Şükredenlere selam olsun!

SİNİRLENMEK VEYA MÜTEŞEKKİR OLMAK!
SEÇİMİM HANGİSİ OLACAK?

Şimdi kaldığım yerde tek başımayım, kahvaltımı hazırlamak için sabah saatlerinde mutfakta çalışıyorum; iki elim ıslak. Gözüm kaşınmaya başladı. Aldırış etmeyeyim, elimdeki işimi bitireyim istedim ve işime devam ettim. Kaşınma arttı, dayanılmaz hale geldi.

Sinirlendim, içimden geçen şuydu; “Şimdi sırası mı, ellerim ıslak, gözümde gözlük, var. Önce ellerimi kurulayacağım, sonra gözlüğümü çıkaracağım, sonra da gözlerimi ovuşturacağım. Bir sürü iş. Ve o sırada tavada pişmekte olan yumurtanın muhtemelen altı yanacak.”

Ve itiraf edeyim, hem bunlar aklımdan geçti, hem de, “Aksilikler zaten beni bulur!” duygusunu yaşadım.

Bir hışımla ellerimdekileri bıraktım, ellerimi kuruladım, gözlüğümü çıkardım ve gözlerimi ovuşturmaya başladım.

Off, ne tatlı kaşınıyordu. Ovuşturdum, ovuşturdukça tadına vardım, tadına vardıkça ovuşturdum! Yavaş yavaş tadını çıkara çıkara ovuşturmaya devam ettim. Bitti! Artık kaşınmıyordu.

Gözlüğümü takarken bir uyanış yaşadım. Olduğum yerde durakaldım. Yumurtanın altını kapattım ve hemen bir köşeye çöktüm.

Öfke gitmiş onun yerine içimi derin bir şükür duygusu kaplamıştı. Gözlerimi kapadım. Bütün kalbimle kaşınan gözlerim olduğu için şükrettim. Kaşınan gözlerimi ovuşturacak ellerim olduğu için hamt ettim.

Gözlerim ve ellerim sağlam ve çalışır durumdayken ne için gerginleşip hırçınlaştığımı düşününce utandım, içten içe derinden mahcup oldum! Sessizce tekrar tekrar özür diledim.

Bütün bunların hemen farkına varabilmem ise beni mutlu etti; kendimi sessizce kutladım. Gözlerimi kapatarak, şükran duygusu içinde iç dünyamda bir süre yolculuk yaptım.

Altı tutmuş yumurtamı yerken huzurlu, sakin ve mutluydum.

***

Düşündüm; anne – babalar bir işin tam ortasındayken çocuklarının birinin davranışı nedeniyle ortaya çıkan acil durumla uğraşırken neler hissediyorlar? Stresli, sinirli ve gerginler mi, yoksa o anda şükür duygusu yaşayabiliyorlar mı?

Evlatlarımız hiç umulmadık zamanlarda bize zahmet yaşatacaklar; bundan hiç ama hiç kuşkumuz olmasın! İşte böyle zamanlarda, “İyi ki varlar, onlar için yapılan zahmetler hayatıma anlam katıyor!” mu, diyeceğiz? Yoksa, bütün günü söylenerek şikayet ederek mi geçireceğiz?
***

Sinirlenip şikayet etmek veya müteşekkir olmak.

Seçim bizim.

Şükredenlere selam olsun!

Doğan Cüceloğlu

Steve Jobs çocuklarının iPad kullanmasına neden izin vermiyordu?

Bu sabah güzel bir çeviriye rastladım. Konu çocuklar ve teknoloji…

Bizim evimizde televizyon yok. Ben yaklaşık iki yıldır telefon kullanmıyorum. Soner de telefon kullanımını oldukça azalttı. Şuan minik cadı ve dapi uyurken yazabiliyorum bu yazıyı, çünkü onlar uyanıkken bilgisayarla temas etmeyi ben de sevmiyorum onlar da. Üstelik henüz 6 aylık bile olsa bunu gayet net ifade edebiliyor minik boklu, dapi zaten az modem parçalamadı, ne telefonlar yedi 🙂 İstemiyorlar onlar bana bakarken başka bir yere bakmamı, haklı olarak… Onlardan zaman çalmayı ben de istemem.

Bebeğimiz 6 aylık olmasına rağmen o konuşurken ekrana bakmamızı değil onu dinlememizi istiyor. Çocuklar teknolojiyle yakınlaşana kadar onlarla sizin gözgöze gelmenizi istiyor. Ve muhtemelen teknolojiyle tanıştıklarında henüz zaman yönetimini ve kullanım amaçlarını tam öğrenememişlerse bu artık ekranlarla gözgöze gelmek ve bunu iletişim yerine koymak anlamına geliyor diye düşünüyorum ben. Bununla ilgili bilimsel verim olmasa da gözlemim bu. Bunu başarıp çocuğu daha 5 yaşındayken teknolojiyle olması gereken şey için ve olması gerektiği kadar haşır neşir olmaya örnek olabilmiş anne babalar var tanıdığım ama çoğunun bunu başaramayıp çocuklarını önce teknolojiye teslim edip sonra kurtarmak için çırpındığını görüyorum.

Bu noktaya gelmemek için Steve Jobs bile temkinliymiş mesela… Ben neden olmayayım? Göz göze olmak benim de arzumsa neden çocuğumdan bunu çalayım? Biz çocuğumuza teknolojiyi yasaklama veya kısıtlama gibi şeyleri de doğru bulmuyoruz. Ambargo koyularak da çözülecek şey değil bu. Doğru ilişkiyi önce biz kurmaya çalışıyoruz teknolojiyle. Önce biz ona teslim olmuyoruz. Çocuğumuz da elbet halihazırda görerek tanıştığı teknolojiye bir gün dokunmak isteyecek, işte o an ona teslim olmaması için işe kendimizden başladık biz. Teknoloji ve çocuk konusunda soru işaretleriniz varsa bakınız Apple’ın kurucusu o ipad-iphone vs nin babası  Steve Jobs un tavrı neymiş ve bu tavır neden?

***

Nick Bilton‘un New York Times’ta yayınladığı yazıda Steve Jobs‘a “Herhalde çocuklarınız iPad’e bayılıyordur?” diye soruyor. Jobs da şöyle cevaplıyor: “Çocuklarım iPad kullanmıyor. Onlara evde ne kadar teknolojiyi kullanacakları konusunda sınır koyuyoruz.”

Özellikle Silikon Vadisi’nde mühendisler ve teknoloji yöneticileri, çocuklarını teknolojinin zararlarından korumaya fazlasıyla dikkat ediyorlar. Hatta çocuklarını, Los Altos’taki Waldorf Okulları gibi teknolojinin olmadığı yerlere gönderiyorlar.

children-ipod-technology-iphone-internet-2926901

3D Robotik’in CEO’su ve beş çocuk babası Chris Anderson‘un Times’ta vurgulanan bir alıntısı var. Teknoloji sektöründe çalışanların çocuklarını teknolojinin zararlarından neden korumaya çalıştığını anlatıyor: “Çocuklarım, arkadaşlarının hiçbirinde böyle kuralların olmadığını söyleyerek beni ve eşimi teknoloji konusunda fazla endişeli ve kuralcı olmakla suçluyorlar. İlk elden teknolojinin zararlarını gördüğümüz için kurallar koyuyoruz. Kendimdeki etkilerini gördüm ve çocuklarımda bu zararları görmek istemiyorum.”

Çocuklar erken yaşlarda teknolojiye kancayı taktıkları zaman hayal, yaratıcılık ve merak yoksunluğu ile yetişiyorlar. Bu da iPhone’lara ve diğer teknolojilere olan şimdiki bağımlılığımızın göstergesi. Son kuşak içindeki bizler dışarıda oynuyorduk çünkü bizim çocukluğumuzda akıllı telefonlar ve dizüstü bilgisayarlar yok sayılırdı. Google’da aramanın aksine bilgiye kütüphanelerdeki ansiklopedilerden, kitaplardan arayarak erişiyorduk. İnsanlarla el hareketleri ve göz temasları ile sosyalleşiyorduk.

çocuklar,sokak,oyun

Farklı şekillerde öğrenme yolları, çok yönlü bireysel gelişmemize yardımcı oldu. Bu yüzden, tüm gün “Candy Crush” oynayan ve Snapchat’te takılan çocuklarımızın yeteneği ve hayal gücü köreldiği için; eğer ellerinden akıllı telefonları almazsak bu sefer sağlıklarının da bozulacağını bildiğimiz için daha fazla endişe etmeliyiz. Sanırım, Steve Jobs da çocuklarını göz önüne alarak aldığı kararda bu yüzden haklıydı.

O zaman bir sonraki zamana çocuklarınızın ne sıklıkta teknolojiyi kullanacağını sınırlayabilirsiniz. Bilgisayar başında geçirecekleri vakitleri onlarla birlikte doğaya gidip, oyun oynayarak ve konuşarak geçirebilirsiniz. Büyük ihtimalle bundan hoşlanmayacaklar ama daha sonra size teşekkür edecekler!

Kaynak: Off Grid Quest ve çeviri için Gaia’ya teşekkürler.

Bebek ziyaretinde dikkat etmen gerekenler! Biz? Hayır, henüz misafir kabul etmiyoruz

Kimse kimseyi kırmak incitmek üzmek istemez. Ben istemem, sen ister misin?

Sanırım istemezsin. Ama iş kırılmaya gelince herkes kırılmalara yer arar durumda.

