tatlı değilse olabilir. Ama diğer üçünü yiyebilirsiniz.

* Peki ya kuru meyveler?
Kuru incirin içindeki şeker oranı korkunçtur, kuru kayısının da öyle…

* Ama günde bir incir ya da iki kayısı yeniyorsa?
O zaten günlük şeker limitinizi doldurur. Bir tane incir yiyeceğinize, dört tane mandalina yiyin daha iyi.

* Peki hocam, Karatay Hoca hiç ekmek önermiyor. Ama Taş Devri Diyeti’ni okurken dikkat ettim siz bir-iki dilim ekmeğe hayır demiyorsunuz…
Bizim görüşlerimizin yüzde 99’u aynıdır. Bence de hiç ekmek yenmese daha iyidir. Ben üzerine tereyağ sürmek için yiyorum. Tereyağ yemiyorsam o gün, ekmek de yemiyorum. Tereyağı, zeytinyağı bunları yediğiniz müddetçe sorun yok. Çünkü bunlar aynı zamanda tok da tutar insanı. Bizim derdimiz un ve şekerle. Çünkü insanlar bu iki gıda ucuz da olduğu için çok fazla tüketiyor.

* Meyvelerin çok tatlılarına yanaşmayacağız. Peki ya çikolata, bal, pekmez?
Biz sadece esmer çikolataysa ona biraz izin veriyoruz. Haftada iki gün bitter çikolataya… Balı ancak çok saf bir balsa yiyebilirsiniz. Ama maalesef piyasada fiyatı 10 lira olan bal gerçek bal değildir. Belki arı yapıyordur. Ama gerçek bal değildir. Önüne konan glikoz şurubundan yapıyordur. Bizim baldan istediğimiz şey ne? Arı gidip bir yığın çiçeği dolaşıyor, oradaki özleri, vitaminleri alıyor, o sizin vücudunuz için çok gerekli, bunun için de bu balı yiyin istiyoruz. Ama günde bir-iki çay kaşığı kadar.
Bir de ne istiyoruz, her mevsimin kendi sebzesini yiyin istiyoruz. Şimdi pırasa, ıspanak varsa onları, yazın da domates, salatalık yiyin diyoruz. Bunların mevsimi dışında yenmesini de istemiyoruz.

* Peki organikse salatalık ve domates?
Bu mevsimde organik salatalık, domates olmaz. Varsa serada yetiştirilmiştir. Onu da önermiyoruz. Dedeleriniz gibi, nineleriniz gibi beslenin. Eğer koroner kalp hastalığını önleyici tedbirler üzerinde duracaksak, diyoruz ki bir unlu şekerli gıdaları iyice çıkartacaksınız diyetinizden. İki, her mevsimin taze sebze ve meyvesini yiyeceksiniz. Meyvede aşırıya kaçmayacaksınız. Sebzeyi istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Et, yumurta gibi gıdaları serbestçe yiyebilirsiniz, ama bu et ya da yumurta mümkünse merada beslenen, özgürce dolaşan hayvanların eti ya da yumurtası olsun. Tabii bunları bulmak çok zor ama eğer talep yaratılırsa mutlaka karşılığı bulunur. Köylü de bir şeyler kazanmaya başlar.

Ben ayrıca D vitamini konusuna çok önem veriyorum. Ya iyi güneşleneceksiniz, ki bu şehir hayatında çok mümkün değil ya da mutlaka D vitamini alacaksınız. Pratikte erişkinler için söylüyorum, iki ayda bir, bir ampul D vitamini için. İğne olarak yaptırmanıza gerek yok. Tanesi 2 lira. Reçeteye bile yazdırmaya gerek yok. Herkesin ulaşabileceği kadar ucuz.

* Süt ürünleri dediniz. Ya süt? İçmeyecek miyiz?
Hayır, içmeyeceksiniz. Süt ürünlerini tüketeceksiniz. Peynir, yoğurt, kefir… Peynir, beyaz peynirse klasik Ezine peyniri olacak, kaşarsa Kars ya da Trakya’nın tekerlek peyniri olacak. Ya da Erzincan tulum peyniri.

* Ne kadar yiyebiliriz?
Peynirde sınır yok. İstediğiniz kadar yiyebilirsiniz.

Günde 5 yumurta bile yiyebilirsiniz, zararı yok!

* Bazı diyetisyenler peynir için zararlı diyor…
İstediğiniz kadar peynir, istediğiniz kadar yumurta yiyebilirsiniz…

* Nasıl? Yumurtayı da istediğimiz kadar yiyebilir miyiz? Bir zararı olmaz mı?
İsterseniz 5 tane bile yiyebilirsiniz. Bir de ağız tadınıza bakacaksınız. Yani biz demiyoruz ki, her gün illa 5 tane yiyin. Canınız istiyorsa, yiyebiliyorsanız yiyin ama ertesi gün isteseniz de 5 tane yiyemezsiniz… Ama 5 tane de yemenizin bir zararı yoktur. O yumurtadan 21 gün sonra bir civciv çıkıyor. Yumurtanın neresi kötü olacak? Tam tersine faydası var. Olağanüstü bir besin. Tam bir yiyecek. Hele de bu özgür dolaşan bir tavuğun yumurtasıysa, börtü böcek yiyorsa o tavuk… Ama börtü böcek yemiyorsa onun yumurtasının yerini tutmaz. O yumurtadan kolay kolay civciv de çıkmaz zaten. Çünkü Omega 3’ü falan yeteri kadar alamıyordur. Ben her sabah mutlaka tereyağına iki yumurta kırıyorum. Ama yüksek değil, kısık ateşte pişiriyorum. Hem gün içinde çok tok tutuyor, hem de çok besleyici…

* Peki hocam, neden süt içmeyin diyorsunuz?
Bir kere hangi sütü içeceksiniz? Bırakın kutu sütünü, sütü mandıradan alsanız bile kaynatıyorsunuz. Birçok özelliğini kaybediyor o süt, enzimleri kayboluyor… Bu yüzden bu sütü alıp ne yapacaksınız? Yoğurt haline getireceksiniz. Aslında bizim geleneğimizde de süt içmek yoktur. Yoğurt, peynir ya da kefir yenir. Tabii peyniri rahat bulabiliyorsunuz da, doğal yoğurt bulmak çok zor. Marketten aldığınız hiçbir yoğurt ekşimiyor. Ekşimeyen, sulanmayan yoğurdu yemeyeceksiniz. Çünkü içinde faydalı enzimleri yok. En güzeli evde kendiniz yapacaksınız. Bunun için de sütü ya mandradan almalısınız ya da günlük olanını kullanmalısınız. Yoğurt gibi, kefir de yapabilirsiniz. Hatta kefir yoğurda göre bir gömlek daha üsttedir. Kefir de yoğurt da ikisi de mayalandıkça, ekşidikçe değerleri artıyor. İçlerinde bir yığın faydalı mikrop oluşuyor. Faydalı mikroplar insanı başta alerji ve astım olmak üzere birçok kronik hastalığa karşı koruyor. İçindeki enzimler sindirimi kolaylaştırıyor.
Bu arada mutlaka Omega 3 takviyesi alınsın istiyoruz, her gün en az 2 gram kadar balıkyağı kapsülü alınmalı. Dün de belirttiğim gibi hem kandaki Omega 3’ü artırır hem de kanı sulandırır! Tabii bu arada mutlaka zeytinyağı, tereyağı ve hayvansal yağlar dışındaki ayçiçek yağı, mısır yağı, margarin gibi yağların diyetten çıkartılması gerekiyor. Pilavı makarnayı elbette önermiyoruz ancak bulgura biraz izin var. Tereyağlı bulgur içine domatesi katarsanız hem çok lezzetli hem de sağlıklı bir yiyecek olur.

Baklagilleri iki gün suda bekletin

* Hocam ben süt konusuna takılıp kaldım. Süt içmenin bir zararı var mı?
Var tabii. Bir numaralı alerjen süttür.

