Teslimiyetin Kanatları Varmış Hafifleten

Zaman insandan ne kadar bağımsız bir kavrammış onu daha iyi kavrıyorum bu sıralar.

Teslim oluşun güvenli kollarında endişesizliğin ve beklemeyişin tadını çıkartıyorum ben, Tim Burton filmlerinden birinde gibiyim. Az sonra ne olursa olsun fantastik, renkli, sevimli ve olması imkansız gibi görünse de olabilitesi vardır bence dedirtecek.

40. haftamızı bitirdik biz. 41den yiyoruz. Son zamanlar biraz ilginç geçti aslında. 39. haftaya kadar hiç bir tehlikeli ve endişe verici durum atlatmadan stabil ilerlemiş gebelik 3. şahısların evimize soktuğu huzursuzluk sebebiyle kocamın üzülmesi ve kendi ailesinden birinin onu futursuzca üzebilmesinin bende yarattığı kızgın kırgın ve sinirli hal ile bizi tehlikeye sürüklemesi gibi şeyler yaşadık.

38. haftasında doğru pozisyonla baş aşağı yerleşen ve üstelik sorunsuzca aşağı inip yerleşen bebek stresin ve gerginliğin etkisiyle 39. haftanın pazarı önce kendini tamamen yukarıya çekti tekrar ve sonra da ters döndü. Bir kaç günü gerçekten kaygılı geçirdik. Briç ifade edilen makat geliş pozisyona  gelmiş olması bizim için gerçekten üzücüydü. Üstelik o bir kaç gün rahim tamamen kasılmış bir halde olduğu için hem acı çektim fazlaca hem de bebeğin hareketlerini tam hissedememek stres sebebiydi. Kalp atışlarını sorunsuz duyabilmek içimizi rahatlatan tek şey oldu.

Babamız durumu gerçekten çok iyi idare etti. Ben fırtınalar koparabilirdim iki kaşık suda onun erdemli hali olmasa. O sakinleştirdi. İkimizde tekrar döneceği konusunda gerçekten ümitliydik o doktora gitmeyi teklif etse de ben istemedim. 39. haftada ters bir bebekle gittiğiniz hastanede sizi %90 sezeryana alırlar bir kaç saat içinde…

Sabrettik ve güzel şeyler düşündük. Güldük epeyce, sarıldık, konuştuk, paylaştık. Börek yaptık mutfağa girip karı koca, belki meditasyon niyetineydi şimdi düşününce 🙂 3. günün akşamı kocam çocuğunu dönmeye ikna etti konuşarak, şaka yapmıyorum… Yarım saat kadar hem sevdi hem konuştu (o da inanmıyordu işe yarayacağına ama ben rica edince kıramadı. bugüne kadar emin olduğum bir şey varsa o da bu ufaklığın babasını dinlediği). O konuşmayı bıraktı film izlemeye başladık ve yarım saat sonra bebeğin pozisyon değiştirdiğini hissettiğimde üzerimden koca yük kalktı. Belki o sevme ve konuşma sadece bebeği değil beni de etkiledi, rahim yumuşadı ve bebek rahatça pozisyon aldı, bu da mümkün 🙂 Ama oldu işte. Tam pozisyon almasa da transvers hale geldi ve bu bile bizi rahatlattı.

41. haftaya geldik hala transversiz yani yan duruyoruz karın içinde. Endişemiz yok, ne zaman gelir heyecanımız bile yok aslında. Güveniyoruz ona, ne zaman geleceğini biliyor, inanıyoruz. Evde hiç panik yok, her şey aynı ritimle devam ediyor.

Bu kadar dönmeler, pozisyon değiştirmeler falan sonunda doğal yollarla gelmeyi başarırsa okulun ve şuan ortalıkta dolaşan pek çok şeyin üzerini çizmiş olacak bu ufaklık 🙂 İşte bu konuda heyecanlıyız. İnancımız, sabrımız ve huzurlu teslimiyetimizin güzel derslerle sonuçlanması ve kimsenin zarar görmemesi dileğimiz baki şuan.

Bebek alışverişi son durum bilgisi: Hala yavaşız, panik yok, hala neredeyse bir şey almadık :)

sghBiz bağzı denişik anne babalar kategorisi varsa oraya girdik, evet!

Ne bir panik ne bir telaş ne sıkıntı basmaları ne aman bu eksik kalacak diye el ayağına dolaşmalar falan… Piiii hiç birinden eser yok! Kötü, kaka ama bir o kadar da yaşasın anın tadının dibini sıyırabilen ebeveynler kategorisinde olabiliriz pekala 🙂

Bir gülüyoruz bir komiklikler bir şakalar ki bu aralar evin içinde sormayın. Göbek almış başını gitmiş sürpriz yumurta aşağı sürpriz yumurta yukarı 🙂 (cinsiyeti de bilmez olunca tam anlam kazanıyor sürpriz yumurta) Babamız 37 hafta boyunca hiç “naber minik”ten öteye geçmemiş diyalog kurmamıştı göbekle 38. hafta ile birlikte artık orada olduğu göz ardı edilemeyen ufaklıkla “gel dee dötünü ıstırıcam seniinn miniikk” şeklinde başlayıp karşı tarafın mors alfabesiyle verdiği yanıtlarla devam eden diyaloglar da eve ayrı neşe katmakta. Zira göbekle konuşan babaya anlam veremeyen diğer iki ufaklığın “olmuyo ama bu” sırnaşmaları, beni sev onunla konuşma hişt buraya bak halleri görülmeye değer. Kıskançlıkla gerileme ve hırçınlaşma halleri hat safada 🙂 Tuvalet sorunları mı dersiniz, cama kapıya yaklaştırmama, yatakta araya girip gelip yastığa yatma, konuşmamıza ve hatta film izlememize bile katlanamama durumlarında ortaya çıkan komik tablolar cabası.

Ev iki katlı olunca bir adet yukarıya bir adette aşağıya bebek yatağı hazırladık. Bir sandıklı sehpam vardı onu anne yanı yenidoğan yatağına çevirdik çok da sevimli oldu. Daha sonra bir yazıyla paylaşırım belki. Alt kata da tamamen doğal malzeme, masif çam, boyasız işlemesiz, sevimli bir bebek beşiği edindik. İçlerinde birer adet %100 pamuk yatak. İki battaniye aldık bir kalın bir ince. Üç kat 0-3 ay kıyafet. Tırnak makası, yenidoğan tarağı, %100 pamuk havlu, yıkanabilir bebek bezleri ve bir de bakım çantası. Tüm aldıklarımız bunlar şuan 🙂

Bunlara ek olarak bir tane uyku tulumu ördüm. (Uyku tulumu özellikle mevsim geçişlerinde önemli bence ama tog, kumaş kalitesi, bebeğin cilt hassasiyeti, evin ısı dengesi vs detaylar değerlendirilince biraz tedirgin edici olabiliyor bu konu. Ülkemizde değerlendirmeler pek yapılmamış ama bazı yabancı kaynaklarda yüksek tog için özellikle ateşi yükseltmesi haliyle sağlık açısından tehdit edici. Düşük tog belli derce altında kifayetsiz. Ter tamamen emilmezse ciğerler için tehdit, kumaş hava almazsa cilt için falan derken baktım ki hiiç içim rahat etmeyecek mis gibi yünden babamızın seçtiği hoş bir renk şapka ve tulum takım ördüm. Bayıldık 🙂

Bir de çekmeceleri ve dolapları için sunni malzeme organizerleri kullanmak istemediğim ve minik eşyalar kaybolmaya çok müsait olduğundan mütevellit %100 pamuklu düz beyaz bir kumaş aldım ve çeşitli boylarda kıyafet, çorap, tulum, battaniye, banyo eşyaları vs için kıyafet torbaları diktim.