Bu kadar kolay kırılan hatta kırılmak için sebep arayan insanın arasında yaşamak mayın tarlasında yürümekten zorsa sevgili dünyalı dostum biz kimseyi bilerek incitmeden ama “off! ya kırılırsa?” diye de sürekli kendimizi kısıtlamadan yaşamayı öğrenmeliyiz diyorum ben. İşte bu yazı da öyle bir demde yazıldı, kırılmaya müsait olduğun anınsa okuma üzerine alınabilirsin, ha alın da zaten ama kırılma 🙂

Az sonra okuyacakların benim kendim ve bebeğim için hislerimi içerir. Bu herkes için böyle değildir ve benim eşim dostum dikkate alsa kafi ammaa sen de birilerinin eşi dostuysan ve onların da evinde hayata yeni merhaba demiş bir can ve hele de ona uyum sağlamaya çalışan evin kadrolu meleği kedi köpekler varsa istersen sen de bir düşün bunlar üzerinde olur mu <3

EVE YENİ BİR CAN GELDİĞİNDE

Kaç ayaklı olduğu farketmeksizin eve yeni bir üye geldiğinde evdeki diğer “çocuklar”a alışma süresi tanımak gerekir. Bu aşamadan geçmiş olanlar bilir ki her birinin karakteri ve verdikleri tepkiler ayrı. Hepsi kendi süreçlerini tamamlamak için zamana ihtiyaç duyar. İşte bu zaman içerisinde onları ekstra travmalardan mümkün olduğunca korumak gerekir zira zaten eve gelen bebek yeterli bir travmadır.

YENİ BEBEKLİ EVE ÇAĞIRILMADIKÇA GİTME

Ben hala misafir kabul etmiyorum mesela. İlk sebebim bebeğin hayata adaptasyonunun tam manasıyla sağlanıp kendini güvende hissettiğine, bağışıklığının oluşmaya başladığına emin olana dek yabancıyla teması ve kafa karışıklığı yaşamasının önlenmesine yardımcı olmaktı. Bizim bebeğimiz üç haftada özgüvenini geliştirmeye başladığının güvende hissettiğinin sinyallerini verdi ve büyükanne ve büyükbabalarıyla bile ilk kez o zaman tanıştı. İkinci ve çok önemli sebebim evdeki çocukların yani abi ve ablanın bebeğe adaptasyon sürecinin travmatize olmadan soft bir geçişle sağlanmasıydı. Hala bu süreç üzerinde çalışıyoruz. Benim çocuklarım beklediğimizden daha hassas ve üstüne beklenenden daha kıskanç çıktılar bebek konusunda. Bir yabancının etrafta varlığı, apartmanda yürümesi bile tedirgin ediyor dapi ve dojoyu. Dapi çok hassas bebek konusunda ve hemen strese giriyor babamız bile yaklaşınca hala. Ve üçüncü sebebim de doğum sonrası benim tamamen kendimi toparlamış ve iyi hissediyor olacağım zamana kadar yalnız kalmak istememdi. Çünkü herhangi bir stres hem anne aracılığıyla bebeği etkiliyor hem süt kalitesini ve miktarını düşürüyor hem de karı koca arasındaki o dönemde zaten hassas olan ilişkiyi etkileyebiliyor bunu biliyordum. Ve önledik, bu sorunların hiç birini yaşamadık şükür. Dapinin hassasiyeti devam ettiği sürece de misafir kabul etmeyeceğim eve mesela ve hayır diyebilmeyi seviyorum.

SANA SORULMADIKÇA TAVSİYE VERME

Aman da aman anne de olmuş! diye başlayıp tavsiyelerle devam ediyor genelde özellikle kadın kadına konuşmalar. “ben böyle büyüttüm şöyle uyuttum böyle yedirdim” sorduk mu arkadaşım? sormadıysak söyleme <3 Lohusa kadının hiç aklında olmayan kötü şeyleri sokuyorsun mesela o anlattığın korkunç hikayelerle! Yapma bunu, ne gerek var? Bırak toz pembe devam etsin bebeğine bakmaya… Kötü şeyler herkesin başına gelecek değil ya? Hem olacağı varsa olacaktır oturup karalar mı bağlayalım hepimiz ihtimaller üzerinden? Derdin ne ki ha? “Ayy ben böyle yaptım pek güzel oldu” oldu da benim bebeğime mi oldu? Benim bebeğimi büyüttün mü hiç sen? Hayır! Eee? Her bebek başka, her anne ayrı… Tavsiyeni ben sormadıkça lütfen kendine sakla.

Sütün yetiyor mu? gibi sorulara falan zaten girme! Hele “ay dur bi bakayım sütün var mı” diye kadının memesini sıkmaya çalışmak falan, aman diyim! Bana mesela yapsan kafa göz dalabilirim aklında olsun. Sonra “ay bu bebek zayıf kalmış mama mı versen” falan da deme yazık o lohusaya yazık! Sana ne elin bebeğinin kilosundan, bebek doktoru musun sen?

“aa ağlıyo bu çocuk, aranıyo, elini emiyo aç bu aç ondan ağlıyo”

“daha yeni besledim”

“ayy ama yazık demekki süt gelmemiş aç bu çocuk aç”

“git burdan çık evimden yürü gittt! kışşttt!” (diyemedim ya la 🙂 ile en az bir kez karşılaşıyor galiba her anne)

benim bebeğimin niye ağladığını benden iyi bilemezsin, ters anıma denk gelir terslenirsin, söylemedi deme 😉

ZAMAN GELDİ EVE ÇAĞIRILDIN, İYİ BİR MİSAFİR OL BEBEĞE DOKUNMA

Evet evet doğru duydun… Lütfen bebeğime dokunma!

Bizim ülkemizdemi böyle yoksa bütün dünyadaki zavallı bebekler mi muzdarip bundan bilemem ama ne bu bebeklerin bizden çektiği! Bir sarılma bir koklama merakı var hepimizde… Ama işte işler öyle olmuyor. Hiç bir annenin “ohh misafirler gelsin de bebeği bir öpsün koklasın kucağına alsın” diye gözü yolda beklediğini sanmam. Ama kırmak istememe durumuyla söylenemiyor işte. 21günlük çocuğumu bile ellediklerinde, kendi annem bile ellediğinde tüylerim diken diken tırnaklarımı çıkartmamak için kendimi zor tuttum. Tuttum tutmasına da içimdeki fırtınayı sen bir bilsen… İçim hoplasa da aklım rahattı en azından sonuçta “misafir” bile değil içerdekiler hepsi aileden büyükanne büyükbaba hala kuzen… Herkes sağlıklı ve temiz ve bebek 3 haftalık tehlike daha küçük buna eminsin ama yine de durmuyor yürek. Aynı gün içinde 2şer saat arayla kıyafetlerini değiştirdim bebeğin dışarıdan geldikleri kıyafetlerle temas ettiği için ve sürekli ellerini öptükleri için devamlı ellerini sildim. Kırılmasınlar diye bir şey demedim ama aileden olmayan birisi öpse elini bebeğimin gerçekten kıyameti koparırım.

BEBEKLERİN ELLERİNİ ÖPME!

E elini de mi öpmıyah! Evet öpmıyah! Aa bak yüzünü değil elini öptüm diye masum bir şey yaptığımızı zannediyoruz ama çok büyük tehlike bu… Bil bunu ve yapma lütfen! Bebekler mütemadiyen ellerini ağızlarına götürürler hiç farketmedin mi bunu? Yani bebeğin elini öpmekle ağzına tükürmek arasında pek fark yok emin ol. Iyyy! İğrenç dimi! İğrenç ama yapıyosuuun? Yapma.. Öpme bebeklerin ellerini!

LÜTFEN SESSİZ OL, GÜNE GELMİŞ GİBİ KAPTIRMA KENDİNİ

Utandın değil mi? Utan 🙂 Sen de iki hemcinsini görünce iki lafın belini kırmadan duramayanlardansıınn 🙂 Ama bebekli evde yapma bunu olur mu? “Ama benimle annesi babası da güldü” gülerler, misafirsin sen. Aklında olsun bu yazık o bebeğe daha duyuları çok hassas, üstelik yüksek ses beyin için zararlı.

Çay da içmeyi ver mesela bu arada ne olur ki? “ama lohusaya yaptırmadık zaten biz yaptık” hayır içmesen ne olur? Hiç düşündün mü o lohusanın “ben yapamıyorum size hizmet ettiriyorum” diye üzülüp strese girebileceğini?

SOR, SEVGİLİ ANNE SEVGİLİ BABA SİZİN İÇİN YAPABİLECEĞİM BİR ŞEY VAR MI?

Sor evet ama sormadan da iyilik olsun diye aklına eseni yapma.. Mesela temizlik yapıyorum diye insanların özelini ihmal etme, dikkat et buna. Veya belki o anne baba evlerinde başkasının dolaşmasından hoşlanmıyor da olabilir bu durumda dolaşmamak yardımdır sanki 🙂 Sor, konuş öyle hareket et başkasının evinin içinde aman bu hasta yapamaz şimdi diye öyle kafana göre takılma 😉

KÜÇÜK ÇOCUĞUN VARSA GETİRME LÜTFEN

Doğru duydun küçük çocuğunu bebekli eve getirme lütfen. Bağışıklık açısından önemli. Aşılanmış olan çocuklar haftalarca diğer herkesi tehlikeye sokar bunu aklından çıkarma. Bazen kendisi hafif atlatan çocukların başka çocukları daha fazla hasta etmesi de olası ihtimal çünkü okulda kreşte parkta pek çok hastalık etkenine maruz kalıyorlar. Üstelik onları uzun süre sabit ve sessiz tutmak da onlara eziyet hem de zor. Lohusa kadını da düşünmeli 😉

KENDİN AŞILANDIYSAN HAMİLELERE VE BEBEKLERE YAKLAŞMA, LÜTFEN

Dediğim gibi aşılama yapılmış kişiler kendileri hasta değilken başkalarını hasta edebilir. Özellikle bağışıklığı düşük ve risk grubundaki herkesten sakın kendini. Özellikle de bebeklerden.