* Siz çocuklara kaç yaşından sonra süt önermiyorsunuz?
Ben anne sütü dışında süt verilsin istemiyorum, süt ürünleri verilsin diyorum. Yani yoğurt, peynir, kefir… Ek gıdalara başlar başlamaz, hemen. Zaten kefire alıştığı zaman tatlı şey de istemiyor çocuklar…

* Benim çevremde insanlar zorla süt içiriyorlar…
Kesinlikle yanlış. Bir kere sütü sıcak işlemden geçiriyorsunuz, içindeki vitaminler, enzimler kayboluyor. Sonra bizim ırkımız süt içmeye çok uygun değil. Sütün şekerini vücudumuz zor sindiriyor. Onun için birçok çocukta süt mide bulantısı yapabilir. Tabii bir de bağırsaklarda iyice parçalanmadığı için süt bir numaralı alerjik gıdadır. En fazla alerjik olan besinler evrimde insan diyetine en son giren gıdalardır. Bunların başında bebeğin annesinin sütünü değil, başka hayvanların sütünü içmesi gelir. İkincisi buğday glutenidir, üçüncüsü de baklagillerdir. Bu yüzden de baklagilleri, nohutu, kuru fasulyeyi iki gün suda bekletmek gerekir. 8 saatte bir suyunu değiştirerek… Çünkü içerisinde sindirimi bozacak maddeler bu sırada iyice azalır. Mercimeği de mutlaka suda bekletmelisiniz ama o kadar fazla değil.

* Baklagilleri de konuşalım istiyorum ama bebek hiç anne sütü almıyorsa ne yapacağız peki?
6 aya kadar mecburen mama vereceksiniz… Ama sonra yoğurt ya da kefir verebilirsiniz.

* Ne miktarda?
Belli bir miktarı yok. Alıştırmak için önce birkaç kaşıkla başlarsınız, sonra bir kase verebilirsiniz. Ama tabii çocuk başka ek gıdalar da alacak. Bu arada yoğurtta ya da kefirde kullanacağınız sütü mandıradan alırsanız daha iyi, günlük şişe süt de olabilir. Kefiri piyasadan da alabilirsiniz eğer meyveli değilse…

* Diyelim ki bebek köyde yaşıyor ve günlük süte ulaşmak mümkün. O zaman içirebilir miyiz?
Hayır. Ben anne sütü dışında süt içilmesini önermiyorum. O sütü de, keçi sütü bile olsa yoğurt yapsınlar. Çünkü dediğim gibi süt bir sürü ısıl işlemden geçiyor, içindeki sindirici enzimler özelliklerini kaybediyor, vitaminler azalıyor. Halbuki siz onu mayaladığınız zaman enzimler tekrar canlanıyor, sindirici enzimler oluşuyor. Günümüzde o kadar çok alerjik çocuk var ki! En büyük sebeplerden biri de süt.

* Siz kutu sütleri hiç önermiyorsunuz. Neden?
Çünkü çok yüksek ısıl işlemden geçiyorlar, süt molekülleri tahrip oluyor, sütün bütün molekül yapısı değişiyor, süt süt olmaktan çıkıyor, en büyük alerjen oluyor.

* Peki ama süt içmezseniz osteoporoz riskiniz artıyor deniyor?
En fazla süt içilen ülke Amerika’dır. En fazla osteoporoz de beyaz Ameriklılar’da görülür. Ama zencilerde, Latin Amerikalılarda ve Kızılderililerde süt tüketimi azdır. Çünkü onlar da tıpkı Türkler gibi süt şekerini (laktoz) sindiremezler. Bu nedenle süt tüketimleri azdır ve işin ilginci kemik erimesi da daha azdır onlarda. Sütün içinde kalsiyum yüksek ama bunun emilmesi çok büyük sorun. Bu yüzden bu görüş de yanlış. Bunun için yoğurt yiyin, kefir yiyin, çok daha iyi…

Nineleriniz dedeleriniz gibi beslenin

* Hocam bu söylediklerinizi yerine getirebilmemiz için bütün okullarda seferberlik başlatılması lazım bence.
Kim yapacak onu?

* İyi ama çocukların beslenme çantasına meyve suyu ve süt konulmasını istiyorlar… Anne babalar da marketten alıp koyuyor. Yanına yiyecek olarak da bisküvi, gofret veriyorlar üstelik… Sonuç ortada, ilkokula giden çocukların hepsi benden daha şişman. O kadar hareket etmelerine rağmen…
Size bir örnek vereyim, Marmara Adası’nda bizim bir tanıdığımız öğretmenlik yaptı. Bakıyor herkes kutu süt kullanıyor. Diyor ki, “Bakın sizin burada keçileriniz var. Tamamen doğal besleniyorlar, ağılları bile yok, yaz kış serbestler, çok güzel sütleri var. Bu UHT’li kutu sütleri almayın, çünkü o sütler sağlıklı değil, sizin zaten keçileriniz var, onların sütünü için, en sağlıklı süt o.” Ama kaymakamlık da sütlerin açıkta satılmasına izin vermiyor. Ertesi gün bir bakıyor ki geniş bir beyaz afiş asılmış, üzerinde ‘En sağlıklı süt ambalajlı süttür’ diye yazıyor… Kutu sütü konusunda bir sürü dava açıldı hakkımda. Onun için sanayi tipi sütçüleri düşmandırlar bana. Mandıra sütçüleri de tersine çok severler. Sanayi tipi tavuk üreticileriyle de aram iyi değil tabii…

* Tavuk yemek zaten günah bence… Hayvancağızları, bir an önce et yapsınlar diye dapdaracık yerlerde, kıpırdamalarına bile izin vermeden büyütüyorlar…
Ayağı yere değmeden tencereye düşüyor tavuk, güneş yüzü görmeden. Yumurta tavuklarının da gagaları kesiliyor, birbirlerine zarar vermesinler diye…

* Para kazanacağız diye nasıl da işkence ediyoruz bu hayvanlara böyle. Buna dur diyecek birileri olmalı mutlaka…
Bu kuş gribi gündemdeyken, “Tavuklara başlatılan haçlı seferlerine hayır” diye bir açıklama yaptım. Tavukçular Derneği Başkanı geldi, “İyi hocam da niye böyle yapıyorsunuz, biz insanlara ucuza tavuk üretiyoruz” dedi. “İyi de tam tersine siz insanları açlığa mahkum ediyorsunuz” dedim. Köylü 3 tane tavuğunu, 20 tane yumurtasını pazarda satıyordu, onları da yapamıyor artık. Üç tavuk 10 liradan 30 lira, 20 yumurta da 1 liradan 20 lira ediyordu. O 50 lirayla, birkaç metre Amerikan bezi, biraz un, biraz şeker alıyordu. Onunla geçiniyordu. Bir yandan da o tavuğun etini, yumurtasını yiyordu. Ama sen onun elinden tavukları aldın ne oldu birdenbire? Adamcağız İstanbul’a göç etti, çoğu iş bulamadı, ser sefil oldular.

* Eskiden tavuklar pazardan alınır, kestirilirdi, o tavukların lezzeti de farklı olurdu. Çok daha sağlıklı olduklarını ise artık hepimiz biliyoruz…
Bu tavukların kesimi kuş gribinden sonra yasaklandı biliyorsunuz. Biz de kuş gribine kadar pazardan alıp kestirirdik tavuğu. Şimdi yok artık.

* Beslenme konusunda eskiye dönüş olması ve vicdanlı üretim yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ama nasıl olacak bu, hiç bilmiyorum…
Biz de onun için uğraşıyoruz işte. En azından ben şunu diyorum, “Şimdiye kadar ben bunu bilmiyordum” diyemezsiniz artık, ben bunu söyledim size, bitti. “Ben bunu duymamıştım” diyemezsiniz, şimdi duydunuz. Duyduysanız gereğini yapacaksınız!

Ve ineklerle ilgili Ahmet Rasim Küçükusta Yazısı:

“Açık süt mü, kutu sütü mü?”  başlıklı yazıma pek çok okuyucumdan ve bu arada ‘isimlerinin açıklanmasını istemeyen bazı ineklerden’ de tepkiler geldi.

Ben de gittim; bir süt fabrikasında çalışan bu ineklerle ‘off the record’ çok samimi bir görüşme yaptım.

Biliyorum, şimdi konuştuklarımızı açıkladığım için bana belki ‘ineklik ediyorsun’ diyeceksiniz, ama bu davranışımı haklı kılacak sebebim var: Tüm öğrenim hayatım boyunca ben hep ‘inek’ olarak adlandırıldım. Herhâlde bu yüzden de kendimi onlara çok yakın hissediyorum; meselâ çayıra, çimene, yeşile yemesem bile ben de bayılırım. Dolayısıyla ineklik etmek meşrebime aykırı değil.

Neyse, gelelim off the record ‘kaydıyla’ yapılan görüşmenin satır başlarına:

İneklerin çoğu depresyonda

İnekler hayatlarından hiç mi hiç memnun değiller; köy ve kırlardaki akrabalarını, arkadaşlarını özlüyorlar; daha doğrusu onları kıskanıyorlar.

Her şeyden önce de, güneş yüzü görmediklerinden, dağlarda tepelerde gönüllerince dolaşamadıklarından, çayırlarda istedikleri gibi otlayamadıklarından çok şikâyetçiler.

