Çilek Kokulu Minik Bilge

Baykuş nasıl güzel haber veriyor geldiğini, nağmeli nağmeli…

Elimden gelse gidip şu yıldıza soracağım ‘e parlıyorsun ya sen, onca acı gördün hiç sönmedin mi?’

Dünden beri camdan her baktığımda dağı dürtüklüyorum ‘nasıl da dumanlı başın, kim bilir ne fırtınalar gördün hiç yıkılasın gelmedi mi hala böyle heybetlisin?’

Ağaçlar ayakta, kuşlar ötüyor, yağmur yağıyor, rüzgar esiyor. Acınız benden az mı? Peki farkındalığınız? Benden daha mı vicdansızsınız?

Gözümün bebeği çilek, hala çilek. bu yılın ilk bebekleri kokularını paylaşmaya başladı. Bahçem şenleniyor.

image

Şükür halindeyim bunca güzellik gözümün önünde olduğu, benimle bilgeliğini paylaştığı için. Kara gün kararıp kalmayacak. Nasıl ki baykuş hiç tereddüt etmeden hala baykuş, nasıl ki çilek hala çilek, bebek hala bebek, ben de elimden geldiğince ben olmaya devam etmeliyim. Hayat doğada, bize-insana-, ‘rağmen’ devam ediyorsa bir bildiği olmalı. Yuvamda da aksamamalı, sokağımda da, ülkemde de… Günaydını da, tebessümü de, tohumu da, çiçeği de, güzel haberi de, bebek gülümsemesi de aksamamalı… Ve elbet iyi geceleri, tatlı rüyaları da…

Bulut yataklarda, pamuk yastıklarda uyu bu gece dünyalı dostum, sabah ola hayrola.

Çilek kokan rüyaların olsun.

Cansuyu Olacağız Gözümüzün Yaşıyla Bile Birbirimize, Yeşereceğiz Yine

Toprağın en derinine, en karanlığına, en nefessiz yerine de düşse yeşerecekse yeşeriyor o tohumlar.

Ne olursa olsun hayat bulacak toprağa düşen her umut, her gülüş, her duygu. Göz yaşımız da, acımız da, öfkemiz de birbirimizde durulacak. Can suyu olacağız en kuruduğumuz yerde belki de yine, gözümüzün yaşıyla birbirimize.

image

Çocuklarımız ekmek almaya giderken, çekirdek çitlerken, yolda yürürken içimizi ürpertmeyecek bir gelecek varsa bunu bizden başkası mümkün kılamaz zaten.

İşte o yüzden ne olursa olsun, nasıl olursa olsun yeniden yeşereceğiz.
Yeşermeliyiz…
Yeşerebiliriz.

Evimde televizyon yok, feysbuk kullanmıyorum, gazete vs görmedim hiç bir detaydan görüntüden haberim yok, bunlara rağmen duyduğum üç cümle düğümledi boğazımı…

Tek düşünebildiğim serin kalmak. Yavruma, yavrularımıza, henüz haberi olamayan tazeciklere baharın zedelenmemiş yerlerinden manzaralar sunmaya çalışmak, ne kadar olursa…

Yüreklere serinlik için dua ediyorum. Biz şimdi hissedip bir süre sonra derinlere gömeceğiz bu sızıyı, ya yarası hiç kapanmayacak olan, o ateşle yanan yuvalar?
Allah sabır versin.
Allah güç versin.
Allah serinlik versin.

Ah! yıllardır her baharın kol kanadı kırık, solan çiçeklerle zedelediler kaç baharımızı. Yeşeren umutlar olsun, onlarda buluşacağımız günler gelsin.

Sağol Canım Papatya

Sessiz sedasız…
Usul usul, hayatı özümseyerek yaprak yaprak nasıl da özenle açıyorlar.

Hayattan rengi al geri neyi kalır ki?
İşte aynı öyle bir his, bahardan çiçeği çıkar geri neyi kalır ki?

Kuşlar onların yüzü suyu hürmetine ötüyor sanki, sanki uğur böcekleri dağıttıkları uğuru çiçeklerden toplamışlar.

Ahh! Canım çiçek sen olmasan arılarımız yavrularını besleyecek polen bulamayacaklar. Bahar yeniden doğumuysa doğanın, en neşeli bebeği de çiçekler.

Açıyorlar, renklerinden damla damla hayat damıtıp, toprağa katıyorlar.