KIRILMA

En önemlisi de bu, kırılma. Sen bana gelmek için sorduğunda seni reddedebilirim. Kırılma. Kendimi ve bebeklerimi düşünmek zorundayım. Seni ağırlamaya hazır olduğumuzda zaten çağıracağız, biraz sabret. Ve lütfen geldiğinde uzun kalma. Benden sana hizmet etmemi bekleme. Hatta sohbet etmemi bile bekleme, onu bile yapamayacak kadar çocuklarımla meşgul olabilirim. Ve öyle bir an gelir ki odama çekilmek de isteyebilir hatta senden şimdi gidip sonra gelmeni de rica edebilirim. Bunlar sadece o an için öyle gerektiğindendir. KIRILMA <3

Unutma karşındaki bir kedi bir köpek kadar “hayvan”… Yeni doğum yapmış bir kedi nasıl sakınırsa yavrusunu, nasıl kuytu köşe sessizlik arar yalnız kalmak isterse ve nasıl doğalsa dürüstse tırnaklarını çıkarırken, işte ben de öyleyim. Sadece bir hayvanım ben de, unutma…

"Ben PUPPP yenmiş kadınım oğlum!" Dedirtir bu hastalık; Gebelik Ürtikeri

Temsili Fotograf
Temsili Fotograf

“PUPPP HASTALIĞI

PUPPP ( Pruritic Urticarial Papules and Plaques of Pregnancy) gebelikte papül ve plak şeklinde kırmızı ve kabarık lezyonlarla seyreden gebeliğe özgü kaşıntılı bir hastalıktır. Gecikmiş bir aşırı duyarlık reaksiyonu olup iltihabi bir reaksiyon olarak düşünülmektedir. Bebekten anneye geçen hücrelerin cilde yerleşerek kaşıntıya neden olduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca gebelikte artan östrojen ve progesteron hormonlarının da bu iltihabi reaksiyonu tetikleyebileceği ileri sürülmektedir. ”

300 gebede bir görülen bu hastalık bana rastgelmese şaşardın zaten değil mi dünyalı dostum 🙂 Valla ben de şaşardım 🙂

Anlatacaklarım komedili korku filmi tadında ve tamamen gerçek. Ama sen gülmeden oku ki başına gelmesin. Çok zor çok!

Bu hastalığın eenn talihsiz yanı tedavisi yok! Hani varsa sende sıçtın o kadar söylerim… Benden tavsiye hiiç doktor doktor gezme her önüne geleni deneme ki benim gibi “hayat artık hep mi böyle geçecek danrıımm hiç mi çaresi yoookkk!” diye ağlama oturup. Moralin bozulmasın. Ama şuna emin ol geçiyor 🙂

Ben ki gerçekten güçlü kadınım, belimi sakatladım yatalak oldum neredeyse 9 ay ama tek ağrı kesici almadım, onca migreni sinüziti ilaçsız yendim kurtuldum onlardan astımı alerjiyi her türlü sıkıntıyı alt ettim ağlamadan hatta anestezisiz dikiş atıldı gık çıkarmadım da bu meret hüngür hüngür ağlattı beni. Sen düşün nasıl bir bela.

Bazı vakalar doğumdan aylar önce başlıyormuş, (ahh benim canlarım o gebeleri kocaları çocukları kutsasın el üstünde tutsun yemin ederim kahraman onlar!) benimki hamilelikten itibaren arada tek tük kızarıklık falan yapsa da asıl doğumla tetiklendi. Okuduğum yabancı kaynaklar bünyes  hassas ve alerjik kadınlarda bu hassasiyeti en çok stresin bir anda ortaya çıkarttığını yazıyor. O konuda şanslıydım ben kocam sayesinde stressiz pamuk gibi bir gebelik geçirdim. Ama doğumun hemen sonrası bir anda hortladı ve tam 1,5 hafta benim canıma okudu bu PUPPP! Ama 1,5 haftada çözüp yendik kocamla şükür ki! Mutluyum gururluyum 🙂 5-6 hafta çekenleri duydum hatta aylar diyenler var 🙁

Öyle bir kaşıntı ve deri altı acısı ki bu tarifsiz! Üstelik sulanan minik kabarcıklar da oluyor yer yer ve acıyorlar. Alerjik bir durum olduğundan kızarıklık, bölgede aşırı ısınma ve şişlik de oluyor. Isı arttıkça kaşıntı kaşıntı arttıkça acı artıyor. Kaşıdıkça yırtılıyor kanıyor yara oluyor. Benim avuç içlerimde bile çıktı 🙁 Ki bu çok nadirmiş ve gerçekten çookk acı veriyor o bölgede.

Kendi deneyimlerim sonrası size şunları önerebilirim dilerim fayda görürsünüz

*** Sıcaktan uzak durun. Kesinlikle sıcak kaşıntıyı tetikliyor.

*** Sıcak suyla duş almayın. Ilıktan daha soğuk su kullanın hatta dayanabildiğiniz kadar.

*** Şampuan vs kimyasal içeriklilerden uzak durun. (ben zaten uzun zamandır bir no-poo yum 🙂 )

*** Türk kaynakların çoğunda nemlendirici krem kullanın falan yazıyor. Hiç faydalı olmaz aksine izin verin olabildiğince çabuk kurusunlar bence çünkü kurudukça acı ve kaşıntı azalıyor. Kızarıklıklar geçmeye yakın cildiniz çok kurursa o zaman doğal içerikli ürünlerle nemlendirin biz öyle yaptık iyi geldi.

*** Bu bilgi türkçe kaynaklarda yok, kadın erkek genç yaşlı okuyan her kimsen kenara not et! yakınına falan lazım olabilir! Biz bu bilgiye ulaşana kadar çektik çünkü, başkası çekmesin yazık 🙁 ÇAM KATRANI SABUNU! Doğal ve safını bulup bu sabunla döküntüleri günde bir kaç kez yıkıyorsun. Kurutabilir cildini, bırak kurutsun. Bana iyi geldi, dilerim fayda görürsün.

*** Bu bilgi de yine türkçe kaynaklarda yok bunu da not et, KARAHİNDİBA KÖKÜ ÇAYI! doktoruna danışmadan içme. İç derse iç içemezsen döküntülere onunla pansuman yap. Biz bundan da fayda gördük.

İlaç kullanmanı söyleyene aldırma Puppp ilaçla geçmiyor. İlaçlar da semptomlara yönelik zaten.

Geceleri daha da artıyor kaşıntı, bu bilgi altın değerinde ve kesinlikle uygulamalısın *** YATARKEN ELLERİNE ÇORAP GEÇİR 😉 *** Tırnakların da her daim kısa olsun.

Ben yırtıyordum cildimi resmen hem de neredeyse yok denecek kadar kısa kestiğim halde.

Ben çektim de benimle kocam da çekti yazık 🙁 Neyse ki kurtulduk. En büyük yardımcım desteğim o oldu benim <3 Bu yazıyı webte arama yapan beyler de okur muhtemelen. Karılarınıza kızmayın sakın sanmayın abartıyor 🙁 “yok lohusa” bu yok “azıcık kaşıntı” “vay efendim bu neyin nazı” demeyin valla çok acıyo çok kaşınıyo ya 🙁

Velhasıl biz böyle yendik bu puppp denen sinsi canavarı. 40 gün oldu hala daha ara ara kızarıklıklar ve kaşıntılar oluyor özellikle sıcaklık artınca ama ne yapacağınızı bilince çok fazla kalamıyor 😉

Şimdiden geçmiş gitmiş olsun. Lütfeenn lütfennn moralini bozma üzülme geçmeyecekmiş gibi gelse de üzülme geçiyor, valla 😉 <3

******* Yulaf kepeği de iyi geliyor diye bilgi aldık ama onu denemeden yendik biz o da aklınızda ola.

"Aman bebeği yan yatırdın dimi?" HAYIR! YATIRMADIM!

Biz millet olarak her bilgiyi bir başkasına sanki kulaktan kulağa oynar gibi iletiyoruz sevgili dünyalı dostum.

Bugün belki senin de kulağına yanlış gelmiş olan bu HAYAT KURTARAN noktayı vurgulayacağım etrafındaki tüm bebeklerin hatrına.

Bebeğimiz olduğunu öğrenen herkes elinde avucunda heybesinde ne kadar tavsiye varsa onu sayıp döküyor sağolsun, iyi niyetle! Ama ben doğrusunu biliyor olmasam eğer benim çocuğumun ölümüne neden olabilecek tavsiyeleri kanımı donduruyor.

“Biliyorsundur sen ama, bebeği yan yatırdın dimi?”

En çok bunu duyduğumda şok oluyorum ve bugüne dek gerçekten doğrusunu ifade edene hiç rastlamadım yakalasam öpeceğim!

Bebek yan yatırılmaz arkadaşım! Bebek sırt üstü yatırılır! Başı yan olmalıdır. Ki zaten bebeklerin başlarının arkası kafalarını düz tutmalarını engelleyecek bir şekle sahiptir. Yastıksız yeterli sertlikte ve düz zeminde bebek başı zaten uyur uyumaz yana düşer bu da onun kusması halinde hemen ağızdan tahliyesini sağlar dolayısıyla da ciğerlere kaçma denilen o aspirasyon riski en aza inmiş olur. Yatağının baş kısmını da ayaklardan bir miktar yükseltip (30-45derece kadar) reflüsünü de en aza indirirseniz zaten uyurken kusması da olmayacaktır. (bebekler emdiklerinin fazlasını emzirmenin hemen sonrası çıkartırlar bu normaldir kusma sayılmaz. simdirilmemiş süt şeklinde bir içerik olacaktır zaten bu ve endişe gerektirmez kim ne derse desin “üşütmüşsün, sütün acıymış, vay efendim sütün yaramıyormuş, çocuğun midesi hastalanmış, yediklerin bebeğe dokunmuş” vs bunlara kulak asmayın illa ki aklınıza takılırsa fısıltı gazetesini kenara bırakıp bir uzmana danışın)

Her hangi bir sağlık sorunu sebebiyle özel bir pozisyon verilmesi gerekmeyen bebekler için en uygunu sırt üstü yatmaktır! Yüzbinlerce kez yazabilirim bunu ardarda! Çünkü biliyorum ki bu hayat kurtarıcı bir bilgi. Ani bebek ölüm sendromu dediğimiz bir şey var çünkü çevremizde dolaşıp konacak omuz arayan ki evlerden ırak ola!