Bütün gün beton zemin üzerinde olmaları, hareket etmelerini çok sınırlayan daracık bir yerde bağlanmış bulunmaları, rahatça oturup kalkamamaları, onları huysuz, sinirli ve gergin yapıyormuş; içlerinde depresyon tedavisi görenler bile varmış.

Şeker hastası olanlar da var

İnekler daha sonra sözü, çayırları, çimenleri, yeşil ağaç yapraklarını ve de tabii ki ‘organik samanı’ nasıl da özlediklerine getirdiler.

Burada gerçi aç kalmıyorlarmış, hatta çok da iyi bakılıyorlarmış, ama gelin görün ki sürekli olarak fabrikasyon inek yemi, tahıl, mısır gibi fast food besinler yüzünden hepsi de insanlar gibi şişmanlamışlar; hatta içlerinde pek çok kalp, hipertansiyon ve diyabet hastası inek varmış

Sütlerinin makine ile boşaltılması da ağırlarına gidiyormuş fabrika ineklerinin. ‘Sütlerimizin insan eli ile sağılmasının zevki bambaşka’ diye söze giriyor içlerinden biri.

‘Siz kimsiniz, adınız ne ?’ diye soruyorum. ‘Burada adımız bile yok, hapishane gibi numaramız var’ diyor ataları ‘irikarabenekliler’ diye bilinen sülaleden gelen bir inek.

“Peki, neden sütleriniz eskisi gibi lezzetli değil, kaymak bağlamıyor” diyorum ve bin ‘ah’ işitiyorum:

Çünkü sütümüzün miktarını artırdılar, ama kalitesini de bozdular’’ diye sözü alıyor 2565 numaralı inek ve devam ediyor:

Bizim köylerdeki akrabalarımız günde ortalama 6-7 litre süt verirken bizden günde 25 litre süt sağıyorlar.’’

Nasıl oluyor bu diye soruyorum şaşırarak. ‘’Gayet basit, bize büyüme hormonu veriyorlar’’ diyor tüm inekler koro halinde. “Bu yüzden de çok süt veriyoruz, ama sütümüz özellikle de vitamin ve mineral bakımından organik sütlere göre çok fakir.’’

2565 numaralı inek ‘derin bir möööö’ çektikten sonra sazı alıyor eline:

“Bizim sütler besleyici olmadığı gibi lezzetli de değil. Sebebi homojenizasyon. Sütümüz tonlarca basınç altında çok küçük deliklerden geçirilerek içindeki yağ kürecikleri parçalanıyor, yani homojenize ediliyor ve bu yüzden de kaymak tutmaz oluyor.

“Ama sizin sütlerinizin iyi tarafı da içinde hastalık yapan mikropların bulunmaması…” diyecekken sözümü ağzıma tıkıyorlar:

“Sütümüz sağıldıktan sonra pastörizasyon veya UHT denilen sistemle mikroptan arındırılıyor. Bu işlemler yüzünden sütümüzün ömrü uzuyor ama sütü süt yapan, onu değerli kılan ‘dost mikroplar’ yok edilmiş oluyor.”

İneklerle daha çok şey konuştuk, ama hepsini açıklamak da olmaz şimdi; inekliğin de haddi hududu var.

Gelelim neticeye

İneklere ‘Size ve sütünüze yapılan bu muameleler ineklikten başka bir şey değil’ diyorum.

Hepsi mööö çekerek alkışlıyorlar beni ve ‘En çok da Bekir Sıtkı Erdoğan’ a karşı mahcubuz, ama bunda da bizim suçumuz yok’ diyorlar.

Aldırmayın diyorum, zaten artık ötecek ibibik de kalmayan bu dünyada varsın sütler de kaymak tutmasın.

Teybi kapatıyorum. Yanlarından ayrılırken şöyle düşünüyorum: Yalnız sütleri değil inekleri de bozmuş inekler. Haksız mıyım?

Okulsuz Aileler Buluşması-2. Oturum

Okulsuz Eğitim Düşleyen Ebeveynler Eylül buluşmasını göztepe parkında gerçekleştirdik. Şurada bahsettiğim gibi bir gündemimiz vardı. Tam manasıyla yaşayarak öğrenme metodu uyguladık bu toplantıda. Büyük şehirde ebeveyn olmak konulu toplantımıza bunu deneyimleyerek geldik elbette. Bir kere büyük şehirde ebeveyn olmak demek buluşma noktalarına 10 kişiden 10unun da uzak olması demek :)) Bakmayın gülüyorum ama gerçek bu ve sinir bozucu. Üstelik hangi yolla gelirse gelsin kişinin yolda trafiğe ve büyük şehir insanının negatif hallerine maruz kalmaması gibi bir durum pek mümkün değil. Dolayısıyla bu durum çocukları da etkiliyor. Trafiğe takıldık, istanbul trafiği lanetiyle aracı arızalanan oldu hatta bir arkadaşımız gelirken yolda bir bıçaklamaya tanık olmuş. Protestolar, havai fişekler, kornalar… Her gelenle birlikte bunu konuşarak başladık dolayısıyla gündemi tersten almış olduk. Hatta biraz daha likit bir gündem oluştu ve yaşadığımız yer, çocukların bunda zarar ve çıkarları, bizim çocukluklarımız, hepsinden bahsettik.

Bu buluşmamızda 4 aileydik <3 Kesinlikle bu durum verimlilik yaratıyor dileyen herkes konuşuyor, tanıyamadığınız kimse kalmıyor ve ortam oldukça samimi. Geçen buluşmamızın notlarında da buna değinmiştim şurada ve bunu tekrar gözlemledim, kesinlikle az kişili ama samimi gruplar çok verimli sohbetler çıkarıyor, grubun enerjisi düşmüyor canlılık azalmıyor.

Sevgili Pınar ve güzel yavrusu Selen ile diğer buluşmamızda tanışmış çok sevmiştik onları bu buluşmamıza eşi ve oğlu da katıldı ve ailecek tanışmış olduk <3 Bize harika arnavut börekleri ve patates salatası yapmış, çook beğendik, ellerine sağlık kesesine bereket <3 Diğer Pınarımız taa İzmirlerden geldi gelmişken bizimle de tanışma fırsatı yarattı ve bizi çook sevindirdi. Kucaklaştık sonunda, ne de iyi geldi <3 Harika kekler kurabiyeler ve bize birer “mabel” getirmiş çocuklar gibi şendik 🙂 Oralardan bir gözün de toplantıda olması harikaydı. Sevgili Yeliz ve Ahmet anneleri ve yavrularıyla katıldılar toplantıya, nasıl güzel bir aile <3 Harika börekleri, keki ve çayıyla tat kattı sofraya.Biz de ailecek toplantıdaydık. Göl kenarında piknik yaptık. Yavru cadı iki kez emdi uyudu uyandı oturdu oynadı, hemen bir kedi buldu yine kendine ve epeyce onunla ilgilendi. Çimenlere uzandı biraz onları yoldu falan zaman öyle geçti. Diş çıkarıyor olmamız ve ateşimizin olmasına rağmen uyumluyduk. Böyle ortamlara girip çıkıyor ve huzurla ayrılabiliyor olmamız, onun da bize eşlik edebiliyor yadırgamıyor olması bizi mutlu ediyor. Al sana sosyalleşme 🙂 Okulsuz çocuklar nasıl sosyalleşir yeter mi bu toplanmalar bilmem de ailelere bu sohbetler iyi geliyor, onu biliyorum 😉

007

Toplantı konu ve sohbeti oldukça likit ilerledi gündemi tersten aldık ve kitabımızla kapattık çemberi.