Bir adet pekluş dostu var ona özel edinilmiş ve hayatının uzun dönemi eşlik etmesi amaçlanmış ve bir de Her gününü nasıl geçirdiğini not ettiğimiz “Ufaklığın seyir defteri” 2015 ajandası 🙂 Ahh bir de doğumdan önce elimizde olmazsa olmaz dediğimiz ve bebeciğin şansına biz hangisini alsak diye düşünürken hediye gelen slinglerimiz var <3 Tüümm mal varlığı bu kadar şimdilik ufaklığın…

Yaşasın yavaş hamilelik, yaşasın yavaş ebeveynlik, yaşasın sistemin içine çekilememiş anne baba olabilecek cesareti bulabilecek kadar deli olmak 🙂

Sevginin sıcağı ve ışığın gücüyle selamlarım sevgili “başka anne&babaları” böyle eğlenceli, rahat ve sağlıklı süreçlerin darısı başınıza 😉

Ben senin bildiğin annelerden deliyim!

Karın kışın soğuğun içine sıcacık bir gülümseme işleyecek olmak hazırlığındayız ya, hayat güzel!

Hamileliğin olabileceği en uygun dönemde hamile kalmış olmalıyım diyorum şu günlerde. Son zamanları gerçekten insanın biraz daha tembellenip serin kalmak istediği bir hal alıyor çünkü. Sıcak basmalarını sadece menopoza özgü de sanmamalıymış diye dip not düşüyorum size 🙂 Kar kış kıyamet ben hala yaz halinden hallice giriyorum yatağa ve hala kısa kollularla dolaşıyorum evde. Yaz olsa halim nice olurdu düşünemiyorum.

İnsanın beyni kendini bildiğini bir türlü açıktan ifşa etmese, halüsinasyona, ilüzyona, aldanmaya açık bir sistem sergilese de vücudu en doğruyu biliyor ve uyguluyor. Buna olan inancım şu son aylarda daha da pekişti. Bebeğin gelmek istediği, vucüdumun hamileliği başlatmayı seçtiği, rahmimin aksiyon planına eklediği her şey nasıl da güzel ve bana özel tasarlanmış, inancım taa eskilerden bu yönde olsa da şimdi bunu her an hissetmek bana nasıl bir haz ve güven hissi veriyor anlatamam.

Hamile kalmadan önce vucutlarını çok iyi tanır bir hale gelmeli insanlar bunu artık daha net görebiliyorum. Ben çocukluğumdan beri vucuduyla konuşan ve onun sırlarını keşfetmeyi eğlenceli bir oyun haline getirmiş sonrasında da teknik eğitimini alıp saha deneyimi de yaşamış pek çok vaka görmüş bir sağlıkçı olarak bu konuda çook şanslıyım. Ama şimdilerde algıda seçicilikle de birlikte etrafımda gördüğüm diğer hamilelerin soruları, uygulamaları, istekleri ve bakış açılarına şaşı bakıp şaşırıyorum.

“Kola içmek istiyorum doya doya çok canım istiyor her gün yarım bardak içebiliyorum fazlasına eşim kızıyor zararsız yazın da göstereyim ona bana inansın” diye gruplarda yazan bir anne adayı görüp kelimelerin bu kadar kifayetsiz olacağını bilmezdim diyorum mesela.

Makyaj, fast food, asitli içecekler vs vs konusunda pek çok anne ve adayının açık kapı aradığını, kendilerini kandırmaya ne kadar müsait olduğunu görüp dehşete kapılıyorum. “Ama şu daha az zararlıymış, şu kadarı bir şey yapmazmış diyolla” Yapma iki gözüm yapma… Hamile olmasan da yapma bunu! Bedenin yaşayan bir varlık, ona da duy saygı, yazıktır, eziyet etme.

Hamile kalır kalmaz hemen çocuk eğitimi, bebek psikolojisi, tuvalet eğitimi, bebekler okumayı nasıl öğrenir, çocuğa itaatkar olmak nasıl öğretilir konulu kitapları ellerine alıp harala gürele birini bitirip diğerine başlayan anneleri zaten hiiiçç anlamıyorum. Bir yöntem öğrenme sevdasıdır moda olmuş gidiyor. Sanki makine operatörü olacaklar gibi bir pozisyona düşürüyorlar kendilerini ama farkında bile değiller. Keşke o içinizde büyüttüğünüz kalplerin ortak yöntemler kullanım klavuzuna sahip olamayacağını anlayabilseniz. Evet sevgili anne sana söylüyorum üzülerek, sen bebeğinin “biricik” olduğunu kabul etmezsen buna o nasıl inansın? Aynı yaştaki her çocuğun gelişimi aynı mı ki aynı yöntemlerle müdahale size akıllıca geliyor? “Bebeğin” “çocuğun” eğitimi nedir üstelik??? Hiç mi bir şey getirmemiş bu çocuğun ruhu, bedeni??? Bir kedi yavrusu, bir kuş bebek, bir yeni doğmuş zürafadan ne farkı var senin yavrunun? Ya da sen o anneler kadar “ne yapacağını bilebileceğine” neden inanmıyorsun?

baska-bir-kafa-mumkun

Biraz düşününce nedeni basit aslında. Unuttun çünkü sen. Daha sen çocukken senin annen de sana “başkalarının çocuklarına davrandıkları gibi” davrandı belki. Sistem seni “baştan yarattı” ve sen buna göz yumdun.

“Ne yani kitap da mı okumayah” diyebilirsin şimdi 🙂 Okuyalım elbet… Ama doğru sırayla. Önce insan bedenini tanıyalım. Sonra kadın bedenini biir güzel anlayalım. Kadın bedeninden sonra sıra hamile bedenine gelecek. Evet her biri başka başka bunların, inanmazsın her ayrıntıda nice mucize gizli. Hamile bedenini de aşama aşama ne zaman ne olur kavradıktan sonra bebeğin bedeniyle hamilenin bedeninin birlikte çıkarttıkları işi kavramak için bebeğin anne karnındaki fiziksel ve sosyal gelişimini tam anlamıyla öğrenelim. Bunu da anlayınca bebeğin ve hamile vucudunun doğumun hemen öncesi, sırası ve sonrasındaki mucizelerine şaşırmaya gelecek sıra. Bunları da bir güzel kavramalıyız ki işte bu noktada artık doğuma kadar olan kısmın teorisini ancak öğrenmiş olacağız. Burada araya biraz daha sıkıcı bir şey sıkıştırıp sağlık sistemi, doktor uygulamaları, yasal haklar ve uygulamalar konusunda da bayaca donanımlı hale gelmek gerekiyor elbet. Sonra doğumun ne olduğunu tam olarak kavrayıp kendi doğumunuz için bedeninizi ve zihninizi eğitmelisiniz, bebeğinizi nasıl eğiteceğinizi öğrenmeden evvel ödevler bunlar. Sıra şaştımı çarşı karışıyor malesef.

Nasıl yani? Yaa bu işler böyle. Doğumdan önce doğumdan sonrasına odaklanmak bebeğinize yapacağınız en büyük kötülüklerden biri. Söyleyeceğim size garip gelebilir ama gerçektir. NORMAL VAJİNAL DOĞUMLARIN bile %80inden fazlasında bebek ve anne DOĞUM TRAVMASINA maruz kalıyor bu ülkede. Şaka değil, gerçek. Çünkü ne kendi bedenlerini, ne sistemi ne doğumu ne de “yenidoğanı” tanımadan “bebek eğitimi” öğrenmeye kalkıyor sevgili anne adayları.

Ahh benim canım kutsal yaratık kadınlarım, nasıl da kötü biriyim nasıl da pesimistim şuan gözünüzde biliyorum. Ama bunlar gerçekler ve dostunuz olarak bebeklerinizin hatrına size acı da olsa bunları söylemekle mükellefim.

Bedeninizi tanıyın, hamile kalmadan önce düzenleyin lütfen alışkanlıklarınızı ve yaşantınızı, bedeninize bunu borçlusunuz. Sonra hamileliği, doğumu, yenidoğanı ve bebeği tanıyın. Aralarındaki farklılıkları, nelerden korkup nelerden korkmamak gerektiğini içinize iyice sindirin. Bebeğinizden öğrenin, onu size başkalarının takdim etmesine izin vermeyin, dinleyin o size anlatsın kendini. Kalbinizde damıtsın özünü. Sonra sadece bilmek, farkında olmak, destek almak için yine okuyun her bulduğunuz kitabı. Fark şu olacak, bu kez ne sizin bebeğinizi mutlu eder bilecek başkası bunu yapmış olmuş diye değil “evet bu benim bebeğimin şu ihtiyacını karşılayabilir” diye bakacak ve yanlış adım riski her zaman var olsa da bunu en aza indirmiş olacaksınız.