Her şeyin en doğal duruşu en rahat ettiğidir ve bebeklerin uyku pozisyonu da buna dahildir! İzin verin organik duruşlarında uyusunlar!

Peki bu bebekler hiç mi yan yatmayacak?

Kendisi dönüp pozisyon seçmeye başlayana kadar evet yan yatmayacak. İzin ver çocuğa sevgili dünyalı, bırak doğası ne gerektiriyorsa o olsun. Derin uykuya geçen bebeğin tüm kasları gevşediğinde yan yatırdığın bebek yüzüstü düşüp kendini boğabilir bunu biliyor muydun? Akciğerlerine kaçırmasını istemediğin o mide içeriği (kusmuk) yüzüstü çook daha tehlikeli olacak bunu da bilmelisin.

Yüz üstü yatırmayalım mı?

Yüz üstü yatırırken kontrollü olmakta fayda var ve bunu bebek uyanıkken yapmak gerek. Banyo sonrası masajlarımızda mesela sırt masajı esnasında yüzüstü yatacak çok da keyif alacaktır üstelik 🙂 Veya zaman zaman yatağında yüzüstü olmak ona keyif verecektir özellikle gaz çıkartmakta zorlandığı dönemlerde bazı bebekler bu pozisyonda daha rahat olabilir ama yine uyanık olmalı ve bir gözümüz sürekli üzerinde olmalı. Yatağında yüzünü gömebileceği yumuşak battaniye yastık oyuncak örtü vs bulunmamalı üstelik.

Bunlara dikkat etmelisin sevgili dünyalı dostum. Sadece kendi bebeğin değil etrafındaki bütün bebekler için bunu gözlemlemeli ve ebeveyni uyarmalısın. Sana uzaylı gibi bakabilirler çünkü bu ülkede malesef “aman yan yatsın haa” diyen doktorlar varmış ben duydukça şok geçiriyorum. Üstüne bir de “master degree anneler” dediğim güruh var ki insanı candan bezdirir “ben yan yatırıp üç beş on çocuk büyüttüm bak bişi olmadı” böyle diyenlere Cem Yılmaz belirip “olmuş mu? olmamış!” desin istiyorum! Bir yenidoğan yoğun bakım hemşiresi, bir kadın ve bir anne olarak söylüyorum bu ülkede “epimiz allaa emanet yaşıyoz bea” kesin bilgidir, yayalım! 

Kimsenin ne dediği ve diyeceği önemsiz, iç güdülerini dinle! Sezgilerine güven ve bebeğin kendi kendine dönmeye başlamadan önce doğal yapısını düşün. Bıraktığında bebeği nasıl kalacağını, doğada var oluşu itibariyle olması gereken pozisyonu düşün. KAlbine güveniyorum, yol ver aksın ve doğruyu kendi bulsun. İzin ver dünyalı kardeşim bebekler kendileri dönüp pozisyon almaya başlayana kadar sırt üstü ve başları yan huzurla uyusun! Öyle olması gerekmese öyle var olmazlardı, doğanın bir bildiği olmalı <3

Uyanıkken zaman zaman başka pozisyonlar makul olsa da UYURKEN HER ZAMAN SIRT ÜSTÜ OLMALI bebek kendisi dönmeye başlayana kadar. Dönmeye başladıktan sonrası için de mümkün mertebe sırt üstü devam etmeli sürecimiz.

Uykuyla ilgili başka başka önemli konular da var da başka yazının konusu olsunlar.

Sevginin sıcağı ve ışığın gücüyle seni selamlar kucaklar güzel kalbinden öperim

1BaşkaAnne <3

Yasemin

Neden okulsuz eğitim devlet okulundan daha iyidir?

Okulsuz eğitim konusunda gerçekten çok çok ciddi düşünüyoruz eşimle. Bu sistemde okula göndermek yerine ülkeden gitmek bile daha cazip geliyor bazen. En son o okullarda dağıtılan ve içeriği dimağ dondurucu (dişi insanlara ölüm tadındaki) kitaptan sonra belki sen de okulsuz eğitimi düşünmeye başlamışsındır diye aşağıdaki deneyimi seninle de paylaşmak istedim. Bir grupta sevgili Zekiye Baykul bu şekliyle paylaşmış ben de dokunmadan sana iletiyorum. Detay dersen linktedir 😉

Sevgiyle kucaklayarak <3

***

5 çocuğuna okulsuz eğitim veren bir çocuk doktoru (KATHLEEN BERCHELMANN) niçin çocuklarını devlet okulundan alıp evde eğitim verdiğini 18 maddede açıklamış. Ben başlıkları çevirip özetledim. Ayrıntılar için linke bakabilirsiniz. Linkteki yorumlar da çok ilginç. Faydalı olabilir. istifadenize sunuyorum:)

  1. Okula ulaşmak için serviste/arabada ve de sonra dönünce ödevler için evde hergün harcadığımız vakitten daha kısa sürüyor okulsuz eğitim.
  2. Özel okula göndermiyoruz.
  3. Çocuklar evde akademik olarak daha fazla gelişim gösteriyorlar
  4. Evde eğitim zor değil ve hatta eğlenceli
  5. Çocuklar okula gitmeden de spor, sanat vs. kamu hizmetlerinden yararlanabiliyorlar
  6. Evde eğitime geçtiğimizden beri annelikten çok daha keyif alıyorum. önceden kendimi sadece bir okul servisi, ev ödev kontrolörü, aşçı ve denetçi gibi görüyordum.
  7. Ailecek her gün güzel vakitleri beraber geçirme imkanına kavuştuk.
  8. Çocuklara artık daha az bağırıyoruz. sevgiye dayalı bir otoritemiz oluştu.
  9. Çocuklarımız yaratıcı oyun ve ilgilendikleri alanlar için daha fazla zamana sahipler artık.
  10. Gün içerisinde davranış eğitimi ve ahlak kuralları eğitimi için bol bol vaktimiz var.
  11. Kötü alışkanlıklardan çok çabuk kurtulduk.
  12. Esnek bir zaman planlamasına kavuştuk.
  13. Küçük çocuklar büyük çocuklardan öğreniyorlar. bu büyük bir verim sağlıyor.
  14. Daha az para harcıyoruz. özel okula göndermek, servis parası vermek ya da bir bakıcı tutmak zorunda değiliz.
  15. Çocuklarımıza günlük yaşam becerilerini aktarabiliyoruz.
  16. Akran baskısının yerine çocuklarımız daha sağlıklı sosyalleşebiliyor. video oyunları, abur cuburlar gibi okulun kötü etkilerinden de korunuyoruz
  17. Biryerlere yetişmek için acele etmek zorunda değiliz. hem çocuklar yeteri kadar uykularını alıyorlar. hem de gün içerisinde yapacaklarımızı birlikte planladığımız harika zamanlara dönüştü kahvaltılarımız!
  18. Çocuklarımıza kendi değerlerimizi aktarabiliyor, bu noktada istediğimiz konuyu daha fazla işleyebiliyoruz.

Kaynak link:
http://childrensmd.org/uncategorized/why-doctors-and-lawyers-homeschool-their-children-18-reasons-why-we-have-joined-americas-fastest-growing-educational-trend/

Bir annenin 5 oğlu ile okulsuz eğitim hikayesi

Okulsuz eğitimi arzulayan, uygulamaya çalışan ülkede mümkün kılmanın yollarını araya annelerin olduğu şeker mi şeker bir grup keşfettim ben bir kaç gün önce ve az önce gruptan bir yazı çarptı gözüme. Daha önce orjinalini okumuş ve bayılmıştım. Sevgili Zekiye Baykul çevirmiş enfes olmuş, duramadım sizlerle de paylaşayım, arşive de atmış olayım istedim.

Şurada orjinali de mevcut: http://www.dailytelegraph.com.au/news/how-one-mother-unschooled-her-children-and-taught-them-at-home/story-fni0cx2y-1227240124899

Afiyetler olsun <3

****

Bir annenin 5 oğlu ile okulsuz eğitim hikayesi

Küçük bir kızken daha okuldaki ilk günümde kararımı vermiş ve eve gelir gelmez anneme ve babama <büyüyünce öğretmen olacağım> demiştim.

Bu hedefimden hiç şaşmadım ve öğretmen oldum. Hem normal sınıf derslerinde hem de eğitim sürecinde terapi ve desteğe daha fazla ihtiyaç duyan öğrenciler için açılan terapi sınıflarında (remedial class) öğretmenlik yaptım.
Fakat tecrübelerim sonunda anladım ki mevcut eğitim sistemi pek çok çocuk için oldukça yetersiz kalıyordu.
Böylece işi bırakarak 5 oğlumu evimizde okulsuz eğitim metodu ile yetiştirmeye başladım. Tam anlamıyla okulsuz metoduyla.

Mutfak masası etrafında oturup tahtada ders anlatmak filan yoktu.
Oturup onlara okuma yazmayı, sayı saymayı öğretmedim. Hatta herhangi bir şekilde bunları kendi başıma planlamadım bile.
Bunun yerine günlerini nasıl geçirmek istediklerine kendileri karar verdiler.
Derede tavşan avlamak, elektronik aletler yapmak veya enstrüman çalmak gibi.