Bu toplantıda bazı şeyleri daha net gördüğümü farkediyorum şimdi düşündükçe. Çıkarımlarımı aşağıya yazacağım yine ama en önemli notum şudur bu toplantıya dair: Çocuklar ailelerinin yaptıkları bu toplantıların ve verdiklerin emeğin-konuşmalarının illa ki bir kısmını da olsa anımsayacak. İleride bu onlara da cesaret umut olacak. Bunu ciddi şekilde hissettim bu buluşmada, çocuklar ortamın farkında, yabancıların farkında, anne baba sürekli çocuklar için hangisi daha iyi bunu konuşuyor. Bunu hayatlarının bir noktasında hatırladıklarında gülümseyecekler sanırım <3

Toplantıya dair notlarıma gelirsem:

  • İstanbulda toplanmak kolay değil, bunu başaran aileler, buna çabalayan insanlar zaten sevilesidir, güzel insandır, yaşasın onları tanımak çok güzel <3
  • Herkesin birbirinin yüzünü görmesi, temasta olması önemli, çember candır. 3-4 aile ile toplantı çok tatlı. (ilk toplantıdan önce bunu Sonerle özellikle konuşmuştuk kalabalık mı tenha mı daha verimli olur çocuklarla ve bu hali çok sevdik) Uğultu yok, herkesin dediği anlaşılıyor, geçen toplantı notlarında da olan tespitimi sağlamlaştırdım böyle küçük küçük toplanıp sonuna kadar birbirimizi tanımak dinlemek, yorulmadan gürültüde kaybolmadan tadına vara vara sohbet etmek harika.
  • Bu toplantıda kendi çocukluklarımızı ve okul deneyimlerimizi de koyduk önümüze birazcık. Benim notum şu oldu kendime; çok tatlı bir çocukluk, özgür bir okul ortamı ve sevimli öğretmenlere rastgelip güzel arkadaşlar biriktirmiş olabilirsin ama bu sistemin seni de hizaya getirmeye çalıştığı gerçeğini kapatmaya yetmez. Getirememiş olması denemediği ve yıpratmadığı anlamına gelmez. Bu noktada Pınar güzel bir not düştü hatta o kalmış aklımda “yetişkinler okul hayatlarını romantize etmeye meğillilermiş” belki de olan bu. Hiç bir şey toz pembe değil.
  • Yine Ahmetin de benimki gibi karışılmamış, kurtarılmış bölgeli bir çocukluk geçirdiği anıları vardı. Okul ve yetiştiği çevreye dair. Bunları konuşurken zihnim eşleştirme yapmış ve şu not var köşede : yetiştiğin yer küçük, güvenli sayılabilecek ve “yürüme mesafesinde” bir yer olsa en tatlısı. (onun antalya benim eskişehir.. hem modern merkezi hem de küçük yürüme mesafesinde ve samimi şehirler bizim zamanımızın çocukları için). Okul(gidiyorsa yavru okula), çarşı pazar yürüme mesafesinde ve insanların birbirini tanıdığı bildiği yerlerde konumlanmak mühim. İstanbulda dahi bunu gözetebilirsek, biraz daha müdahalesiz bir çocukluk yaratmak olası. Biz oturduğumuz yeri tam 8ayda seçtik. Çok araştırdık. Bağdat caddesinin gürültüsü, samimiyetsizliğinden kaçtık. Artıları var muhakkak ama bizi tutmaya yetmedi. Şuan oturduğumuz yerde çarşı pazar okul park her yer yürüme mesafesinde ve hala sokağımızda çocuklar saklambaç oynuyor evler 3 katlı çoğu apartman da olsa bahçeli. Bu İstanbulda bile bulunuyor aranınca. Şehre çok kapılmamak gerek çocuklarımızın çocukluğunu önemsiyorsak. Bu bizim inancımızdı zaten ama başka tecrübe ve düşüncelerle desteklenmesi güzel.
  • Diğer mevzu sokakta oynayan çocuklar. Pınar bu konuda kızı Ela ile yaşadıkları şeyleri anlattı. Çevrelerindeki çocukların ortalama durumu “birer yetişkin”le eş değer. Sabah kalk servise bin kilometrelerce yol git okulda yorul, akşama kadar(!) ve akşam yine kilometrelerce yol gel… Sonuç etrafta çocuk yok. Oynayacak çocuk bulamıyorlarmış. Oyun grupları oluşturmaya çalışıyorlar. Pınar bunu uzun uğraşlar sonucu başarmış da. Ama çaba göstermek zorunda olmak bile acı diyor, haksız mı?
  • Okulsuzluk yasal hali nedir ülkede son durum ne Pınarı bulmuşken bolca bundan söz ettik. Boşluklar var elbet bakalım hangimizin süreci nasıl olacak dedik ama oradan notum da şu olmuş: aileler eğer kararlılarsa hepsi kendi çözümünü kendi yaratıyor zaten. Önemli olan kararlı olmak. Bu noktada otorite konuşuldu biraz Yeliz’in tespiti güzeldi otoriteye boyun eğdiğinin farkında olmasa da yine de en yumuşak halli okulda bile çocuk otoriteyi deneyimliyor eziliyor.
  • Bu konuşmalardan benim çıkarımım şu oldu yaşam alanımız sabitse zaten orası üzerinden hareket edeceğiz mecbur o başka ama bir şekilde uzun veya kısa vadede yaşam alanı değişecekse onun için şimdiden kriterler belirleyip o alanı bir kaç kez ziyaret etmeli, uzaktan gözlemeli, içine girmeli, test etmeli… Aynı bir işletmeyi devralacakmış gibi koca sokağı mahalleyi kar zarar açısından tartmalı, kriterlerle karşılaştırmalı. Tam bunu düşünürken Pınarın verdiği örnek bunu pekiştirdi: “Bu sokak çok güzeldir, buranın çocukları burada büyüyenler oturuyor şimdi burada harikadır dediler yerleştik o sokağa ama eski hali kalmamış. Hüsrana uğradık çocuk bile yok sokakta “
  • Sonra tehlikeleri konuştuk. Ahmet ve Pınar izledikleri bir programdan bahsettiler, ağaç tepelerinde yaşayan bir kabile. Ağaçtan düşüp ölen yok ama kabilede, üç kuşaktır olmamış en azından. Ama bizim ülkemizde çocukların ne kadar izole büyüdüğünü, tehlikeyle yüzleşmediklerini ve dolayısıyla hayatın tehlike tarafını algılamak için geç mi kalacaklar sorusunu konuştuk. Similasyonlarla öğrenmenin gerçekten öğrenmek olup olmadığını, teorinin herkesçe pratiğe doğru şekilde geçip geçemediğini. Bu noktada büyük şehir, trafik vs hepsi canlı birer ders bunu daha etkin kullanabilmek gerek dedik. Keşke olmasalar ama o tehlilkeler orada varlar.
  • Çocuklar için çevrenin materyallerin yaşıtlarının ve yetişkinlerin ne kadar önemli olduğunu onlarla etkileşime girerek kendi öğrenme proseslerini tetikleyeceklerini konuştuk. Bunun için bizim de onlarla aktif öğrenme sürecinde olacağımızı. Bunun içn de şehirde çocuklarla nerelere gidilebilir neler yapılabilir nasıl biraz daha “çaktırmadan provokatif” ortamlar yaratılır bunlara dokunduk geçtik.
  • Parktan lavanta ırkına mensup bir aromatik bitki bulup göçürdük yuvalarımıza, bakalım köklenecek mi :)) Okulsuz ebeveyn de dener-öğrenir hakkımız bu :)) Bir de Pınar ve benim birer uğur zeytinimiz oldu, dalından. Okulsuzluk böyle güzelli bir şey, bonzaytinden birer zeytin hatıra aldık. Uğur getirecek bize. Ve Yelizin güzel kuzusu Barışla sözleştik, hava güzel olunca taa uzaktan üstümüze sıçrayan su savaşı yapacağız 🙂 Güzel dostluklar edindik vesselam.
  • Ve Pınarın harika notlarıyla Okulsuz Eğitim kitabını konuştuk. Onu da anlatacağım ama kitap için yapacağımız webinardan sonra 😉

Yani uzun lafın kısası ve kısa günün karı biz üç tatlı aile daha tanımış olmanın mutluluğu, kaygılarımızı fikirlerimizi paylaşan birilerinin olmasını bilmenin hafifliğiyle döndük eve. Hoş bir buluşmaydı, herkesin eline diline yüreğine sağlık <3

Bu şarkıyı da toplantıya katılan tüm güzel dostlara armağan ediyorum o vakit, kabul ediniz…

Çocuk & Televizyon

Evimizde televizyonun olmayışı insanlara hala garip geliyor 🙂 Nasıl olur da bu *çağın gerekliliği olan bu makineyi satın alma ihtiyacı hissetmez ki insan? Bunun mümkn olabildiğini görmek sarsıyor insanları. Sebebimiz ne bilimsel araştırmalar ne de tam manasıyla televizyondan nefret ediyoruz.