Evet ben bildiğiniz annelerden deliyim 🙂 Birazcık başka söylerim ama bilin iyi niyetliyim. Oluşmuş peek çok sektöre inatla bebeğinizin tarafındayım inatla, hala <3

Sevginin sıcağı ve ışığın gücüyle selamlarım sizleri sevgili bir “başka ebeveyn”ler <3

Olmuş bu pazar! Ben sevdim :)

Tatil günleri özellikle erken kalkılıyor bizim evde özellikle hava güzelse…

Kim kaçırmak ister ki masmavi gökyüzü ve kendini hiç sakınmadan çırılçıplak tüm benliğini önüne sermiş güneşi? Kim ister dört tarafı duvar olsun dışarıda öyle de güzel bir servet beklerken? Pazar günleri hazine avı günü bizim için, çarpıyı bulup kazmayı vurmadan bitirmişsek olmamış o pazar, yapamamışlar 🙂

Çayımızı demleyip boş bir bank, bir ağaç altı, biraz daha sıcaksa hava sahilde bir martı kanadı kadar yer bulup sıkışıveriyoruz. Bu sabah ada manzarası da vardı menüde, ocak güneşi uçan hollandalının Dvitamini yüklü hazinesi, kaçmaz:) Birazcık üşüyünce az bi arabaya kaçtık ama hem güneşi hem havayı hiiçç kaçırmadık.

Çocuklarıyla sahile kedileri beslemeye gelen ailelerle sabaha başlamak gibisi yok. Köpekleriyle çocuklarını güneşten mahrum etmemek için sabahın erken saatinde yataktan kalktığı gibi orada olan insanların varlığını bilmek dünyanın nasıl hala dönebildiği, o gücü kendinde nasıl bulabildiğini anlayabilmeye yetecek kadar güçlü. Nasıl da güzeller!

Düşününce içi acıyor insanın, az sonra o yollardan ne denizi, ne güneşi ne kediyi köpeği ne de o paylaşan çocukları farketmeden geçip gidecek bir sürü insan ve AVMleri dolduracak. Çocuklarını kahvaltı ederken aynı çatı altında nefes veren binlerce insanın nefesini solumak zorunda bırakacak. Kendileri onca elektroniğin, onca sahte ışığın, yapay ve garip bir uğultunun, onca maskeli insan enerjisinin altında ağırlaşacak ağırlaşacak ve topraklanamadan tatilini heba etmiş olacak.

Ben çocuğumun toprağa bastığı, çimene doyduğu, kuyruğunu mutlu salladığı, cocamın elimi bırakmaya kıyamadığı, onlarca kez öpüldüğüm, martıyı,kargayı alıp kaçtığı ekmek kadar kutsadığım, taşı toprağı kendimi sevdiğim, sevildiğim, tanımadığım insanlara gülümsediğim ve tanımadığım insanların bana gülümsediği, doyasıya da güldüğüm bir pazarı bitiriyorum.

Bitirirken de şükrediyorum, evet olmuş bize bu pazar:) Sizler de eğer “olmuş” bir pazar geçirdiyseniz, dünyanın kalbine dokunduysanız parmak uçlarınızla bile ve eğer hala farketmediyseniz diye içimden geçenleri paylaşmak istedim. İstedim ki bilin çok şanslısınız <3

Sevginin sıcağı ve ışığın gücüyle…7377-fantasy-fairy-tale-illustrations

Çocukları itekleyip durmayı bırakmaya ihtiyacımız var!

kids silhouettesDaha dün akşam yemeğinde uzuun uzuun bu konuyu konuştuk Sonerle. Aşağıdaki yazı karşıma çıkınca konuşma yine beliriverdi zihnimde. “Ne şanslı çocuk yaa!” dedi karnımı hedef alarak 🙂 Ve ekledi “düşünsene bu ülke standartlarında bizim gibi anne baba ile hayata başlıyorsun… bence harika! acaba o ne düşünecek?” Benim cevabım şu oldu “bize benzerse, hayata bizim gibi bakan birine dönüşürse mutlu olur ama aksi ise karakteri pek memnun kalmayabilir”. Güldü kocacık, şöyle devam etti “anne babanın senden tek beklentisi mutlu bir hayat sürmen, din, eğitim, cinsel tercih hepsi önemsiz. ister okula git ister gitme, ister müslüman ol ister şaman, gay ol mesela veya ne istersen o olsun nasıl kendin olacaksan diye daha doğmadan seninle bunları paylaşan bir aile. ben isterdim valla” Ben de güldüm o böyle söyleyince. Hakikaten öyle. 9 aydır cinsiyeti bile hiiçç önem ve merak uyandırmadı bizde. Önemli olan tek şey orada bizimle olması. Temennimiz sağlıklı olması elbet ama bunu bile şart edinmedik hiç “aman sağlıklı olsun da” bile demedik. Sağlık bile ne muğlak kavram. O genetik testleri falan da yaptırmadık ultrasona da girmedik. Tek kolu yok deseler bir hayata, gelmeye karar vermiş bir ruha kıyabilir miydik? Görmese mesela duymasa veya dünyasının penceresi başka alemlere bakan bir otistik olma yüzdesi yüksek deseler onu istemez miydik? Hiç sanmıyorum. Hala olabilir bunlar. Az bir zaman kala bunlar mevcut bir bebek gelebilir dünyaya bunu biliyor ve hiç bir kaygı, korku taşımıyoruz.

Doğduğunda da ne eğitim, ne yaşam şekli ne de algısı konusunda beklentimiz yok. Ondan tek beklediğimiz yok etmemesi, yaşaması ve yaşarken yaşatması. Mutluluğu tatması kendine güvenen kendi gibi yaşayabilen biri olmakta zorlanmaması. Bu kadar. İşte bu bağlamda gerçekten değerli bulduğum aşağıdaki yazıyı sizler de görün istedim. <3

Sevginin sıcağı ve ışığın gücüyle,

Kucaklıyorum sizi sevgili bir “başka anne”ler

***

1971 yılında ilk okul karnemi eve getirdiğimde, her ne kadar annemin “Kızınız yaşına göre iyi okuyor” yorumundan hoşnut olduğundan emin olsam da, bunu asla üzerine alınmadığından da eminim.

Peki ama 35 yıl sonra, kızım Lily’nin ilk karnesini, titreyen ellerimle açarken neden bu kadar gergin hissediyorum?

Milyonlarca ebeveyn gibi nasıl oluyor da çocuğumun başarılı olup olmadığı konusunda kendimi tamamen sorumlu hissedebiliyorum?

Bugün, spermin yumurta ile karşılaştığı ilk andan itibaren ana rahmi, çocuklarımızın ilk sınıfı haline geliyor. Doğmamış çocuklar daha kulakları bile oluşmadan ana rahminde klasik müziğe mahkum birer dinleyiciye dönüştürülüyorlar. Doğduklarından sonra da onlara uygun bir müfredat devreye giriyor: Tam olarak görmemelerine rağmen önlerine resimli kartlar koyuluyor, henüz konuşamamalarına rağmen dil derslerine kayıtları yaptırılıyor ve henüz yürümeye başlamadan yüzme dersleri başlıyor.

Bir zamanlar bir çocuğun herhangi bir konuda yeteneği olduğunda, buna “Tanrı vergisi” denirdi. Ama sonra Sigmund Freud, anne babaların çocuklarının nasıl insanlara dönüştüğünden – en azından psikolojik olarak – neredeyse tamamen sorumlu olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine İsviçreli psikolog Jean Piaget, çocukların, gelişimin tanımlanan aşamalarından geçtiğini ve “küçük bilim insanları” olarak görülebilecekleri fikrini geliştirdi.