Yaptığım şey sadece çocukların öğrenmeyi içten gelen bir şekilde sevdiklerine dair içgüdülerimi dinlemek ve buna güvenmekti. İlgi duydukları konularda ilerleyebilmeleri için gerekli yönlendirmeyi, maddi kaynak ve araç-gereçleri onlara sağladım.

Bilgisayarımız yoktu.
En büyük oğlum Joel (33) 14 yaşına kadar bilgisayar görmedi ama şu an bilgi teknolojileri alanında doktorası bitmiş durumda.
İlk üniviersite diplomasını aldığında 18 yaşındaydı, şu an Google şirketinde çalışıyor.

Tüm çocuklarım mutlu sağlıklı ve başarılı yetişkinler oldular.

İki numaram Dion’un (31) Sosyal Hizmetler diploması var ve yetim çocuklarla ilgileniyor.

Tali (25) konservatuarda modern müzik eğitimi aldı. Liam (20) ise bir nalbant oldu. Bir atın ayağına sadece on saniye bakıp ona en uygun nalı yapabilen inanılmaz yetenekli bir nalbant.

Erik (18) de abisi gibi konservatuara gitmek istiyor.

Bazı insanlar çocuklarım için kurduğum hayalleri soruyorlar. Ben oğullarımın sadece heyecan duymalarını istedim. Kendi hayatlarına dair heyecan duymalarını…

Öğretmenlikle ilgili hayal kırıklıklarım işe ilk girdiğimde başlamıştı. Birinci sınıfları okuturken tüm desteğime ve ilgime rağmen altı ay boyunca her gün ama her gün ağlayan minik bir kız öğrencim vardı.

İki yıl sonra okulun terapi merkezinde çalışmaya başladığımda bu küçük kız oradaydı ve o denli travmatize olmuştu ki ne okuyup-yazabiliyor ne de akademik herhangi bir konuda ilerleyebiliyordu.

Okulumuzun bulunduğu bölgeden sorumlu müfettişle birlikte okula gidip gelirken ona bir gün şu soruyu sordum:
‘5-6 yaşına gelmiş pek çok çocuğun okula henüz hazır olmadıklarını düşünüyorum. Kendi çocuklarımı okula göndermesem ne olur sizce?’
‘Ne olacak, hiçbir şey’ dedi. ‘Sen bir öğretmensin. Başka insanların 30 çocuğuna öğretmenlik yapıp da kendi çocuklarını eğitemeyeceğini kim söyleyebilir?’

O zamanlar tek amacım çocuklarımı sınıf eğitimine hazır olduklarını düşünene kadar evde tutmaktı. Metot olarak da klasik öğretim metudu kullanırım diyordum. Ki bu yöntem büyük oğlumda çok da işe yaramıştı. Akademik düşünebilen ve ‘bana beş taş verebilir misin’ veya ‘altı adet çubuk say’ dendiğinde cevap veren bir çocuk smile ifade simgesi

Ancak ailem genişledi ve diğer oğullarım dünyaya geldiklerinde böyle şeylerle ilgilenmiyorlardı bile.
Mesela Dion için küçük evler inşa etmek bir tutkuydu.
Tali ise henüz konuşamazken şarkı söyleyebiliyordu! Asla bir dakika yerinde oturmaz bütün gün enstrüman çalardı.

Okulda çocukların 20 dakikalık sürelerle öğrendiklerini öğrenmiştim ama benim çocuklarım bir şeye ilgi duyduklarında altı aydan önce onu bırakmak istemiyorlardı.

Zamanla üniversitede öğrendiklerimin hepsini bir kenara bıraktım ve onları gözlemlemeye, hangi konuda heyecanlandıklarını bulmaya ve o yolda onlara yardımcı olacağını düşündüğüm şeyleri onlara sağlamaya çalıştım. Bazen müzik dersleri aldırdım bazen elektronik aletler aldım. Tüm eğitimci rolüm buydu.

Biraz büyüyünce teknik ve ileri düzeyde dersler (TAFE) aldılar. Uzaktan Eğitim programlarına katıldılar. Bunların hepsi gerekli ihtiyaçlar oluştuğunda ve onlar istediği zamanlarda yapıldı.

Bir okul müfettişi ile bir psikolog düzenli olarak ziyaretimize geliyorlardı. Ve kendisi de bir öğretmen olan eşim, Alan, de bana çok destek oldu.

Çeşitli oyun ve spor kulüplerine ve kilise gruplarına üye olmamıza ve birçok arkadaşı olmasına rağmen oğlum 8 yaşına geldiğinde sosyal bazı aktivitelerden geri kaldığı düşüncesiyle kendisi okula gitmek istediğini söyledi.

Okula başladığında gördük ki oğlumuz akademik açıdan yaşıtlarından iki yıl ötede ve okuldaki herkese kibar davranan bir çocuktu.
Bir yıl boyunca devam eden akran baskısı, alaylar, aşağılamalar sebebiyle okulu bıraktı. Hala hayatının en berbat yılı olduğunu söyler.
Diğer çocuklarımdan hiçbiri okulu denemek bile istemediler.

Uzaktan eğitim ve teknik eğitim hocaları çocuklarımın konuları nasıl olup da böyle güzel öğrenebildiklerine çok şaşırıyorlardı. İtiraf etmeliyim ki bunu dile getirmeleri beni inanılmaz motive ediyordu.

14 yaşındayken Joel yazılıma temel, oldukça teknik bir konu olan Ayrık Matematik denilen bir ders alıyordu.
Eve geldiğinde çalışmalarına bakıp ‘tüm bu şeyleri nasıl öğreniyorsun’ derdim.
Anlamadığı bir konu olduğunda sınıfta bilenlere sorduğunu ve onların ona açıkladığını söylerdi.
Üniversitede tüm matematik derslerinde sınıfta başı çekti.

Bizim eğitim sistemimiz tamamen okuma-yazma üzerine kurulu. Ama benim çocuklarımdan hiçbiri erken yaşlarda öğrenmedi okuma yazmayı.
Joel yedi yaşındaydı, altı ay içinde her şeyi okuyabiliyordu.
Tali 12sinde öğrendi.
Dali ise imla kurallarına göre yazmayı ancak bir yetişkin olduğunda becerebilmişti. O sırada diploma alabilmek için uğraşıyordu smile ifade simgesi

Hazır olmadıkları bir şeyi onlara öğretmeye çalışmak koca bir duvara toslamak gibi bir şey.
Liam’de disleksi vardı ve fakat görsel öğrenmede çok başarılıydı. Kendisinin diğer çocuklara göre görsel yönden çok daha avantajlı olduğunu düşünüyor.

Yetenekli bir at binicisi olan oğlum Erik yabani atını çok iyi bir şekilde eğitmeyi öğrendi. o kadar ki arkasında durup kamçısını şaklatsa bile at hareket etmiyor.

Elbette çocuklarımı yetiştirme yöntemim nedeniyle çok fazla eleştiriye maruz kaldım.

İnsanlar okulsuz eğitim gören çocukların işsiz filan kalacaklarını, zira gerçek hayatta yapmak istediğin mesleği seçme şansın olmadığını ve illa ki patronun size söylediklerini yapmak zorunda olduğunuzu düşünüyorlar.

Ancak aslında gerçek hayatta siz de işveren olabilirsiniz ya da kendi işinizi de kurabilirsiniz.

Niçin çocuklara daha akademik konuları öğretmediğim konusunda da eleştiriler alıyorum. Ancak düşündüm ki belki de öğrettiğim o yabancı dili ya da anlatmaya çalıştığım trigonometriyi ilerde hiç kullanmayacak. Öte yandan evi temizlemek, yemek pişirebilmek, söküklerini dikmek ve alışveriş yapmak: işte hayata atıldıklarında bunlara kesinlikle ihtyiaç duyacaklar. Ki oğullarım bu becerilerin hepsini çok erken yaşta edindiler.

Evet, okulsuz eğitim her aileye uymayabilir.
Bunun için anne-babanın çocuklarıyla birlikte olmaktan keyif alması gerekiyor. Sorgulayan bir zihne sahip olmak ve sıradışı bir hayat sürdürmek istemeleri de.

Oğullarım benim tutkularımdan çok şey öğrendiler.
Eminim okula gitselerdi terapi sınıflarındaki çocuklar gibi olacaklardı. Ve bu onların kendilerine olan güvenlerini azaltıp gelecek başarılarını da baltalayabilirdi.

Çocukların nasıl öğrendiklerine dair pek çok kitap var ancak ben gerçekten bunun nasıl olduğunu kimsenin bilebildiğini düşünmüyorum.

İnandığım tek şey şu ki, tamamen farklı ihtiyaçlara ve ilgi alanlarına sahip 30 çocuğu aynı sınıfa koyup, hepsinin aynı şekilde öğrenmelerini bekleyemezsiniz.

****

"Onu arka odaya kapat"cılara özel proje: Misafir odası!

Bayram yerlerinde ellerinde rengarenk balonlar ceplerinde çermeçeşit şekerlerle kırmızı yanaklı çocuklar olurdu ya eskiden, hatırladın mı? Hani bayram harçlıklarını büyük meblalı tek kağıt para olarak değil de toplasan iki ekmek almayacak ama sayıca çok bozuk para olarak tercih edecek kadar “dünya” nedir bilmeyen çocuklar… Kalmadılar sanki etrafta pek… İşte onlardan biri olduğunu düşündüğüm bıcırığı kucağıma alıverdim geçtiğimiz günlerde. Ben oldum üstelik onun başka bir dünyadan bu dünyaya geçiş portalı. Ne şeref!