Biz sadece televizyona vakfedebileceği kadar değersiz zamanı olmayan bir aileyiz. Zamanımızı birbirimize armağan ediyoruz ve kendimiz için harcıyoruz. Çocuğumuz olmadan önce de böyleydi bu yani çocuğun gelişimi etkilenecek aman televizyonu atalım demedik, hiç televizyonumuz olmadı bizim. Hatta şurada bir yazım daha var bununla ilgili. Ama yavru aramıza katıldıktan sonra şunu çok duymaya başladık “isteyecek, alacaksınız, siz de göreceksiniz buraya kadarmış marjinallik” Komik geliyor bize bu :)) Çok isterse elbette bir televizyonu olabilir ilerleyen zamanda bununla ilgili hiç bir sorunumuz yok bizim, ambargo uygulamıyoruz hayata. Arzular önemli. Ama evinde kedi köpek kuş balık kardeşleri olan, babası arıcılıkla uğraşan, domatesi balkonuna çıkıp dalında yiyebilen, annesi domateslerle konuşan, her gün evde zaten ayrı bir hayat yaşanan ailenin çocuğu neden umutsuzca televizyona sarılsın ki? En azından kendi sosyal çevresi olup televizyonu onlardan vazgeçilmez bir nesne olarak duyup tanıyana kadar bu pek gerçekleşmez gibi geliyor bize. Dolayısıyla hayal gücünün, gerçek algısının, hayattan zevk alma becerisinin, hayatta kalma marifetinin geliştiği yılları o da televizyonsuz geçirecek öngörüsüne sahibiz şuan.

Elbette televizyona yaklaşan her çocuğun ilişkisi aynı değil bu aletle ama aşaıdaki araştırma sizin de ilginizi çekebilir 😉

11825887_807099666073838_4966312688993754691_n

Çocuklar televizyonda gördüklerini gerçek olarak algılıyorlar mı?

Experimental Child Psychology dergisinin 2015 Haziran sayısında yayımlanan bir araştırmada çocukların televizyonda gördükleri olayları hayali (fantastik) olarak mı, yoksa gerçek olarak mı algıladıkları araştırılmış.

Araştırmanın ilk kısmında 4-6 yaş arası çocuklara ve yetişkinlere popüler bir çizgi film olan Sponge Bob’tan alıntılanan 10 gerçek (örn., televizyon izleyen iki insan), 10 fantastik (örn., bir adama dönüşen kahve) olay videosu gösterilmiş. Her bir videodan sonra katılımcılara videoda gösterilen olayın gerçekte olup olamayacağı sorulmuş. Bulgular, çocukların çizgi filmlerdeki hem fantastik hem de gerçek olayları gerçek dışı olarak algıladıklarını göstermiş.

Videodaki olayların çizgi film karakterleri tarafından yaşanıyor olmasının çocukların gerçeklik yargısını etkileyebileceği düşünüldüğü için araştırmanın 2. kısmında bir televizyon programından alıntılanan ve gerçek insanlar tarafından yaşanılan gerçek (örn., arkadaşının telefonla arayan bir çocuk) ve fantastik (örn., havada uçan bir çocuk) olay videoları gösterilmiş. Sonuçlar, 6 yaşındaki çocukların ve yetişkinlerin olayların gerçekliği hakkında doğru yorum yapabildiğini göstermiş. 4 yaşındaki çocuklar ise televizyonda gördükleri gerçek olayları, karakterler gerçek insan olduğunda dahi, gerçek dışı olarak algılamış, fantastik olayları ise gerçek gibi algılamış.

Bulgular, özellikle 4 yaş ve daha küçük yaşlardaki çocukların televizyonda gerçek kişiler tarafından yapılıyormuş gibi gösterilen fantastik olayları gerçek zannedebileceklerini, bunun yanında gerçek olayları da gerçek dışı algılayabileceklerini, dolayısı ile gerçeklik algılarının olumsuz etkilenebileceğini göstermesi bakımından önemli. Araştırma özellikle küçük yaştaki çocukların ailelerinin, çocuklarının izlediği programlar konusunda daha dikkatli olmaları konusunda uyarıcı niteliğinde.

Makaleye bu bağlantıdan ulaşılabilir:
http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0022096515001307

Günün Okulsuz Öğretisi: Kaldera

Ailecek belgesel delisiyiz. Hani öyle anketlerde ne izlersiniz sorusuna “belgesel” cevabı veren cinsten değil bildiğin belgesel delisi! Gerçi evimiz belgesel sayılır kedi köpek bebek kuş balık domates salatalık arı çiçek böcek 🙂 Herhalde kimseyi belgesel sevdiğimize inandırmak zor olmaz 🙂

Ama öyle sadece afrikanın hayvanlar alemi değil yaşamlar, tehlikeler, savaşlar, teknoloji vs getir getir getir yeter ki belgesel olsun. Evde televizyon olmayınca böyle bir noktaya gelmek zor değil, atın televizyonları deneyin 😉

Bugün yine değişik bir belgesel buldum. Daha doğrusu belgesel tadında bir yapım. Kıyameti Bekleyenler.

İşte akşama izler miyiz Sonere de göstersem mi dur azıcık bakayım falan derken biraz ucunu kaldırınca adını bile ilginç şekilde sevdiğim yellowstone parkı çalındı kulağıma (gerçi sebebi tabi ki ayı yogi olabilir, sesli yazıyorum şuan, çalakalem, ondan bu geçişler sıkılırsanız affola:))

Oradan bir kaldera yakaladım, sonra azıcık bakındım ki öğrendiklerim enfes paylaşayım dedim. Meğerse dünya yellowstone u saatli bomba bilirmiş sebebi de göbeğindeki kalderaymış.

Kaldera volkanik patlama sonucu toprağın çökmesiyle oluşmuş volkanik yerşeklidir. Bazen volkanik kraterlerle karıştırılmaktadır. Kelime, İspanyolcada ‘caldera’ ve Latincede ‘calderia’  denilen ‘pişirilmiş çömlek’ anlamına gelmektedir. Bazı metinlerde İngilizce karşılığı olarak ‘kazan’ da kullanılmaktadır.

Kaldera terim olarak Alman jeolog Leopold von Buch tarafından 1815 yılında Kanarya Adalarında bulunan Taburiente Kalderasını görmesi ve bu ismi kullanması sonucu literatüre eklenmiştir.

diyor vikipedi. İşte böyle bir şey sözcüklerle ama bir de bakın nasıl gözüküyormuş yellowstondaki

NQTQZUX3272672

Yine başka bir yerde şöyle bir anlatı var

Bu parkın 8 km altında ‘kaldera’ denilen, normal volkanlar gibi yanardağ şeklinde değil de çöküntü şeklinde bir ‘megavolkan’ bulunuyormuş. Eni 10 km, boyu 30 km olan bu kalderanın tabanında bulunan bir magma odacığında son yıllarda oluşan hareketlilik, tüm Dünya’ya büyük ölçüde zarar verebilecek bir felaket zinciri başlatabilirmiş.

Aşağıdaki resimde kesiti görülen bu volkan, en son 640.000 yıl önce patlamış. Bu süre boyunca 30 kez küçük ölçeklerde patlamaların da yaşandığı bölgede son patlama 70.000 yıl önce olmuş. Son on yılda detaylı jeolojik haritaları çıkarılan bölgedeki magmada son 3 yılda 23 cm’lik bir yükselme ve odacıkta yüksek oranda basınç oluştuğu gözlemlenmiş. Bu megavolkan, olası büyük bir patlamada Amerika’nın %70’ini haritadan silebilecek, hatta yaydığı lav ve toz bulutuyla Güneş ışınlarının Dünya’ya ulaşmasını engelleyip bizi karanlığa gömecek ‘Volkanik Kış’ adlı yeni bir buzul çağına girmemize neden olabilecek, direkt olarak yerküredeki insan, hayvan ve bitki oluşumunu etkileyip küresel bir kıtlığa sebep olabilecek güce sahipmiş.

kaldera_ 202374

 

Bahsettiğim belgeselin Kaldera kesitleri şurada… Dilerseniz göz atabilirsiniz.

Okulsuz Eğitim ve Yaşayarak Öğrenme Dostu Mekanlar

Bir arkadaşım gece heyecanla bahsetti bana az sonra bahsedeceğim iki mekandan. Birinin sahibesiyle de tanışmış, ziyaret etsen çok hoşuna gider dedi. Blogda yazar mısın daha çok aileye ulaşır belki diye rica etti. Biraz inceledim ben de çok sevdim. Her birini ayrı ayrı yazmak için gidip görmek gerek, gördükçe o da olur neden olmasın ama en azından duydukça, gördükçe, bu başlıkta İstanbulda bulunan bu bize dost, özgür öğrenme destekçisi mekanların adını analım, paylaşalım çoğalalım istedim. O ikiliye kendi bildiklerimi de ekleyeceğim. Fırsat oldukça da bu listeyi güncelleyeceğim.