“Çocuğumu nasıl daha zeki yapabilirim?” sorusu anne babalar üzerinde gittikçe baskı yaratmaya başladı ve ilk cevaplar minnetle karşılandı. Bu cevaplar adını muhtemelen hiç duymadığınız bir adamdan geldi, ama fikirleri yine de çocuklarınızı nasıl yetiştirmeniz gerektiği konusunda üzerinizde derin bir etki yarattı.

1963 yılında, Amerikalı fizik terapisti Glenn Doman, Teach Your Baby to Read / Bebeğinize Okumayı Öğretin kitabını yazdı. Beyni hasarlı bebeklerin rehabilitasyonuna dayanan Doman’ın teorileri, bir bebeğin beyninin ilk yılda diğer tüm zamanlardan çok daha fazla büyüdüğü gözlemine dayanıyordu. Doman’a göre beyin, büyümenin yavaşladığı üç yaşına kadar mümkün olduğu kadar fazla uyarılmalıydı.

Doman daha da ileri giderek, bebeklerin dünyaya bilgiye aşırı aç geldiklerini ve yemek yemektense öğrenmeyi tercih ettiklerini söyledi.

Başından beri çok az sayıda uzman Doman’ın bebeklerin okuyabildiklerine dair iddialarını destekledi. Ancak yine de çok geç kalınmıştı. Bebeğinize Okumayı Öğretin kitabı 5 milyon adet sattı ve 20′den fazla dile çevrildi.

Çok erken yaşta eğitim trendi herkesi ele geçirdi ve bu trend 70′li yıllar boyunca giderek büyüdü. Ancak 80′li yılların başında psikologlar aşırı stresli çocuklarla ilgili pek çok durum bildirisinde bulundu.

1983′te Newsweek dergisinin yayınlanan bir araştırmaya göre bebekliğin yeni ABC’si şunlardı: “Kaygı, İyileşme ve Rekabet.”

Ebeveynlik kitapları artık emzirmenin ve bebek bakımının temellerine odaklanmıyordu. Onun yerine sayfalarında IQ’yu yükseltmek gibi konulara yer veriyorlardı. Çok satan kitaplardan biri olan “How to Have a Smarter Baby/ Nasıl Daha Zeki Bir Çocuk Sahibi Olunur?”, ebeveynlere eğer tavsiyelerini birebir uygularlarsa 30 puanlık bir IQ artışı vaat etti.

Doman bir bebek okuyucu jenerasyonu yaratma konusunda asla başarı kazanamamış olsa da, başka bir konuyu kanıtlamayı başardı. Anne babaların kendilerine güvensizliklerinden ciddi bir servet kazanılabileceğini gösterdi herkese.

Bu atmosferin hakim olduğu bir dönemde, ben de ilk bebeğimi Bebek Einstein videolarının önüne oturtmuştum bile. Bebeğimi; Mozart’ın ksilofon yorumlarıyla dans eden lava lambaları, kurmalı oyuncaklar ve el kuklalarının sürreal bir karışımına bakarken yapayalnız bırakmıştım.

Sağduyu bana, bunun sadece bebeğimin kafasını karıştıracağını ya da uyumasına sebep olacağını söylemeliydi. Ancak ben, milyonlarca ebeveyn gibi, kızımın hayata harika bir başlangıç yapmasına katkıda bulunduğuma inanarak bu satış taktiğini bir güzel yuttum. Bu arada Bebek Einstein’ın piyasaya çıktığı ilk beş sene içinde her dört Amerikan ailesinden birisi en az bir adet bebek eğitimi videosu satın aldı. 2006 yılında Bebek Einstein markası sadece Amerika’da 540 milyon dolarlık bir satışa ulaştı ve markanın sahibi olan firmayı Disney satın aldı.

Ama ufukta problemler belirmeye başladı. Bazı araştırmalar, bu tür eğitim videolarının bir bebeğin yeteneklerini geliştirmesini sağlamayı bırakın, onlara engel bile olabileceğini iddia etmeye başladı. Eleştiriler dağ gibi büyümeye başlayınca, Disney ailelere para iadeleri önermeye başladı ve satışları düşüşe geçti.

Yine de bugün İngiltere’nin en büyük oyuncak üreticisi olan Toys R us’ın koridorlarında kısa bir gezinti yapmak bile bir anne babayı, bebeğini cebir için hazırlamanın asla erken olmadığına inandırmak için yeterli.

Mozart etkisi de kontrolden çıkmış durumda. Henüz ayaklarının bile kendilerine ait olduğunun farkında olmayan yeni doğan bebekler, bebek oyun gruplarında ayaklarıyla dev piyanoları tekmeleyerek müzik yapmaları için cesaretlendiriliyor.

Her şeyin hızla takip edildiği bu dünyada, bir atlama ipi gibi basit bir şey bile zaman çizelgesini öğreten ve renkli ışıkların yanıp söndüğü bambaşka bir oyuncağa dönebiliyor.

Nörobilimcilerin çoğu, eğitimsel oyuncaklardan ve videolardan umduklarımızın aşırı abartıldığını ve bulduklarımızın ise bir felaket olduğunu söylüyor. Onlara göre laboratuar ile çocuk odası arasında bir yerde, bilim karmakarışık bir hale getirildi. Gerçekliğin zerreleri göklere çıkarılarak dev para tuzaklarına dönüştürüldü.

Üstelik sorun sadece eğitimsel oyuncakların işe yaramadığı gerçeği değil. Gittikçe artan sayıda uzman, bu oyuncakların çocukları, ucu açık ve hayali oyun sayesinde edinebilecekleri daha hayati becerileri kazanmak için ihtiyaç duydukları zamandan ve beyin alanından yoksun bıraktığı görüşünü benimsemeye başladı.

Bir çocuğu hiçbir uyaranın olmadığı karanlık bir odada bırakmanın beynini yeterince geliştirmeyeceği gerçeği doğru olsa da, madalyonun diğer yüzü onları ne kadar çok eğitimsel uyarıya maruz bırakırsanız o kadar zeki olurlar değil maalesef.

Beyin uzmanı ve moleküler biyolog John Medina şöyle diyor: “Ne yazık ki bilginin az olduğu yerde mitler hızla çoğalıyor. Ve mitlerin insanı tuzağa düşürmek gibi bir etkisi var. Onca yıldan sonra bile bu ürünler hala raflarda ve kendilerinden şüphelenmeyen anne babaların pek de kolay kazanılmayan paralarını hala tuzağına düşürüyor.

Ama belki de anne babaların güvensizlikleri, hiçbir zaman özel ders kadar sömürülmedi. Bir jenerasyon önce özel ders, sınıftakilere yetişmeye çalışan ya da sınavlara hazırlanan az sayıda çocuk için koruyucu kalkan gibiydi.

Bugün ise yapılan araştırmalara göre İngiltere’de okula giden çocukların 4′te 1′i özel ders alıyor. Bu oran beş sene önce yüzde 18′di. Birebir dersten grup derslerine ve online hizmetlere kadar sadece İngiltere’deki pazar tahminen bir milyon çalışanı ile yılda 6 milyar dolara ulaşıyor.

Yine de pek çok anne baba özel dersin sihirli değnek olmadığını düşünüyor. Düşük özgüveni olan bir çocuğun, akademik özgüven olmamak gibi problemlerle nasıl baş edeceğini bilmeyen bir eğitmenle birebir ders yaptığını düşünün. Bu çocuk muhtemelen kendisiyle ilgili daha kötü hissedecek ve öğrenmeye karşı daha fazla direnç geliştirecektir.

Kusursuz bir “dahi çocukların cesur yeni dünyası”nı yaratmaktan oldukça uzak bir şekilde kaygılı ve depresif çocuklar üretiyoruz. Çocuklara, okulda kendilerini daha iyi hissetmelerine yardım etmek yerine, ödeve direnme, matematik kaygısı, okuma heyecanı eksikliği, düşük özgüven, uyku problemleri ve anne babalardan kopuş gibi riskli durumlara sebep olacak baskı dolu “kaplan ebeveynlik” rolünü seçiyoruz.