Bir kızımız daha oldu bizim. 10 yaşı bitirmek üzere olan ablamız birden üç yaşına döndü, 5 yaşındaki abimiz ona ayrılan her köşeye kıvrılma bütün battaniyelerinin oyuncaklarının üzerine yatma peşinde 🙂 Evde bir bayram havası, annesi babası onları çok severmiş <3

8DSC_0077a

“Üç çocuk” meselesini yanlış tarafından tuttuğumuzu düşünebilirsin. (Bizce elle tutulur tarafı da yok ya) olacaksa böylesi böylesi olsun! Çekirdek ailemizle pek bir mutluyuz.

Çocuklar birbirini sandığımızdan çok daha çabuk kabullendi. Bebeği birlikte besliyor, altını birlikte değiştiriyor birlikte uyutuyoruz. Bebek ağladığında abiyle abla bizden önce koşuyorlar yatağının başına. Odada değilsek onlar da başlıyorlar ağlamaya, bize haber vermek için.

Bebek için uzun süre misafir kabul etmedik çocuklar hassas çünkü ve ilk zamanlar ablamız babaya bile hırlıyordu bebeğe dokunma diye. Yabancıyı yeme potansiyeli hala yüksek 🙂 Velhasıl 21. günde ailelerimizi kabul ettik Luna Hanımın Galasına, torunlarıyla yeğenleriyle tanıştılar.

Dapi kafayı yedi tabi. Bana kimseyi yaklaştırmıyor, biliyor hala hafif de olsa yanıyor canım. Kimseyle tokalaşamadım bile, ki zaten sevmem tokalaşmayı sarılmayı falan, çok üzücü olmadı bu 🙂 Bebekle kimsenin temasa geçmesine de müsade etmedi. Zorla bir iki kucaklarına aldılar falan ama kimseye de rahat vermedi çocuğum ve ben ilginç şekilde bundan rahatsız olmak yerine kızımla gurur duydum. Bebeği bu kadar kısa sürede kabullenip üstüne bir de sahiplenip koruması oturup hüngür hüngür beni ağlatabilir şuan bile. İnsanların kendi doğurduklarının bile bu kadar kolay kardeş kabullenmesi nadir görülüyor üstelik. Ve o kadar fazla da kıskanıyor ki o kıskançlık bile o koruma dürtüsüne engel değil, nasıl sevgi dolu içi siz hesap edin.

Başta kendi babam olmak üzere rahatsız oluyormuş misafirler dapiden, korkuyor tedirgin oluyorlarmış, ısırırmış, havlıyormuş, falan filan… Genel istek kedinin köpeğin misafir geldiğinde başka odaya kapatılması üzerinde yoğunlaşıyormuş. Seviyoruz hepinizi tamam da biz sizin evinize gelince televizyonu bile kapattıramıyoruz arkadaş, kiminiz fosur fosur sigara içiyor, kiminizin çocukları deliler gibi ağlayıp bağırıyor, hanımlar desen bir dedikodular, bir kim kiminleler 5 saat otur 5 saat sürekli konuşuyorsunuz başımız şişiyor hanginizi kırdık bugüne kadar? diyemiyorsun tabi… Ah keşke okusanız bu yazıyı da bilseniz sizi ne kadar sevdiğimizi ama o kedi köpeğin ev halkı olduğunu anlamadığınız için, hadi anlamadınız, saygı duymadığınız için bizi ne kadar kırdığınızı anlasanız.

Ağlayan ve manasız bağıran çocuk sesi benim başımı en çok şişiren şey. Düşünüyorum  bugüne dek acaba hiç aklımdan geçtimi gittiğim yerlerde çocuğu bağırana “şu çocuğunu bi arka odaya kapat hele de az sohbet edek” demek? yok hiç aklımın ucuna bile gelmedi. O ev o çocuğun evi, banane bağırır da ağlar da! Misafir olan benim, hadsizliğin o kadarı olur mu nasıl derim çocuğunu odaya kapat?? Ama insanlar benim çocuğuma diyebiliyor, şaşırıyorum. Şimdi de derler ki “sen benim çocuğumla kedi köpeği bir mi tutuyorsun?” onlar da benim çocuğum 🙂

Herkesin beklentisi bebek gelince kedi köpeğin evden gitmesi yönündeydi, inş cınım ya 🙂 Kocam da ben de onları da en az Lunacık kadar çok seviyoruz. Hiç öyle kendi doğurduğunun sevgisi bambaşka falan da demeyin, bende tutmadı o şehir efsanesi. Hepsinin sevgisi başka, yeri ayrı ama hepsi yine benim canım ruhumun parçası. Hiç biri diğerinden ayrı değil.

İnsan çiçeği severse çiçek böceği severse böcek onun parçası olur. Birisi bir bardağa evladım gibi sevgi duyuyorum dese bunu bile yadırgamam ben. Sevgisi bol olan içinden taşan neye isterse ona verir o sevgiyi, kime ne… Dağı taşı ağacı kuşu ayıyı da severrr öpeerr ka-rı-şa-maz-sın ki!

Zaten kediyi köpeği sevmeyen temizlik manyağı kişinin bizim evde ne işi var onu da anlamam. Gelme arkadaş, gelme benim çocuklarımı kendi evlerinde huzursuz edeceksen, uzaktan sev bizi… hiiçç kırılmayız merak etme sen…

Bundan mütevellit madem ki Lunacık hatrına eve misafir gelip gidecek bundan kaçış yok, öyleyse ben de yeni projemi açıklıyorum 🙂 Çocuklarımdan rahatsız olan misafirlere ayıracağım evin bir odasını, her hangi bir odaya kapatma talebiyle geleni o odaya yollayacağım 🙂 Al sana misafir odası!

Çocukları hakkında ebeveynlerin duymayı reddettiği 5 şey

Dünyalılarda rastgeldiğim hoş bir yazı… <seninle de paylaşmak istedim sevgili okur 😉

Çocuk yetiştirirken sık sık bu konuda yazılmış makaleler, kitaplar okur hatta bazen de bir uzmana başvurarak tavsiyeler dinleriz. Ama görünen o ki aslında ne öğrenirsek öğrenelim belki de bazıları tam olarak işimize gelmediği için kendi doğru bildiklerimizi uygulamaya devam ediyoruz. Bu yazı bir çocuk gelişimi uzmanı olan Peg Streep tarafından kaleme alınmış. Edindiği deneyimlere dayanarak bize ebeveynlerin çocukları hakkında neleri duymak istemediklerini anlatıyor.Çocuklarınız hakkında duymak istemeyeceğiniz 5 şey

İki yaşından önce ekran yok

Bu konuda hiç kimse hiçbir şey duymak istemiyor. Neden mi? Öncelikle ekranlar bebek bakıcılarının işlerini kolaylaştırıyor. Evde bir bebeğiniz varsa ve zamanını bakıcıyla geçiriyorsa, dışardan ona ulaşmanın en kestirme yolu ekran. Arada bir onunla Skype’laşarak bakıcınızın ona kötü davranıp davranmadığını anlamış oluyorsunuz. Biraz daha büyükse onu arıyor, cep telefonuna mesaj gönderiyor ve yine devam ediyorsunuz kontrol etmeye. Common Sense Media Araştırma Şirketi’ne göre, bir yaşın altındaki çocukların yüzde 47′si günde en az iki saat televizyon seyrediyor. Bir bebeğin günün kaç saatini uyanık geçirdiğini göz önünde bulundurursanız durumun fecaatinin farkına da varmış olursunuz. İki yaşın altındaki çocukların yüzde 66′sı neredeyse bütün gün televizyon seyrediyor. 6-23 aylık çocukların yüzde 20′sinin odasında televizyon var. 4 yaşındaki çocukların yüzde 44′ü de bu tehlikeli konfora sahipler. Bebeklerin yüzde 10′u ya akıllı telefon ya tablet kullanıyorlar. Bu rakamlar çoktan eskidi bile. Hızla arttıklarını tahmin etmek zor değil. Burada mesele bebeğin ekran karşısında zaman geçirmesi değil, onun karşısında ne yaptığı ve o yaptığı şey için neden vazgeçtiği. Her ne kadar kimi bilgisayar programları ve televizyon, eğitim gereçleriymiş gibi pazarlansalar da yapılan araştırmalar ekranın çocukların öğrenme hızını düşürdüğünü ortaya koyuyor. Gerçek hayattaki, gerçek etkileşimler çocukların dünyayı daha hızlı öğrenmesini sağlıyor.

Çocuklar yeterince oynamıyor

Bu da ebeveynlerin asaplarını bozan bir başka tespit. Ama yalan da değil. Çocuklar sokakta oynamıyorlar, çünkü aileleri onlar hakkında her zaman olduğundan daha endişeli. Kaplan Anneler (bir ebeveynlik türü) çocukların her dakikasını eğitsel ve ciddi işler için programlıyorlar. Çocuk bir şekilde buna uyum sağlıyor belki ama oyundan öğrenebileceklerini, oyunun hayatına kattığı esnekliği de bir kenara atmış oluyor. Peter Gray, kitaplarında ve yazılarında sürekli olarak çocukların daha az oynamalarının hem çocukluk hem erişkinlik evrelerinde ne türden psikopatolojik sorunlar yaşayabileceklerine dikkat çekiyor. Haksız da değil. Sağlıklı bir erişkin yetiştirmek istiyorsanız, çocuğunuzun oyun oynamasına izin vermeli, hatta fırsat yaratmalı ve onun oyunlarını domine etmekten vazgeçmelisiniz. Dahası, video ve bilgisayar oyunlarını oyundan saymamanız da gerekiyor. Çocuklar gerçek oyunlardan şunları öğreniyorlar, eğer bunların vazgeçilebilir olduğunu düşünüyorsanız, oyunları boşverin…

1. Oyun, çocukların yeteneklerini, becerilerini keşfetmelerini ve geliştirmelerini sağlıyor.

2. Çocuk karar vermeyi, problem çözmeyi, kendini kontrol etmeyi ve hayatın kurallarını oyunda öğreniyor.