  1. Hotpot Café & Çocuk Atölyesi

Arkadaşımın beğeneceğimize kefil olduğu şirin yerlerden biri burası. Hotpot Cafe iki çok cici anne tarafından projelendirilmiş, çok da güzel işler çıkartmışlar. Şimdiyse Sevgili Melisa devralmış kendisi şöyle diyor

“Değerli Hotpot Cafe & Çocuk Atölyesi ailesi,

Öncelikle kendimden bahsetmek isterim, Melisa ben. Hotpot’un yeni sahibesi diyebiliriz ama ben daha çok bu güzel ailenin bir parçası olarak görüyorum kendimi. Umarım en kısa zamanda herkesle tanışma imkanım olur. Bu projenin içinde olmak beni çok mutlu ediyor.

Ayça ve Adila’ya beni tercih ettikleri için teşekkür etmek ve onların da hala bu ailede aktif rol oynadıklarını belirtmek isterim. Yeni sezon açılıyor. Yeni programımızı sizlerle paylaşmak için heyecanla bekliyoruz.

Bu sene hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik bir çok yeni ve keyifli projemiz olacak.”

Okulsuz Eğitim Düşleyen herkes bayılabilir <3 Hem organizasyon buluşma yapılıp hem çocuklar için kaliteli zaman ayarlanmış olur. Ne güzel 🙂

2. Xtrem Aventures Istanbul

Özellikle çocuklarla spor ve aktiviteyi karıştırıp birlikte eğlenmek isteyenler için çok güzel görünüyor. İnceleyince bir an önce ziyaret etmek istedim. Güzel bir yer yapmışlar. Ve belli ki profesyonel çalışıyorlar.

Her yaş için farklı zorluk seviyelerinde 4 adet yüksek ip parkuru.

Türkiye’nin ilk tamamı koruyucu ağ ile çevrilmiş sadece 4-8 yaş grubuna özel yüksek ip parkuru.

15m. yükseklikte 180m. uzunlukta İstanbul’un en uzun Zip-Line’ı!

varmış 🙂 Üstelik fiyatlar İstanbul için düşünülünce uygun görünüyor. Sonuçta bazı avmlerde bile sadece gezseniz daha fazla para harcıyorsunuz bazen.

3. KidzMondo İstanbul

Ben avmlerden ve içlerindeki yapılardan hoşlanmasam da bu kompleks gerçekten öğretici potansiyele sahip.

“40’tan fazla meslek ünitesinin yer aldığı KidzMondo’da çocuklar itfaiyeciden doktora, inşaat ustasından moda tasarımcısına kadar akla gelen her mesleği deneyimleyerek öğreniyor.

İtfaiye istasyonu, banka, polis karakolu, uçak, saat kulesi, süpermarket, berber dükkanı, güzellik salonu, akaryakıt istasyonu, sürüş pisti, araba tamirhanesi, araba yıkama, radyo istasyonu, TV istasyonu, gazete, inşaat sahası, ev boyama, hastane, diş hastanesi, hamburger servisi, hotel, kek fabrikası, süt fabrikası, dondurma fabrikası, çikolata fabrikası, şeker fabrikası, bisküvi fabrikası, üniversite, kurye şirketi, oyunculuk akademisi, tiyatro, modaevi, uzay üssü, dans&müzik kulüp, cam silme, resim ve el sanatları atölyesi, Minik Kidizen Dünyası, doğum günü odaları…”

Böyle üniteler içeriyor ve zaman zaman yetişkinlere ücretsiz giriş kampanyaları da yapıyor. Takip etmek gerekir.

4. Aydos Ormanı

Kesinlikle açık hava etkinlikler ve buluşmalar için benim favorim. Kısa mesafede en sevdiğim yer. Orman, göl, oyun alanı her şey birlikte.
Aydos Ormanı Sultanbeyli-Kartal arasında, Ataşehir civarından en fazla 20 dak. sürüyor. Gölün hemen kenarındaki bu ormanın manzarası harika. Doğal ortamda şehir içinde sosyalleşmek için en ideal yerlerden.

5. Büyükada

Bostancıdan bir vapur bileti, hoop büyükada <3 Bayılıyorum adalara. Özellikle çocuklarla trafiksiz gürültüsüz hafta içi harika… Haftasonu özellikle özel günlerde uzak durmalı, fena kalabalık oluyor ama o da normal zaten. Yalnız bebeği kucağınızda taşısanız da (babywearing candır) yine de varsa hafif bir araba olsun yanınızda, dinlenirken, alt değiştirirken, yağmurda, rüzgarda can kurtaran oluyor. Vapura in-bine endişe etmeyin illa ki birileri yardımcı oluyor. Merkezden biraz uzaklaşıp tepeleri ormanları gezmek enfes. Yalnız lütfen FAYTONA BİNME ATLAR ÖLÜYOR <3

6. Emirgan Korusu

Etkinlik ve buluşmalar için harika bir ortam. Anlatılmaz yaşanır Emirgan ve sincapları sevilir laleleri öpülür 🙂

7. Nöbetçi Kültür Kafe

Çok istiyoruz gidelim ama henüz gidemedik ama gitmeden sevdil ailecek. Dünya tatlısı bir aile yaşatıyor bu kafeyi. 2 pamuk yavruları olan güzel bir çift.

Harika toplantılar atölyeler etkinlikler yapılıyor, yapılabilir. Onlar da sistemin dışında bu sebeple özellikle okulsuz eğitim düşünen-uygulayan ailelerin mutlu ayrılacağını düşünüyorum.

8. Anti Cafe

Sistemlerini duyunca şaşırabilirsiniz. Burada sadece kaldığınız zaman kadar ödeme yapıyorsunuz. Gerisi bedava, ye iç, müzik yap, toplantı yap, oyun oyna, belgesel izle… Çok tatlılar. Sistemde bir çentik de onlar açmışlar. Seversiniz 🙂

9. Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi

Biz buraya ailecek bayılıyoruz <3 Özellikle Sakura zamanı. Hatta şurada bir yazım olmalı Yavru Cadının İlk Hanamisi.

DSC_0359

Orada bulunduğunuz her an bir şeyler öğrenmek mümkün. Kendiliğinden akıyor evrenin sırları etrafınızda, büyülü bir yer. Zaman zaman harika atölyeler etkinlikler de yapıyorlar. Ne güzel olur Okulsuz Eğitim Düşleyen Ebeveynler düzenli doğa gezileri yapsak en azından böyle şehrin içindeki hazine dolu yerlere <3

10. Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi

Çok duyuyorum ilk açıldığından beri gitmeyi çok istiyorum ama belimin sakat olduğu döneme rastgeldi uzak olunca cesaretim yetmedi. Sonere de bi pazarın var ama olsun hadi yolda harca da beni bi bahçe gezmeye götür de diyemedim 🙂 Yakında gidip görmeyi istediğim yerlerden. Bize uzak, gerçi ulaşıma yakın yerde ama İstanbulda en yakın yer bile uzak işte. Yalnız o taraftakiler için gerçekten biçilmiş kaftan. Atölyeleri etkinlikleri programlarını takip etmekte fayda var. Her gün açık ve giriş ücretsiz.

Düşününce yer gelmiyor aklımıza, en azından bu minik listeler dursun burada.

Daha var ama biraz daha uzarsa zaten kimse okumayacak, şimdilik bu kadar 🙂

Aşısız Bebek Vs İlk Virüsü

Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz bebek…

Ben bunu henüz evli değilken ve hali hazırda hastanede çalışırken söylediğimde meslektaşlarım bile ciddiye almıyorlardı. Ütopik geliyordu. Mümkün olamazmış…

Evlendiğimizde de zaten ben halihazırda 10 yıllık anneydim. Hiç bir insan evladının erişemeyeceği zahmet sınırlarına ve çoğu insan evladının şükür ki yaşamadığı sağlık sorunlarına sahip bir yavrunun annesi hem de. Dolayısıyla hem meslek gereği hem de 11 yıllık tecrübeyle çoğu konuda doğurmuş pek çok kadından daha tecrübeli bir anneydim. Ama öyle olmuyor o iş, doğurana kadar hala ciddiye alınmıyorsunuz.

Learning is a hunger too.

“Bir hamile kal da görücem ben seni bakalım böyle düşünecek misin” le başlıyor kadının kadına zulmü. Hamilelik berbat, hamilelik kadının en zor dönemi sanki… Ve hamilelik bir anda hayata bakışın değişimi gibi anlatılıyor sanki ve her kadına olmak zorunda bu, yersen.