Pek çok anne baba hala şunu anlamayı reddediyor: Mücadele ettikleri bazı davranışsal problemler, pek çok çocuğun bugün hissettiği baskının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Pek çok çocuk ya başarılarına bağlı olarak sevgi gördüklerini düşünüyor ya da anne babalarını hayal kırıklığına uğrattıkları duygusundan kaçmak için onlardan kopuyorlar.

Ama bu sadece ebeveynlerin suçu değil. Onlar, hükümetler ve statü takıntılı okullar tarafından desteklenen rekabetçi bir kültürde çocuk yetiştiriyorlar. Yüksek eğitimin ve iş dünyasının bıçak sırtındaki dünyasında, çocuklarının başarılı olmalarına yardımcı olmak için asla yeteri kadar şey yapamadıkları konusunda sürekli korkutuluyorlar.

Ama artık ailelerin, çocukları için kaygısız bir çocukluğun geri gelmesini istemelerinin ve anne baba olmaktan tekrar zevk almalarının zamanı geldi. Sonuç olarak anne babalar, çocukları için ne istedikleri konusunda dikkatli olmalılar. Ebeveynlik başarısının gerçek ölçüsü sınav notları değil, mutluluk ve güven duygusu olmalıdır.

Kaynak: http://www.theguardian.com/lifeandstyle/2014/oct/04/we-need-stop-pushing-our-kids-parents

Bebeğinizle İlk Müze Ziyaretine Davetlisiniz

pusetli1Ben bu atölyeye bayıldım! Gerçekten güzel düşünülmüş, eğlenceli, öğretici ve ekonomik… Daha ne olsun!

Bilgilendirmeyi bir okuyun, bence dikkatinizi çekecek 🙂

Kaynak http://www.sakipsabancimuzesi.org/tr/sayfa/haberler/turkcell-platinum-pusetli-anneler-gunu

Ve bu arada bir sevimli dip not: Çarşambalar #uzunçarşamba kapsamında girişler ücretsiz, bir kenara yazmalı <3

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla, keyifli etkinlikler sevgili “başka anne”ler!

*****

S.Ü Sakıp Sabancı Müzesi, Turkcell Platinum Pusetli Anneler Günü etkinliği ile anne ve bebekleri birlikte ilk müze deneyimlerini yaşamaya davet ediyor. Anne ve bebeklere çok özel bir sanat deneyimi yaşatma amacıyla düzenlenen program, eğitmen eşliğinde sergi turunun yanında baskı teknikleri ve hafıza oyunu gibi atölye çalışmaları da içeriyor. Etkinlik sonrasında anneler ve bebekleri açık havada müze bahçesini gezerek günlük park gezintilerini müze deneyimiyle birleştiriyorlar. Programa anne ve bebeklerin yanında babalar da ücretsiz olarak katılabiliyor.

0 – 11 ay

30 dakika süren programda, sergiden seçilen eserlerin önünde eğitmen eşliğinde incelemeler yapılıyor ve eserlerin bebekler üzerinde yarattığı etki gözleniyor.

Atölye saatleri: 10.30 – 11.00

12 -18 Ay

30 dakika süren programda, sergiden seçilen eserlerin önünde eğitmen eşliğinde incelemeler yapılıyor ve eserlerin bebekler üzerinde yarattığı etki gözleniyor. Bu etkinlik sonrasında eğitmenler, anne ve bebekleri yaş gruplarına uygun seçilmiş eserlerin önünde renk, şekil ve biçime odaklanan bir sergi turuna çıkarıyorlar.

Atölye saatleri: 11.30 – 12.30

19 -36 Ay

60 dakika süren programda çocuklar önce serginin konusu ile ilgili ısınma oyunları oynuyor, isim kartlarını hazırlıyor ve sergideki işlerin baskılarından hazırlanan yap bozları yapıyorlar, sonrasında ise eğitmen eşliğinde yaşlarına uygun olarak seçilen eserlerin önünde, renk, şekil, biçime odaklanan bir sergi turuna katılıyorlar. Çocuklar, turun ardından kendileri için özel olarak tasarlanmış atölye çalışmasında anneleri ile ilk sanat deneyimlerini birlikte yaşıyorlar.

Atölye saatleri: 13.30 – 14.30

Eğitimler ücretsizdir.

3 Ocak Cumartesi 10:30 – 11:00 0-11 Ay
3 Ocak Cumartesi 11:30 – 12:30 12-18 Ay
3 Ocak Cumartesi 13:30 – 14:30 19-36 Ay
8 Ocak Perşembe 10:30 – 11:00 0-11 Ay
8 Ocak Perşembe 11:30 – 12:30 12-18 Ay
8 Ocak Perşembe 13:30 – 14:30 19-36 Ay
17 Ocak Cumartesi 10:30 – 11:00 0-11 Ay
17 Ocak Cumartesi 11:30 – 12:30 12-18 Ay
17 Ocak Cumartesi 13:30 – 14:30 19-36 Ay
22 Ocak Perşembe 10:30 – 11:00 0-11 Ay
22 Ocak Perşembe 11:30 – 12:30 12-18 Ay
22 Ocak Perşembe 13:30 – 14:30 19-36 Ay
31 Ocak Cumartesi 10:30 – 11:00 0-11 Ay
31 Ocak Cumartesi 11:30 – 12:30 12-18 Ay
31 Ocak Cumartesi 13:30 – 14:30 19-36 Ay

Çocuklar Riskli Oyunları Neden Sever?

Değerli bulduğum bir yazıya rastladım bugün ve arşive eklerken sizlerle de paylaşmak istedim. Keyifle okuyunuz.

***

Çocuklarımızı korumak istiyorsak, onların “riskli” olarak tanımlanan şekillerde oyun oynamalarına izin vermeliyiz.

Korkunun negatif bir deneyim olduğunu düşünürüz, mümkün olduğunca engellenmesi gereken bir duygu olarak görürüz. Ancak çocuğu olan herkesin çok iyi bildiği gibi çocuklar riskli yollarla oyunlar oynamayı severler. Bu yollar, özgürlük coşkusu ile en doğru ölçüde korkuyu birleştirir ve ikisinin canlandırıcı bir karışımı olan heyecan duygusunu üretir.

6 Kategoride Riskli Oyun

Norveç Queen Maud Üniverisitesi profesörü Ellen Sandseter, oyunları sırasında çocukların her yerde ilgisini çeken riskleri altı kategoriye ayırıyor:

  • Büyük yükseklikler: Çocuklar, dünyaya kuşbakışı bakabilmek ve heyecan verici “başardım!” duygusunu yaşayabilmek için ağaçlara ve diğer korkutucu yükseklikteki yapılara tırmanır.
  • Yüksek hız: Çocuklar iplerde ya da parklardaki salıncaklarda sallanır; kızaklarla, kayaklarla, patenlerle ya da oyun parkındaki kaydıraklardan kayar; kayıklarla ya da botlarla hız yapar; bisiklete, kaykaya ve heyecan duygusunu yaşayabilecekleri hızda başka araçlara binerler. Neredeyse kontrollerini kaybederler ama asla tam olarak değil.
  • Tehlikeli aletler: İçinde yaşadıkları kültüre bağlı olarak çocuklar, bıçakla, ok ve yayla, çiftlik aletleriyle ya da potansiyel olarak tehlikeli olabilecek diğer aletlerle oynarlar. Elbette bu aletleri kullanmalarına izin verilmesinin yarattığı büyük bir tatmin duygusu yaşarlar. Ancak bu aletleri kullanırken yaşadıkları başka bir duygu da, onları kontrol ederken yaşadıkları heyecandır. Çünkü tek bir hatanın onlara zarar vereceğini bilirler.
  • Tehlikeli doğal elementler: Çocuklar ateşle oynamaya bayılır. Aynı zamanda biraz tehlike barındıran derin suların içinde ya da etrafında oynamayı da çok severler.
  • Dövüş oyunu: Çocuklar her yerde birbirini kovalar ve şakacı bir şekilde kavga ederler. Ve genellikle en savunmasız pozisyonda olmayı tercih ederler. Yaralanma riski içeren ve kurtulmak için en çok beceri gerektiren pozisyon: Yakalanan olmak ya da güreş sırasında altta olmak…
  • Saklanmak/kaybolmak: Küçük çocuklar saklambaç oynarken arkadaşlarından geçici ve korkutucu bir ayrılığın verdiği heyecan duygusunu deneyimlerler. Daha büyük çocuklar ise kendi başlarına, yetişkinlerden uzak tehlikeli maceralara atılır. Kendileri için yeni olan ve hayali tehlikelerle dolu yerlere giderler. Buna kaybolma tehlikesi de dahildir.