3. Oyun çocukların kendi hislerine anlam vermeyi öğrendiği temel etkinlik alanı.

4. Oyun oynamayan çocuk arkadaş da edinemiyor ve başkalarıyla nasıl iletişim kuracağını bilemiyor.

Çokişlevlilik şehir efsanesidir

Bir akıllı telefon çokişlevli olabilir, ama insan öyle değildir. Mesela yemek yiyerek yürümek hem kolay değildir, hem de yürümenin de yemek yemenin de tadını almanıza engel olur. Hele çocuklar, zaten kolayca dikkatleri dağıldığı için hiç bir şekilde çokişlevli olamazlar. Yani hem televizyon seyredip hem ödevlerini yapıyor olmaları mümkün değil. Ödevlerini şekilsel olarak yapabilirler ama ondan bir şey öğrendikleri asla iddia edilemez. Gene araştırmalar gösteriyor ki, 5-8 yaşlarındaki çocukların yüzde 21′i televizyon karşısında ders çalışıyorlar. 8-18 yaş arasını ise bilgisayar ya da televizyon ekranından uzakta bir şey yaparken bulmak neredeyse imkansız. Gençlerin yüzde 64′ü yemek yerken televizyon izliyor. Bu demek oluyor ki çocuklar ve gençler bütün gün medya tüketmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Teknoloji konsantrasyona mani

Bu söylediğime inanmak istemediğinizi biliyorum. Ama konsantrasyon bozukluğu çocukluğun ilk evrelerinde başlar. Bu konularda uzman Daniel R. Anderson, çocukların gerçek hayatla medya arasındaki farkı anlayamadıklarını, dolayısıyla birbirinin devamı zannettiklerini söylüyor. Televizyondan yansıyan renkli, müzikli, hareketli dünya gerçek hayatın yerini alıp ona karşı ilginin kaybolmasına neden oluyor. Bu dönemde başlayan konsantrasyon bozukluğu okul yıllarında devam ediyor. Araştırmalar öğretmenlerin bunun pekala farkında olduklarını gösteriyor. Örneğin öğretmenlerin yüzde 77′si internetin araştırma yetilerinin gelişmesinde olumlu bir etkisi olduğunu kabul etmekle birlikte, yüzde 87′si internet aracılığıyla yapılmış araştırmaların düzgün bir şekilde aktarılamadığını, çünkü tam olarak kavranamadığını gözlemliyor. Yüzde 64 ise internetin akademik olarak kaybettirdiklerinin, kazandıklarından daha çok olduğu görüşünde.

Bir narsisist yetiştiriyorsunuz

Neredeyse bütün araştırmalar narsisizmin giderek yükselişte olduğunu gösteriyor. Bu konuda daha önce de yazmıştım. Özellikle ikiz çocuklarla ve ergenlerle yaptığım çalışmalarda, narsisizmin gençlik kültürünün en yaygın parçalarından biri olmaya başladığını gördüm. Üzgünüm ama sebebi gene medya. Çocukların kendilerinin farkına varma süreçlerinde ayna olarak aileyi değil de televizyondaki ünlüleri görmeleri pek de hoş değildi. Ama şimdi sosyal medya durumu iyiden iyiye değiştirdi. Her biri birer ünlü oldular. Yükledikleri fotoğraflar, statü güncellemeleri vs. ile her an gözlem altında olduklarını biliyorlar ve bu görünürlüğü istiyorlar da. Artık süperkahramanlara ihtiyaç duymuyorlar, çünkü kendileri çoktan süper oldular.

Bütün bunları duyduğunuza şaşırdığınızı düşünmüyorum. İçinizi kemiren şüphelerin doğru olduğunu söylemekten başka bir şey yapmadım çünkü. Eğer kulak arkası etmemeyi seçerseniz, bunlarla başetmenin bir yolunu da mutlaka bulursunuz.

Bu yazı ilk olarak uzuncorap.com internet sitesinde yayınlanmıştır. Yazının orjinali aşağıdadır.

www.psychologytoday.com/blog/tech-support/201302/the-top-5-things-parents-dont-want-hear-about-their-kids?page=2

Bunları Bütün Kadınlar Duymalı!

kadinlar-duysun3

Duysun bütün kadınlar zira

BAŞKA BİR HAMİLELİK,

BAŞKA BİR DOĞUM,

BAŞKA BİR ANNELİK MÜMKÜN DİYE BAĞIRIYOR BU YAZI <3

Kendi doğasına teslim olmak isteyip “şehir efsaneleri” dolayısıyla asla doğasının doğal akışına teslim olamayan, korkan, kaçan, susan bir topluluk yaratmışlar dişilerden oluşan. Bedenleri her şeyi bildiği halde hiç bir şeymiş muamelesi görmüş yıllardır. Oysa kim istemez ki bedeninin en mükemmel performansını sergilerken onu izlemeyi? Sekste, hamilelikte, doğumda, bebek bakımında, çocuk “yetiştirmede” hep başkaları söz sahibi olmuş ve onu izlemiş dişiler dünyanın pek çok yerinde. Halbuki her beden başka, her doğum “tek”, her bebek ayrı, her anne özel, her çocuk biricik.

İşte az sonra aşağıda okuyacakların sevgili dostum, benim bizzat yaşadıklarım. Yanlış anlama, böyle yap demek için yazmıyorum asla. Aksine bak bu mümkün değil dediler ya sana yıllarca, “biz yaptık bal gibi de oldu” demek için yazıyorum. Kendi “mümkün değil” denilenlerin için cesaret olsun sana da diye <3 Sana ve cesaret etmek istediklerine derinden bir aşk duyarak haberdar ediyorum seni yaşadıklarımızdan.

Elbet ilk belirtmem gereken

Kocam benim iyilik perim, lamba cinim, sağ omzumdaki meleğim! Dileklerimi mümkün kılanım <3

O olmasa bu süreçlerin hiç biri böyle olmazdı, olamazdı buna eminim… Zaten karı koca ikimiz de “hayvan gibi” felsefesini tam manasıyla belirlediğimiz ve her şeyin doğada olanının en iyisi olduğuna inandığımız için zor olmadı modern tıptan büyük ölçüde vazgeçmek bizim için. İşte bizim masalımızın sonunda gökten düşen elmalar; her yana saçılsın annelere, babalara, doktorlara, ebelere, teyzelere, halalara, dostlara, düşmanlara ilham olasılar <3

*** Modern tıbbın doğdu doğdu yoksa sezaryen cümlesini sıkça kurduğu tarihte doğmayı reddetmiş, 42. haftanın başında gelmeye karar vermiş, 3 kez kordon dolanması olan, mekonyumlu (doğmadan kakasını yapmış) üstelik doğduğu günün sabahına kadar transvers (çapraz) durmuş bir bebeğin normal doğum masalı olur mu? Oldu! Bizim bebeğimiz (eksiği var fazlası yok) bunlarla geldi bize hem de son ana kadar asla müdahale görmedi.

*** Ultrasona girmeyen hamile olmaz gibi geliyor ya sana şimdi, işte ben o ultrason reddeden hamileyim 🙂 Deli mi öptü niye ki dersen bambaşka yazı konusu ama şu kadar söyleyeyim ultrason piyasaya sürülmeden hiç bir test yapılmamış etkileri bilinmiyor. Bütün dünya olası zararları üzerine konuşuyor şu günlerde. İşte biz iç güdüsel olarak zorunlu olmadıkça girilmesine gerek olmadığını düşünmemizden dolayı kocamla karar aldık, gerekmedikçe girmeyecektik ve öyle oldu. 8. haftada kusmalarla 5 günde 9 kilo verince bebeği kontrol etmek için girdik ve ondan sonra doğuma kadar tekrar ultrasona girmedik. Kesinlikle tecrübeli bir ebeye ve muayenesine ultrasondan daha fazla güvenebilirsiniz.

Cnqd4m_q*** O verdikleri saçma sapan ilaçları kullanmadan olmaz diyorlar ya işte o da yalan. Hiç bir takviye vs kullanmadık. Zaten gebelik öncesinde de beslenme ve yaşam tarzına dikkat ediyor, bedenini dinlemeyi biliyor, sorun olmayacağını hissediyorsan o sunni saçmalıkları bedenine sokmana luzum yok. Hem zaten sana tablet olarak verecekleri o vitaminler falan vucutta gerçeğinin yerini de alamıyormuş traji konik değil mi? Ticari yani pek çoğu.

*** Hamileye aşı yapılmazsa olmaz, yalandır… Yaptırmadım, hala sağlıklıyım hala yaşıyorum 🙂

*** Düzenli doktor kontrolü olmadan olmaz dedilerse inanma. Bir kez doktora gittik onda da yanlış teşhisle ağır ağır ilaçlar yazdı bize. Neyse ki içimiz rahat etmedi, kullanmadık. Sonra test sonuçları gelince (yani 1 hafta sonra) ilaçların yanlış ve gereksiz olduğu anlaşıldı. Kullansadım vicdan azabından ölebilirdim. Doktor kontrolü yerine işini bilen ve aktif doğum yaptıran, gebelerle sıkça birlikte bir ebeyle sürecinizi ilerletmenizi tavsiye ederim. Patolojik bir durum ortaya çıkana kadar doğum sürecinde doktor ve ultrasonu tamamen gereksiz görüyorum.

*** Mideniz sadece 16 hafta bulanacak derlerse ona da inanmayın 🙂 Geçmezse bulantılarınız korkmayın, ben doğum yaptığım gün bile kustum 🙂 Sorun olmuyor. Beslenmeye dikkat ve bol sıvı al yeter.

*** Denize girilmezmiş hamileyken, enfeksiyonmuş da falanmış filanmış! Hadi ordan! Havuz daha mı temiz? 5 ay yüzdüm ben. Hava yok artık git evine kadın diyene kadar denizlere taşıdı kocam beni <3 Ohh miss! Hamileliğim boyunca da hiiç enfeksiyon falan geçirmedim, idrar yolu sıkıntısı falan yaşamadım.