9 ay kustum ben 🙂 Onu saymazsak ne aşerdim, ne şişlik yaşadım son haftaya kadar (42.haftanın sonunda doğum gerçekleşti), ne ağlama nöbeti geçirdim (ne hamileyken ne de bebeğim doğduğunda ağlamadım hatta hala ağlamadım galiba duygulanıp hep güldüm şükür ki hep güldüm) ne sinirlilik yaşadım ne strese girdim. Doğurmadan hemen önce kustuğumu saymazsak hatta neredeyse yardımsız kalkamayacak kadar halsiz bırakan kusmaları rüya gibi bir hamilelik geçirdim. 8. haftada 1 kez kontrole gittik çok kusunca bebeği kontrol için ve ondan sonra hiç doktora bile gitmedik. Ultrasona da girmedik. Dolayısıyla “hamile olunca görücem ben seni”ler boşa çıktı 🙂

Belim sakattı. Omurgamda 3 çatlak. Doktor arkadaşlarım bile normal doğurursan sakat kalırsın 36-37. haftada sezaryen dediler (42. haftada normal doğum yaptık). Onlara kalsa 1,5 ay erken çekip koparmış olacaktık yavruyu. Kordon dolanması, son haftaya kadar ters duruş, mekonyumlu bebek vs onları saymıyorum. 5 gün sancı çektik. Sağlıkla doğduk. Yaptırmadık aşı falan, hatta doğduğu alandan bizsiz uzaklaştırmalarına müsade etmedik, kucağımda çıktım ayakta, ayık. Şahane 🙂 “Bebeği kucağına al da görücem seni ben” de boşa çıktı.

Aşısız, ilaçsız, doktorsuz bebek dedim. Güldüler. Yıllardır söylediğimi söyledim sadece ve alışık olduğum için göreceğiz mümkün mü dedim. Mümkünmüş. Aşısız, ilaçsız, doktorsuz 6 ayı tamamladık. Evet, tartılmadık bile hatta boyumuz bile hiç ölçülmedi. (ne ilgisiz ne saçma anne baba lanet olsun hep böylelerine verir çocuğu da işte!)

6. ayımızda ilk virüsümüzü kaptık. Yazın çok yaygın bir virüs. E biz de çok geziyoruz 🙂 HFMD geçirdik. El ayak ağız hastalığı. Hemen semptomları not ediyorum internette en ufak aramayla ulaşabileceğiniz:

Semptomlar:

  • Ateş
  • Baş ağrısı
  • Kusma
  • Halsizlik
  • Kırıklık
  • Kulak ağrısı
  • Boğaz ağrısı
  • Ağız burun veya yüzde ağrılı lezyonlar, ülserler, vezikül veya püstüller
  • Vücut döküntüleri; avuç içi, ayak tabanı, ağız içi ve bazen dudaklarda görülen daha sonra deri ülseri ve püstüllere dönüşebilen kızarıklıklar. Döküntü çocuklar için nadiren kaşıntılıdır ancak yetişkinler için son derece kaşıntılı olabilir.
  • Yaralar veya kabarcıklar küçük çocukların ve bebeklerin kalçalarında da mevcut olabilir.
  • İştah kaybı.
  • İshal

Ailecek virüsü kaptık. Bizdeki semptomlar sadece döküntüyle kaldı. Döküntüler inatla su tuttu kabardı falan ama bağışıklık sistemimiz şükür ki sağlammış sadece babasıyla bende halsizlik yaptı tek gece ve uykuyla geçti. Ve benim ağzımda inatçı bir kaç yara çıktı o kadar. Yavrunun döküntüden başka ne ateş ne iştahsızlık ve ishali olmadı. Yaşasın anne sütü!

Viral enfeksiyonların zaten çoğunun ilacı hatta tedavisi yok. Bol istirahat sıkı beslenme bolca sıvı alımı. Hep söylendiği gibi ilaçla 1 hafta dinlenerek 7 günde geçiyor 🙂

Bizim yavru da ilk virüsünü kaptı ama hasta edemedi virüs onu. Bu da “aşısız bebek her türlü hastalığa açık olmuyor önemli olan bağışıklık” tezimizi daha da güçlendirdi. Bunlar biz hasta olmayız veya hiç doktora gitmez hiç ilaç kullanmayız anlamına elbette gelmiyor. Ama luzum olmadıkça bunlara başvurmayacağız, hedefimiz inşallah en az 1 yaş. (1 yaş diyorum çünkü belki o ara bir uğrayıp kan testi yaptırabiliriz luzum görrsek zira hiç bir takviye kullanmıyoruz demir vitamin vb dolayısıyla belki eksiklik belirtisi görürsek depolara baktırabiliriz)

Hala doktora hiç gitmedik, hiç ilaç kullanmadık (vitamin fitil vs de dahil) ve aşısızız.

Maşallah demenizi rica ediyorum bu yazıdan hemen sonra hastanelik olmayalım. Bu yazıyı hastalığı geçirip atlattığımız günlerden ileri bir tarihte otomatik yayınlanmak üzere yazıyorum enerjiye inanan bir anne olarak. Tüm yavruların yolu temiz enerjilere çıksın. Kötü bakışlar evrenin ışığında bizlere ulaşamadan yok olsun. Aslında yazmama gerek bile yok çünkü enerjimi zamanımı harcamak bile gereksiz belki… Ama yazıyorum, yazıyoruz işte çünkü bir bebeğin bile belki hayatına bir damla güzellik dokunur mu bu vesileyle diye umut ediyoruz. Yazıyorum çünkü tüm bebekler hepimizin…

Yazıyorum çünkü anneler başka bir şeylerin mümkün olduğunu görsün en azından doktora yapılan “ilaç yaz” baskısıyla aileye yapılan “ilaç kullan” baskısı ortada makul bir yerlerde buluşsun da yavrular azıcık daha az zehirlensin diliyorum. Çünkü luzum halinde gerçekten hayat kurtarabilen ilaçlar önceden zamansız kullanıldıysa asıl işe yarayacakları zaman etkisiz kalıyorlar biliyorum.

Başkalarını değil çocuklarınızı dinleyin. Ben hastayım ve ilaca ihtiyacım var noktasına onlar gelene kadar siz çoktan ağzına zehir sokuşturur olmayın. Bedenlerini onlar tanır bırakın ateşle, ağrıyla, sızıyla baş etmek istiyorsa etsin sınıra kadar gözlemleyin.

Bir birey hasta olduğunu kabul edip hastayım diyene kadar tıbben de sağlıklı kabul edilir unutmayın 😉

Bebeğiniz ebeveynlik şablonunuz, sezgileriniz kılavuzunuz olsun dilerim.

Aşk ve ışıkla

Okulsuz Aileler Ülke Çapında İlk Mini Toplantısını Yaptı :)

Ekran Alıntısı5

Başlık çok mu iddialı? Hiç değil 🙂 Ülke için küçük olabilir bizim için büyük adımdı 😉

BU-LUŞ-TUK! Giresuunn, Selçuukk, Urlaaa, Manisaaa, İstanbuull Anadolu, İstanbul Avrupaa <3 Ülke çapında ilk mini webinarımızı yaptık a dostlar.. Kendi başıma kalmayı göze almıştım nasıl da mutluyum şuan, ne de güzel oldu. Tanıştık, bir sürü şey paylaştık bir sürü şey konuştuk en önemlisi bir kere daha tazelendik galiba… Yavrular için bir adım daha attık benim çook önemsediğim.

Hangout fikri kitap tartışmalarımız arasında ortaya çıktı. İyi de oldu. Hepimiz ayrı ayrı yerlere düşmüş aileleriz. Yüzyüze tanışmamız gerçek hayatta gecikecek gibi. En azından sanal da olsa birbirimizin yüzünü görüp sesini duyalım ve fikir alışverişinde bulunalım, ne dersiniz? dedim. İyi ki demişim! Gerçekten tamamiyle yalnız başıma oturumu açıp kapatmayı göze alarak dedim bunu çünkü hepimizin malumu zaman zaman bazı şeyler için çok kalabalık kişiler konuşurken “haydin gari” deyip yürüdüğünüzde bir bakmışsınız ardınızda yanınızda kimse kalmamış. Oluyor bunlar.

Biz İstanbulda yüzyüze de görüşmüştük o hikaye şurada tıklayınız

Neden buluşmak isteriz o da şurada yazıyor 🙂

İşte bu yazılarda da var olan sebeplerle insan ülkenin her yerindeki tüm okulsuz aileleri bir görmek, konuşmak tanışmak çocuklarını tanıştırmak istiyor ama şartlar malum. Bunun üstesinden gelebilmek için teknolojinin nimetlerinden yararlanmaya karar verdik. İyi ki! Ve ilk webinar oturumumuzu gerçekleştirdik.

Tek kelimeyle harikaydı! Beklentimin çok çok üzerinde bir sevinç yaşadım ben kendi adıma.