6874810224_6234ffd9a6_z

Riskli oyunun değeri

Diğer yavru memeliler de riskli oyunu sever. Keçi yavruları dik yamaçların kenarlarında oyun oynarlar ve inişi zorlaştıran garip şekillerde havaya sıçrarlar. Küçük maymunlar ağaçlarda daldan dala sallanırken becerilerine meydan okumak için birbirine uzak olanları ya da düşünce canları acıyacak kadar yüksek olanları seçerler. Pek çok türün memeli yavrusu, sadece bizimkiler değil, zamanlarının çoğunu birbirlerini kovalayarak, dövüşme oyunu oynayarak geçirirler. Ve onlar da en savunmasız pozisyonları tercih ederler.

Evrimsel bir perspektiften bakarsak, riskli oyunla ilgili en temel soru şudur: Neden var? Yaralanmaya sebep olabilir (her ne kadar ciddi yaralanmalara az rastlansa da) ve hatta ölüme (çok az görülür). Peki neden doğal seleksiyon bu özelliği elemedi? Bu davranışın hala sürüyor olması, faydalarının risklerinden çok daha ağır bastığı gerçeğinin kanıtıdır. Peki faydaları neler? Hayvanlara yönelik çalışmalar bize biraz ipucu veriyor.

mountain-goat-kids-jumping

Araştırmacılar, yavru fareler için, gelişimlerinin önemli bir döneminde onları oyundan mahrum edecek ama diğer sosyal deneyimlerden mahrum etmeyecek bir ortam hazırladı. Fareler bu şekilde duygusal olarak oldukça eksik büyüdüler. Yeni bir ortama koyulduklarında abartılmış bir korkuyla tepkiler verdiler, normal bir fare gibi uyum sağlayamadılar ve keşfedemediler. Hiç bilmedikleri başka bir yavru farenin yanına koyulduklarında da korkudan donakalmak ya da uygunsuz ve boş bir öfkeyle etrafa saldırmak gibi tepkiler verdiler. Maymunların oyundan mahrum bırakıldığı başka bir deneyde de benzer sonuçlar elde edildi.

Bu tür bulgular, oyunun duygusal regülasyon teorisini destekliyor. Bu teoriye göre oyunun en temel fonksiyonu, yavru memelilere korku ve öfkeyi regüle etmeyi öğretmek. Riskli oyunda yavrular, yönetilebilir dozda korku hissi ile doluyorlar ve korkuyu deneyimlerken ona adapte olarak davranmayı keşfediyorlar. Korkuyu yönetebildiklerini, üstesinden gelebildiklerini ve içinden “canlı çıkabildiklerini” öğreniyorlar. Dövüş oyunlarında bir oyuncu diğerine kazayla zarar verebileceği için öfke duygusunu da deneyimliyorlar. Ancak oyuna ve eğlenceye devam ederek bu öfkeyi yenmek zorunda kalıyorlar. Eğer etrafa saldırmaya başlarlarsa oyun bitiyor. Duygusal regülasyon teorisine göre oyun, yavru memelilerin korku ve öfke duygularını öğrenmelerinin bir yolu. Böylece negatif duygulara teslim olmadan gerçek hayatın tehlikeleri ile yüz yüze gelebiliyor ve başkalarıyla yakın temasa geçebiliyorlar.

Oyun Yoksunluğunun Zararlı Sonuçları

Sandeter’in 2011 yılında yayınlanan bir makalesinde şöyle yazıyor: “Eğer çocuklar yaşlarına uygun riskli oyunlara katılmaktan alıkonulursa, toplumda artan oranda duygu, düşünce ve davranış bozuklukları gözlemleyebiliriz.” Sandeter bu makaleyi geleceğe yönelik bir tahmin olarak yazmıştı, ancak elimizdeki veriler bu geleceğin artık geldiğini ve hatta bir süredir zaten burada olduğunu gösteriyor.

Elimizdeki en somut kanıt şu: Geçtiğimiz 60 yılda içinde yaşadığımız kültürde, çocukların serbest bir şekilde, yetişkin kontrolü olmadan ve özellikle riskli yollarla oyun oynama fırsatlarında, sürekli, kademeli ama sonuç olarak dramatik bir düşüşe şahit olduk. Ve aynı 60 yıl içinde çocuklarda zihinsel ama en çok duygusal bozukluklardaki sürekli, kademeli ama sonuç olarak dramatik bir artışa da şahit olduk.

Riskli oyunun altı kategorisine tekrar bir göz atın. 1950′lerde en küçük çocuklar bile bu tür oyunlar oynadılar. Aileler çocuklarının bu oyunları oynamasını bekledi ve izin verdi. (Her zaman mutlu olmasalar da) Şimdi bu tür oyunlara izin veren anne babalar, ya çevresindekiler ya da otoriteler tarafından ihmal ya da dikkatsizlikle suçlanıyor.

Bu konudaki en önemli kanıt, uzun yıllardır çok sayıda ve örnek oluşturacak gruplar halindeki çocuklara ve genç yetişkinlere verilen standart klinik değerlendirme anketlerinden elde edilen analiz sonuçları. Bu analizler gençlerin 1950′lere oranla 5 ila 8 kat daha fazla klinik düzeylerde endişe ve depresyon yaşadığını ortaya çıkardı. Çocukların riskleri yaşama özgürlüğü azaldıkça, çocuklarda psikopatolojik sorunlarda artış başladı.

Hikaye hem ironik hem trajik. Görünüşte çocukları tehlikelerden korumak için onları serbest ve riskli oyundan mahrum bırakıyoruz. Ama bu süreçte onları zihinsel bozukluklara hazırlıyoruz. Çocuklar riskli ve duyguları tetikleyen oyunlar oynayarak kendi kendilerine doğal bir şekilde duygusal esnekliği ve iyileşmeyi öğretirler. Bu tür oyunlara izin vermek yerine onları engelleyerek uzun vadede onlara daha fazla zarar veriyoruz. Ve en önemlisi onları eğlenceden mahrum bırakıyoruz.

tumblr_lhd93jQGxZ1qzbpldo1_500

Riskli oyunun yerini spor alırsa…

Çocuklar riskli oyunlar oynama konusunda yüksek bir motivasyona sahiptir, ama aynı zamanda kendi kapasitelerini bilme ve fiziksel ya da duygusal olarak almaya hazır olmadıkları risklerden kaçınma konusunda da çok iyilerdir. Çocuklar neye hazır olduklarını bizden çok daha iyi bilirler. Yetişkinler, çocuklara hazır olmadıkları riskleri alma konusunda baskı yapar ya da hatta onları cesaretlendirirse, sonuç büyük ihtimalle bir travma olur, heyecan değil.

Çocuklar arasında büyük farklılıklar vardır, aynı yaşta, aynı boyda hatta aynı güçte olanlar arasında bile. Biri için heyecan verici olan bir şey, diğer için travmatik olabilir. Beden öğretmenleri beden dersinde bütün sınıfın bir ipe ya da direğe tırmanmasını isterse, bunu yapmakta çok zorlanan bazı çocuklar travma ve utanç duygusu yaşarlar. Onları zorlamak, tırmanmalarına ya da yüksekleri deneyimlemelerine yardımcı olmak yerine, bu tür maceralardan tamamen uzaklaşmalarına sebep olur. Çocuklar oyunlarına ve yaptıkları şeylere en doğru dozda korku duygusu eklemeyi çok iyi bilirler. Bu yüzden kendi oyunlarının yönetimi onlarda olmalıdır, yetişkinlerde değil. (Burada bir parantez açıp çocukların çok az bir yüzdesinin yeteneklerini abartmaya meyilli olduğunu ve riskli oyunlarda düzenli olarak kendilerini incittiklerini belirtmeliyim. Bu çocuklar sınırları öğrenme konusunda yardıma ihtiyaç duyabilir.)