*** Hamile uyuklar, bu da kısmi yalan. Kişiye göre değişiyor. Normal düzeninizde devam ediyor, yeter kadar uyuyorsanız endişe etmeyin. Üstelik aş erer hamile diye de bir şey yokmuş. Ben hiç öyle bir his yaşamadım mesela. Siz de yaşamazsanız düşünmeyin bile üzerinde 🙂 Şüphelenmeyin hamile değil miyim aceba ben diye 🙂

*** Hamile stresli olur, kırılgan olur, ağlar, atarlanır falan da yalan oldu bende.. Ne ağladım, ne strese girdim. Hatta deliler gibi güle eğlene geçti o 42 hafta, kocam hep “bu kadın sancıyla değil gülerken doğuracak” diyordu 🙂 Hormonlar da pes ettiyse demek ben gülerken, ağlatamadılarsa beni 🙂 Düzenli hayat, stressiz yaşam ve dış dünyaya kulakları tıkayıp o onu dedi bu bunu yaptıları kapının dışında bırakınca hiiç de zor değilmiş gülen hamile olmak 🙂 Üstelik öyle hamilenin de doğar doğmaz gülen, pek az ağlayan bebeği oluyormuş, benden söylemesi 🙂

*** Nişan şu zaman gelir, su şu zaman gelir, doğum şu zaman olur olmazsa sezaryen derlerse inanmayın. Ben 5 gün doğum dalgalarında yüzdüm 🙂 Hani sana 12 saat sonra 1 gün sonra falan dalgalar (sancılar) sıklaşmıyor, açılma olmuyor sezaryen olmak zorunda izlenimi veriyorlar ya, yalan! Nişan ve sudan sonra o kadar yavaş ilerledi ki bizim doğumumuz resmen santim santim değil milim milim oldu açılma. 5 gün boyunca aktif hareket ettik, dansettik, yürüyüş yaptık, yemeğe bile çıktık biz 🙂 Sürekli bebeğin kalbindeydi kulağımız ve sorunsuz şekilde 5. gün öğleden sonra 8 santime ulaştık. 16:53 de bebeğimizi doğal spontan bir doğumla kucağımıza aldık. (sen 5 gün çek demiyorum yanlış anlama. sadece bil seni korkutan o “zaman geçti su azaldı bebek zarar görecek diye söylenenler bebek iyi olduğu müddetçe gereksiz. sen bebeğini ve vucudunu dinle. bak 5 gün bile geçiren olmuş ben de bir saat daha beklerim, yarım saat daha durabilirim bile diyebilesin, korkutanlara inat sana cesaret olabileyim diye yazıyorum. bebeğin kalbi iyiyim dediği, vucudun rahat ve sağlıklı olduğu sürece korkma diye <3 )

*** Yok bakım yapacağız, yok aşısı var falan diye bebeğini götürmek zorundayız derlerse inanma! Ben bebeğimi kordonu kesilmeden kucağıma aldım, kordon atımı sonlanana kadar bırakmadım. Bulunduğumuz odadan çıkartmalarına, yıkamalarına, aşıyla vs travma yaşatmalarına müsade etmedim. Doğumhaneden bebeğim kucağımda çıktım, herkes şaşırdı. Doktorumuzun ifadesiyle “bu gördüğü en organik doğum”du 🙂

*** K vitamini şart derler, aşı yapmalıyız derler o da göreli yalan bilesin. Biz yaptırmadık babamızla ortak karar alıp ve hiiç pişman da olmadık. Özellikle yabancı kaynaklarda bir araştır derim. Fırsatım olursa belki ben de yazarım senin için.

*** Bebek alışverişi diye bir şey uydurmuşlar ki o da külli yalan 🙂 Yapabildiğin kadarını kendini yormadan yap, gerisine üzülme, gerilme. Yavaş hamilelik en güzeli 🙂 Biz beş takım yenidoğan kıyafetiyle bir ayı devirdik bile bak, sorunsuz hem de.

*** Süt hakkında söylenen çoğu şey çoğumuz için yalan 🙂 Süt meselesi göreceli kavram, bünyesel ama sana şunu söylemeliyim anahtarı huzur ve su bence sütün. Benim sütlerim doğumdan bir kaç gün önce indi, akmaya başladı. Doğumdan bu yana tek bir gece azaldı, onda da biraz moralim bozuktu ve huzursuzdum. Demem o ki hamileliğin mutlu geçer, sıkıntısız doğurur ve stressiz sürdürğrsen süreci süt için onu ye bunu ye sütün geldi mi aman bebeğe yaradı mı falan bunları hiiçç duymazsın bile 😉 boolll su iç, uyu ve huzurlu ol! sonrası sütler şelale 😉

*** Hastaneye ziyarete eş dost gelmezse olmaz, yalaann! Biz kim seyi istemedik doğumda. Karı koca mutlu mesut kafamız rahat hamileliği de doğumu da bir köroğlu bir ayvaz atlattık. BİLİNİZ MÜMKÜNDÜR! Hatta tavsiyem odur ki uygulayınız! Doğum odanıza kalabalıkları sokmayınız. Hatta bebek kendini toparlayana kadar yabancılardan ev ahalinizin dışındaki herkesten koruyunuz. Biz 21 gün kimseyi kabul etmedik eve, çok da iyi ettik. Hem bebek hem biz zaten yorgunduk üstüne bir de curcuna kaldıramazdık. “Nasıl olur eş dosta ne deriz gelmeyin mi diyelim” derseniz evet gelmeyin deyin. Sizi ve bebeğinizin sağlığını düşünenler anlayışla karşılar zaten. Üstelik kırılan kırılsın darılan da darılsın! Ne yani bebeğinizin dünyaya sağlıklı adaptasyonundan daha mı önemli? Sanmam… En azından bizim için değildi!

*** Telefonsuz internetsiz hayat olmaz bu devirde demişlerse, külli yalan mesela! 1 buçuk yıldır telefon kullanmıyorum ben nerdeyse ve hamileliğin ilk 6 ayı evdeki wireless bile kapalıydı ben net kullanmadım o sürede hemen hemen hiç diyebilirim. Dış dünyayla istemediğim sürece iletişimi kestim, gündemi hiç takip etmedim kendimi üzmedim. Annemle babamla bile daha az görüşmeyi tercih ettim evet ve hiiç  pişman değilim şimdi sonuçları görünce, hatta iyi ki diyorum, iyi ki desteklemiş kocam beni, iyi ki anne babam da bu seçimime saygı göstermiş. Tabi telefon interne falan da hayatımdan çıkınca uzunca bir zaman benden hiiç haber alamamış dostlarım da var benim, çoğu hamile olduğumu dahi bilmeyen. Ama içim rahat! Öyle güzel ki benim dostlarımın yürekleri, sebeplerimi duyduklarında ve bu kararımın pozitif sonuçlarını onlarla paylaştığımda biliyorum ki benimle bu mutluluğu da paylaşacaklar ve araya hiç zaman hiç mesafe girmemiş gibi yine kucaklaşıp devam edeceğiz kaldığımız yerden. O kadar eminim ki buna ben, nasıl olur bilmem ama eminim işte 🙂 O kadar seviyorsam seviliyorsam demek!

*** Hamilelikte kocalar karılarından uzaklaşır, yalanmış 🙂 Bambaşka bir seviyordu benim kocam benim sürpriz yumurta halimi. Hissettiğim sanki bebekle bana olan sevgisini üst üste koymuş da harmanlamış onu aktarırmış gibiydi 🙂 Benim bildiğim bi aldatma da olmadı ama yine de olduysa helal olsun hiç de çaktırmadı valla 😛

*** Bebek göbeği düşene kadar yıkanmaz, yalan!!!

*** Bebek 40 gün dışarı çıkmaz, yalaann! (biz hava güzelse şimdiden fıtı fıtı geziyoruz hahaha 🙂 )

*** Suyu azaldı sezaryen olmalı, çoğu zaman yalan! Kuyruklu hem de!

*** Kordon dolanması var, sezaryen olmalı, yalan!!! Katmerli yalan!!!

*** Mekonyumlu bebek, yoğun bakıma almak lazım! Çoğu kez yalan! En güzel bakım ana kucağı, ten tene, göz göze kanguru!

*** 40 haftayı geçti, doğması gereken gün doldu! Sezaryen olmalı! Yalan! Yalan! Yalan!!! Doğumun kendi başlamasını bekleyin, bebeği sökülüp alınmamasına dikkat edin, geleceği zamana kendi karar versin lütfen.

*** Bebeğinin cinsiyetini herkes öğrenmek ister, yalan 🙂 Biz sürprizi bozmadık çok da eğlendik. İstemiyorsanız siz de öğrenmeyin, boş verin mahalle baskısını 😉 Doğada ultrason mu var sanki 🙂

*** Bebeğe isim “koyulur” yalan 🙂 bizim minik cadımız ismini kendi seçti, hikayesi başka yazıda 🙂

İlk aşamada aklıma gelip yazacaklarım bunlar, bizim masalımızın içinde geçen. Aklıma gelen olursa eklerim. Hatta lütfen siz de varsa sizin yaşadıklarınız, paylaşın hepimize cesaret olsun <3 Varsa aklına takılan, sormak istediğin ulaş bana, sağlıkçı ve kahkaha terapisti bu denişik annenin sana da faydası dokunsun!

Şimdi ben bunları yazdım diye de nazarlara gelip dünya tepe taklak üstümüze gelmesin, göz etme, maşallah de, iyi niyet gönder arkadaşım ki daha güzelleri de gelsin seni bulsun <3

Sevginin sıcağı ve ışığın gücüyle <3
Kucaklıyorum hepimizi aşkla!