Ülkenin pek güzel köşelerinden tatlı mı tatlı aileler düşünün aynı çemberde toplanmış <3 Tadından yenmez!
Üstelik yazıştığımız kişilerin sesini duyup yüzünü görme fırsatı da bulduk. Yeni kan demek bu… Taze umut…

“Yapabiliriz yaa” gazı da demek evet benim için, zaman zaman ihtiyac olmuyor değil, bir köşede durmalı “bunu da yaptık ki biz, hep birlikte her şeyi başarabiliriz”ler.

Dolayısıyla sosyal bir platform kendiliğinden oluşmaya başladı. Tamamiyle sivil, bağımsız, tek bağ çocuklarımıza olan sevgimiz ve geleceğe olan umudumuz.

Bu toplantıları tekrarlamayı da umuyoruz. Şu an için çok sık da değil çok seyrek de değil kararında bir aralıkla kimseyi de yormadan, çocuklarıyla geçirecekleri tüm zamanı da “okulsuz günü”ne ayırmalarını istemeden bir orta yol bulacağız. Hem hazırlık aşaması hem esnası biraz zaman alıyor ve zahmetli eğer dikkatli ilerlemek istiyorsanız. İlkini başarıyla gerçekleştirdik. Devamı neden olmasın.

Gün tadındaydı bu arada evet 🙂 Çok samimi, eğlenceli ve hoş sohbetli. İleride belki aynı ilde olanlar bir mekana toplanır bir kaç il yine görüntülü sohbet bile yaparız kim bilir. Hoş olmaz mı? 5 il düşünün 3er 5er ebeveynler toplanmış ve o beş il de ekranda <3 waauuww 🙂

Konuşmacı sayısı hiç bir zaman çok yükselmemeli sanki. Çok zaman gerekli yoksa. Ama başka ebeveynler de katılabilmeli izleyebilmeli.. Bu sebeple sonraki oturumlar için konuşmanın aynı zamanda diğer kişiler tarafından online izlenebilmesini de sağlamaya çalışacağım. Sanırım dün bunun için bir kanal kurup alt yapısını tamamladık. Aksilik çıkmazsa bir sonraki öyle olacak. Ve bu izleyenler yazılı yorum da yapabilecek ve bu da katılımı interaktif hale getirecek. Yani çok çok daha güzel şeyler bekliyor bizi <3

Böyle de heyecanlı bir yazı oldu işte bu. Eğer sizin de yüreğinizde “okulsuz eğitim mümkün” notu ilişikse, eğer siz de okulsuzsanız buradaki anketi yanıtlayarak Buradaki Okulsuz Eğitim Düşleyen Ebeveynler grubuna katılıp hayalleri gerçeğe taşıma yoluna düşten tuğlalarınızı bırakabilir, tatlı mı tatlı ailelerle tanışabilirsiniz.

Daha pek çok etkinlik gerçekleştireceğiz, buna inanıyorum.

Heyecanımız artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin 🙂 Daha ne diyeyim <3

16 Yaşındayım Ve Eğitim Sistemi Sağlığımı Mahvediyor

Nefes al…

Nefes ver…

Seni bir arada tutan bağlar kayboluyor birer birer.

Bedeninde olanları kontrol edemiyor sadece şaşkınlıkla neler olduğunu izlemekle yetiniyorsun. Nefes alışın hızlanıyor. Hislerin çok hassas, bedenin çırpınıyor. Bacaklarında karıncalanmalar dur durak bilmiyor. Her şey fazla yakın. Her şey çok gürültülü. Ve dayanamayıp kendini kapatıyorsun.

Panik atak geçiriyorsun.

Bu ruh sağlığı sorunlarıyla ilgili daha fazla farkındalık kazanmak üzerine bir makale değil ya da anksiyetemi mucizevi şekilde bitiren bir teknikten bahsetmiyorum. Bunlarla ilgili pek çok kitap var ve benim bu konuları asla anlatamayacağım kadar iyi anlatıyorlar.

Bu eğitim sisteminin gençlerimizin hayatını nasıl mahvettiğini anlatan bir makale.

Kimse bunu söyleyen eğitimcileri dinlemiyor, belki beni birileri duyar.

Benim adım Orli ve 16 yaşındayım. Daha küçükken, yetişkin rolü yaptığım oyunları oynamayı severdim. 16 yaşında olduğumu hayal etmekten hoşlanırdım. Yatağa girerken büyüdüğümü ve kendi paramı kazanıp onu peri kanatlarına harcayacağımı düşlerdim. (yetişkinlerin peri prensesler gibi giyinmediğini farketmek benim için sarsıcıydı)

b495973c-aad0-4008-8a91-f4a3358a1ec1-2060x1236

Ben böyle olacağını hayal etmemiştim. Ortaokula geldiğimde bir şok daha yaşayacaktım. Sistemin etkilerini öğrenmiştim.

YA AYAK UYDUR VE BAŞARILI OL YA DA BAŞARISIZ!

Birdenbire bugüne dek bütün okul projelerinde bana başarı getiren yaratıcılığım artık kabul görmez olmuştu. Bunun yerine olguları, formülleri ve istatistikleri ezberlemek zorundaydım. İşte o an, geleceğimin sınavlara bağlı kriterlerin üzerine kurulduğunu öğrendiğim andı. İşte o an, panik atak geçirmeye başladım. Başarısız olma fikrinin getirdiği dehşet hali beni neredeyse bütün deneme sınavlarımda yerimde duramaz hale getirmişti.

Eğitim sistemimiz hatalı. Ve bu gençlerin, hiç bir yaşta hiç kimsenin haketmediği türden bir baskı yaşamasına sebep oluyor. 2007de Unicef’in yaptığı, 21 gelişmiş ülkedeki çocukların refahını ölçen değerlendirmelerde ülkemiz sonunca.

Sistem insanlara en iyi hallerinin bile yeterince iyi olmadığını öğretiyor. Sürekli daha çok çalışmamız, sürekli daha fazla denememiz gerektiğini empoze ediyor. Böylelikle sonuçlar hiç bir zaman yeterince iyi olmuyor ve başarısız oluyoruz. Başarı geçmiş bir günde size verilen kriteleri ne kadar iyi hatırladığınızla ölçülüyor.

Bir sınav kurulunun başarı tanımını çocukların sağlığının önünde tutmamızı ne haklı çıkarabilir? Bir kişinin hedefleyeceği en mühim kazanç kendi bedeninde rahat olmak, bilgiyle güvenli bir hayat sürebilmek ve başarıyı kendi koşullarına göre tanımlamak olmalı.

Gelecek yıl hükümetin değiştireceği değerlendirme sistemiyle notların harflerden sayılara geçişi değişecek tek şey olmayacak. Pek çok modül yerine tek sınav getirilmesi artık öğrencilerin sadece tek şansı olacak demek. Bir set cevap başarı ve başarısızlık arasındakı farkı belirleyecek.

Henüz 16 yaşında, kendi hayatlarımızı şekillendirecek kararlar vermek için yeterince sorumlu kabul edilmemiz nasıl mantıklı olabilir? Sistemle ilgili bu kararları alanları seçme, oy verme hakkımız bile yokken üstelik.

Gelecek neslin iyi eğitildiğinden emin olmanın yolu hayatlarını sınav kağıtlarıyla doldurmak değil. Bu onlara nefes aldırarak olur, rahatça yaratıcılıklarını ortaya koymalarına yardımcı olarak ve zengin bir öğrenme ortamı sunarak. Eğitim sistemimiz kırılmış bir genç yetişkin nesil yetiştiriyor. Ardlarında bir anahtarla açılmış bir yara ve uygunsuz oldukları varsayılmış bir genç nesil. Sistem asla insiyatif alabilecek ve yeni şeyler keşfedecek kadar cesur olamayacak genç insanlar yetiştiriyor. Çünkü onlara başarıya ulaşabilmek için sadece tek yol olduğu öğretiliyor.

Dönüp panik ataklarıma baktığımda; katı bir başarı tanımı yapan bir grup politikacının bunu bana yapmasına izin verdiğimi görüyorum. Hiç bir şey sağlığınızı riske atacağınız kadar değerli değil, henüz 16 yaşında size yeterince iyi olup olmadığınızı söyleyecek bir parça kağıt da!

Eğer bu makaleyle empati kuran bir gençsen sana orada bir yerde bizden daha fazlası olduğunu söylemek istiyorum. Ve durum daha iyi olacak. Politikacılaraysa mesajım basit: Eğer ülkenin gelecek nesillerinin hasar bırakan endişelerden ve sistem tarafından yerleştirilmiş başarısızlık korkusundan kurtulmasını istiyorsanız bunu yapmak elinizde.

Sonuç olarak hala özlediğim beş yaşım gibi ağlamaklı bir sesle söylediğim üç kelimem var:

BU ADİL DEĞİL.