Başka bir ironik gerçek de şu: Çocuklar özgürce seçtikleri ve kendilerinin yönettiği oyunlarda, yetişkinler tarafından yönetilen spor oyunlarında olduğundan çok daha az incitiyorlar kendilerini. Bunun sebebi, yetişkin cesaretlendirmesinin ve sporun rekabetçi doğasının, çocukları özgür oyunlarda seçmeyeceği riskleri almaya – hem kendilerini hem de diğerlerini incitme – itmesi. Bir diğer sebep de çocukların bu tür sporlarda uzmanlaşmaları beklendiği için belli kasları ve eklemleri gereğinden fazla kullanmaları. Amerika Hastalık Kontrolü ve Koruma Merkezi’nin en güncel verilerine göre her yıl 14 yaşın altındaki 3,5 milyon çocuk spor yaralanmaları ile ilgili tedavi görüyor. Bu neredeyse sporla uğraşan her 7 çocuktan 1′i anlamına geliyor. Çocuklara yönelik spor ilaçları artık büyük bir pazar. Bu pazarın yaratıcıları ise genç oyuncuları topu çok hızlı atmaları için cesaretlendiren ve bu sayede çocukların dirseklerini çıkarmalarına sebep olan ya da genç yüzücüleri çok fazla ve çok sık antrenman yapmaları için cesaretlendiren ve bu sayede çocukların omuzlarına ameliyata varacak kadar zarar vermelerine sebep olan yetişkinlerdir.

Eğlenmek için oyun oynayan çocuklar çok nadir belli bir alanda uzmanlaşırlar (çünkü oyunda çeşitliliği severler) ve canları acıdığında ya dururlar ya da oyun oynama şekillerini değiştirirler. Ayrıca sadece eğlence için oynadıklarından, oyun arkadaşlarına zarar vermemeye dikkat ederler. Kazanmaya odaklanan ve belki de olası bir bursun hayalini kuran yetişkinler, doğanın zarar vermeyi önleyici etkisini dikkate almadan çalıştırırlar çocukları.

Özet olarak, tehlikeli olmadığı halde tehlikeli olduğuna inandığımız için çocukları kendi seçtikleri heyecanlı oyunlarından alıkoyuyoruz ve onları sakatlanma tehlikesinin çok daha yüksek olduğu rekabetçi bir spor dalının içinde uzmanlaşmaları için cesaretlendiriyoruz. Sanırım öncelikleri yeniden düşünmenin zamanı geldi.

Kaynak: http://www.psychologytoday.com/blog/freedom-learn/201404/risky-play-why-children-love-it-and-need-it

"Siz daha bebek alışverişi yapmadınız mı?" Yoo yapmadık

Söz alışverişi, nişan alışverişi, nikah alışverişi, düğün alışverişi, bayram alışverişi, ot alışverişi afedersiniz ama boT alışverişi! Nedir bu böyle aynı hikaye suç kimde neden böyle diye haykırasım var benim… İnsanları neden böyle süreçlere sokmaya meyilli bir toplumda yaşıyoruz anlayamıyorum. Dünyanın kalanı da mı böyledir bilmem ama bu işin bizdeki kadar ayyuka çıkarıldığı bir kültür daha henüz duymadım ben.

Eşim de ben de eşya bağımlısı insanlar değiliz. Hiç olmadık. Ne ilişkimizin “cici bici” aylarında ne de evliliğe evrildiği zamanlarda hiç “oyumuz da olsun buyumuz da olsun” demedik. Kullanmayacağımız şeyleri hiç edinmemeye çalıştık o sebeple de neye ne zaman ihtiyaç hissetsek onu o zaman aldık. Hala öyle yapıyoruz.

Ev eşyalarımızın bile koltuk, yatak, buzdolabı vs “her eve lazım” olanlarının dışında kalanları yeni evimize geçip orada yaşamaya başlayınca almaya karar vermiştik en başında ve öyle de yaptık. Gerçekten de çok rahat ettik. Ne eve uymayan eşyamız oldu, ne de içimize sinmemiş bir ev dekorasyonumuz.

Ben önce her şeyi kafamda detaylandırıp fiyat, kalite, yorum vs bütün bilgileri toplayıp her çerçeveden elemeleri yapıp bir kaç marka modele indirip onları gidip görmeyi ve tamamdır deyip alıp çıkmayı seviyorum. Ne gez dolaş ona bak buna bak kafam karışsın, ne de ederinden fazla para verdiğini sonradan farkedip içim yansın istemiyorum. Eşim bu konularda muhteşem ve ben çok şanslıyım. Çünkü o mağaza, dükkan gezmeyi bakmayı sever ama şükür ki beni zorlamıyor. Belirlediğimiz marka model vs bir kaç ayrı lokasyonda incelenecekse o da yavaş yavaş onları üstleniyor görmeden içi rahat etmezse.

Velhasıl bizde işler şöyle yürüyor. Genellikle konu kimin uzmanlığındaysa o ön araştırmayı, tüketici yorumlarını, ürünün malzeme, kalite, sağlık etkisi, fiyat aralığı, dizayn farkları, eksileri artılarını belirliyor. Kafasında tartıp bir kaç seçeneğe indiriyor. Üzerine kısa bir görüş alışverişi sonrası detaylar yetersiz geldiyse sorular not alınıp tekrar değerlendiriliyor ha detay yeterliyse sonraki aşama görme içine sinme aşaması. Belirlediğimiz seçenekleri bütçe doğrultusunda değerlendirip içimize sine sine alıp uzunca zaman da kullanıyoruz.

Aa hamile kaldım hadi koş bebek arabası alalım, yatak alalım, bir yaşında giyeceği ayakkabılar çok sevimli onlardan da olsun.. Dur dur çocuğa biberon emzik dişlik falan da lazımmış, Bak internette okudum şu arkadaş 8 aylık bebeğine bu yürüteçten almış….. mış mış mıışş… Böyle şeyler gerçekten hem hamilelik sürecinizin ekstra yükü bence sevgili hanımlar hem de sizin için ekstra yorulmak, bebeğin enerjisinden çalmak, hatta zaman zaman alamadığınız, bulamadığınız şeyler için moralinizi bozarak kendinize bebeğinize yaptığınız eziyetler demek.

Bizim az bir zamanımız kaldı doğuma, son aylar. Heerr ayı, heerr anı doya doya hiç bir kaygı yaşamadan yavaş yavaş canımız istedikçe istediğimiz şeylerle ilgilenerek geçirdik. Yavaş yavaş bütçe planladık, yavaş yavaş ttüümm dünyadaki en sağlıklı, en kullanışlı bulunan ürünler konusunda fikirler edindik. Daha dün ilk alışverişimizi yaptık güle oynaya. Son aldığımız karar eğer herhangi bir erken doğum hali olursa eşyalarımız hazırda bulunsun diye ilk önce onları edinmek yönündeydi ve bunu gerçekleştirdik. Başka bir yazıda neleri neden seçtik hangi yolu izledik ve ne kadar harcadık onları da paylaşacağım. Şöyle ki yenidoğmuş bir bebeğin ilk zamanlarında ihtiyaç duyulacağını düşündüğüm ve eşimin “konunun uzmanı sensin ne istersen o olacak karıcıımm” demesi ile benim hazırladığım “doğmadan önce edinilecekler” listemiz öncelikli. Onun dışında kalanları doğumdan sonra bebeğimizin durumu, gelişimi, hareketliliği, ilgisini çekecek olan renkler, vucut yapısı ve biz hala cinsiyetinin sürpriz olmasını isteyerek öğrenmediğimiz için cinsiyetinin gerektirdiği ergonomik dizaynları dikkate alarak sırayla yavaş yavaş edineceğiz.

Aşkın çılgın halleri bunlar 🙂 Gereksiz stresleri hayatına sokmamaya çalışan bir çift olarak biz böyle yaptık çok da güzel oldu. Şiddetle tavsiyedir, kendinizi, eşinizi, bebeğinizi hiiçç sıkıştırmadan, zora sokmadan yavaş yavaş yaşayın bu güzel günleri siz de. Her şey hallolur, yeter ki bütün derdimiz bebek arabası, oto koltuğu, cibinlik tül, lazımlık falan olsun. Öpüyorum hepinizi,

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla,

'Her kadin anne dogar' mi? Her doguran 'anne' olur mu?

Hic dogurmamis ne guzel kadinlar taniyorum ben, annelik nasil da yakisiyor her birine. Ne erkekler goruyorum, cocuklari oyle tatli “anne olabilen” bir babalari olduklari icin cok sansli. Benim kocam mesela diye geciyor icimden suan, cogu zaman benden daha iyi bir “anne” oluyor cocuklarima ve gurur duyuyorum onunla.

Annelik uzerine dusunuyorum bugunlerde sevgili gunluk. Nedir annelik, kimdir anne? Annelik nasil doguran disilerin tekeline verilmis bir ozellige donusmus, hic anlayamiyorum. “Ben onu 9ay karnimda tasidim, ben dogurdum. Anneyim ben” ne acıklı bir inanis. Sadece bir canliyi tasiyip dunyaya teslimini saglayan bir kargo gorevlisine donusuveriyor “anne” boyle tanimlaninca.

Yillarca yuzlerce dogum sonrasi bebegi ailesine teslim ederken karsilastigim ve beni en fazla korkutan seydir annenin tavri. Bebegi babasiyla bulusturdugunuzda baba yeni bir hayata dokundugunun farkindadir cogu zaman, incitmekten, yanlis yapmaktan korkar. Annelerin ise cogu toplumda yaratilan “her kadin anne dogar” algisiyla muhtemelen ve elbette istemeyerek hoyratca yaklasir bebege, kendi uzuvlarindan birine davranircasina. Annelerin bebeklerinin kisiligini, bagimsizligini ve baska bir canli olmalarini kabul edemeyisleri daha ilk anlarda, bu sekilde basliyor gibi geliyor bana.

Artik benim gibi bakan cogu insan anneligin ne sadece dogurmakla ne de cocuk buyutmekle alakali olmadigini kavriyor yavas yavas. Once kendini buyutmekle, kendini tanimakla basliyor annelik sureci. Daha minicik insan yavrulariyken ayagimizda salladigimiz oyuncak ayilarimiz, sokakta gorup dayanamayip evden sut kacirdigimiz kedi kopek yavrulariyla basliyor icimizdeki disil yan uyanmaya. Ustelik sadece disi yaratiklarda da degil hem erkeklerde hem de kadinlarda ne kadar beslenirse o kadar buyuyup gelisiyor bu dogurgan, besleyen, ureten, koruyan disil kisim. Her birimiz icimizde bir “kucuk anne” potansiyeliyle doguyoruz aslina bakarsaniz. Ama o zamanlar henuz “anne” olmus olmuyoruz. Anneligi ogrenmemiz, buyutmemiz ve gelismemiz gerekiyor.

Annelik ogrenilir evet ve ustelik her “yavruyla” bambaska bir anneye donusmek gerekir. Cunku her yavru ozeldir. Ustelik herkesin baska baskadir yavrulari ve bir seye yavrum diyebilmek icin illa onu dogurmus olmak da gerekmez, bunu ogrenmekle kabullenmekle basliyor bir yerde annelik. Aksi takdirde icimizde getirdigimiz potansiyeli “annelik” bilip oyle mudahale edersek yavrularimiza, zamanla problemler buyuyup baglarimizi bogmaya basliyor.

Hic dogurmamis ne guzel kadinlar taniyorum ben, annelik nasil da yakisiyor her birine. Ne erkekler goruyorum cocuklari oyle tatli “anne” olabilen bir babalari olduklari icin cok sansli. Benim kocam mesela diye geciyor icimden suan, cogu zaman benden daha iyi bir “anne” oluyor cocuklarima ve gurur duyuyorum onunla.

Insanin dunya gozuyle tam kavrayamadigi pek cok kavram olmali suphesiz ve “annelik” onlardan sadece biri. Icimizde tasidigimiz, evrenin disil ve eril enerjilerini, tabiatin denge unsurlarini, birbirinden ayirip kadini disi erkegi eril olmaya ilk kim zorladi bilemiyorum ama bunu dogru bulmayanlarin cogaldigini izlemek muthis mutluluk. Zaman daha guzel “annelik”leri ogrenebilmemiz icin daha pek cok ogreti ve sans getirecek bizlere biliyorum. Icindeki ureten, besleyen, yeserten disil yanı, icindeki anneyi buyuten tum yurekleri kucaklayarak, her birinden yeni yeni “annelik” dersleri almayi diliyorum.

Işıgın gücü ve sevginin sıcagıyla,

Biraz yavaslayalim mi hanimlar?

Yasamin kiyisinda dolasarak geciriyoruz hayatlarimizi. Hayat pek cogumuz icin saydigimiz dakikalardan, gunlere kosan saatlerden, bizden kosarak uzaklasan aylardan ibaret. Anlari es geciyoruz yillarin hesabini yapmaya calisirken. Durup beklemiyoruz ki o kadim hikayedeki gibi ruhlarimiz bizi yakalayabilsin.

Biz cocugumuzun artik aramiza katilmasina karar verdigimiz anda coktan basarmistik yavaslamayi. Bir yildir uzerine dusunmus, hayatimizi ona hazir hale getirmis ve sonra ona “hazir oldugunda gelebilirsin artik” demistik.

Aramiza katilmaya karar vereli 7 ay oldu. 7aydir kalbini duyuyor, minik kipirtilarini hissediyoruz. Anin tadini doyasiya cikariyoruz. Ve iste bu anlarda daha rahat gorebiliyorum artik ne cok kosmusum ben hayatim boyunca. Ne cok calismis, cabalamis, yorulmus, yipranmisim. Kosusturmacalarda kac kez ruhumu unutup gitmisim bir yerlerde kim bilir!

Hamile kaldigi an yeni bir telas, yeni bir kosturmaca giriyor cogu kadinin hayatina ve ben buna uzuluyorum. Onu alayim, bunu vereyim, oraya gideyim, bunu da bulayim, suna da bakayim… Halbuki nasil da degerli anlar kayip gidiyor o hengamenin icinde avuclardan. Annelik basli basina bir ‘hayattan’ kayiba donusuyor zamanla iste bu yuzden. ‘Ben sana sacimi supurge ettim’ ‘ben sana yillarimi verdim’ler iste boyle anlarin birikimi ve annelerin kendine donuk hayal kirikligi hep.

Daha hamileyken bebegiyle ani paylasmak yerine, bir alma verme yapma etme yetistirme telasina dusuyor anne ve iste kopmalar burada basliyor. Her eksik alinir, her sey bulunur gerektigi zaman da, sizin kacirdiginiz anlari kimse bir daha yerine koyamaz.

Sonra cocuklar buyurken surekli bir sonraki anı hazirlamaya, sonraki aylara yillara hazirlanmaya almaya vermeye yetismeye calisirken yavas yavas kacirdigi paylastigi anlar cogaliyor annenin. Elbet herkes iyi niyetle yapiyor bunu ama hem kendinden hem cocugundan caliyor pek cogumuz farkinda olmadan.

Biraz tembellik edelim mi anneler? Bazen sadece bu ana yetecek kadar calisip; kalanimizi cocuklarimizla, sevdiklerimizle paylasalim mi? Kendimize bir dilim sunalim mi kendi hayatimizdan hemen simdi? Hemen simdi kosturmacalari birakip, bir derin nefes alip yavaslayalim, biraz anı yasayalim mi?

Isigin gucu ve sevginin sicagiyla,