Toprağı, güneşi, ayı, suyu kutsuyorlar. Soluduğumuz havaya bir parça da papatya kokusu katıveriyorlar usulca, farketsek dee etmesek de.

image

Açıyor usul usul papatyalarım da. İçim açılıyor her yaprakla. Diğer çiçeklerim de usul usul can katıyorlar yeşilin canına (yanda instagram kolonuna tıklatıp bazılarını görebilirsin hatta) Çiçeklendikçe daha bir bahara dönüyor mevsim. Renklendikçe canlanıyor uyanan yeşil.

Sağol canım papatya bahçemi şenlendirdin, iyi ki varsın. ♥

Bilmediğim yerlerde açan farkında olmadığım tüm güzel papatyalar, siz de hoşgeldiniz baharımıza.

Gökyüzüne Bak

‘Bulutu tutup
Çöllere koyup
Yağmur yağdırsak

Güzelleri bırakıp, çirkinleri beyaza boyasak

Olmadı deseler de
Bir silgi bulup silseler de
Akşam erken yatıp
Sabah erken kalkıp
Yeniden boyasak’

Bu sıralar böyleyiz, akşam erken yatıp sabah erken kalkıp yeniden boyuyoruz. Bulutları, güneşi, gökyüzünü, ormanı, kuşları gözümüz neye değerse onu. İzliyoruz, kokluyoruz, dinliyoruz, konuşuyoruz.

Sil baştan, sıkılmadan, hadi anne canım sıkıldı, cikcikeler gelmiş mi bakalım, koş camın önüne.

Önce sadece ikimiz vardık camın önünde ama öyle heyecanlandı ki yavru cadı, diğer iki cücüğü de uyandırdı. Koşarak geldiler.
Onlar da gelince ben çekildim kenara. 3kardeşi böyle izlemenin tadı eşsiz.

Kendince heyecanını aktarıyor onlara, ne gördüğünü anlatıyor. Ve onlar da paylaşıyor, ne olduğu önemsiz, paylaşmak için orada birilerinin olması güzel.

image

Bulutları izliyoruz dağların tepesinden geçen, son zamanlarda gökyüzünde olan her şey ilgisini çekiyor.

Yönlendirmeler hep ondan ben sadece eşlik ediyorum. Bazı günler saatlerimizi pencerenin önünde harcıyoruz. Okul hep bunlar, hepsi ders, okulsuz hayatta böyle yürüyor işler demek. Kendiliğinden.

Bugün bulutları izlerken bir karaltının bize doğru geldiğini fark ettik. Yaklaştıkça merakımız arttı. Uçak, kuş, süpermen?

Bir nevi süpermen sayılır, şimşek mek kuin çıktı UFOmuz. gelip tepemizde epeyce dans etti. Nereden kaçıp geldi buldu bizi bilmen. Umarım hiç bi yavrunun dudağını büzmemiştir, benim kuzularımı baya eğlendirdi çünkü.

Hayat bazen böyle işte, bir yerlerde dudak büzen bir şey gelip bize neşe oluyor belki, bilemiyoruz. Çocuk neşesiyle yaklaşmak lazım olaylara her daim. Ve bir şeyler avuçlarımızdan kayıp dudağımızı bükerek uzaklaşırken gittiği yerde neşe olma ihtimaliyle ümitlenmeli belki. Böyle böyle kaybetmeler de anlam kazanır işte.

Uçan balonları arada serbest bırakıvermek lazımmış bir de, gidip birilerinin penceresine gülücük kondururlar belki, kim bile.

image

NarKızın İkinci Baharı

Geliyorum gidiyorum haftalardır takılıyor gözüme ama elim varmadı kopartmaya.

Öyle naif öyle zarif..
Hiç demezsin ki baharı yaşamış, akdenizin kavuran yazını geçirmiş, kışı atlatmış da ikinci baharına tutunurmuş o incecik dalda!

Kaç haftadır gözümün önünde kaç fırtına kaç dolu kaç yağmura banamısın demedi. Bahçeye girer girmez hemen seram uçmuş mu onu kontrol ediyorum, çileklere selam çakıp nar kız hala dalında mı göz ucuyla korkarak bakıp duruyorsa derin bir oh çekiyorum.

Bu hafta nar tomurcukları güneşin dürtüklemelerine dayanamayıp uyanmaya başladı. Ağaçlar kırmızı pullu basmalarıyla çayda çıra diyor gün batımında, içim eriyor. Nar kız halay başı.

image

Böyle işte hayat, tutunduğumuz dal ne kadar kırılgan görünürse görünsün tutunmaya değiyor.

Her gören ah canım düştü düşecek dese de, hatta o gözler
‘bu dal tutulur mu’
‘saçmalık, nar hiç iki bahar görür mü’
‘düşersin yazıık’
‘güçsüzsün yapamazsın’
‘sen tutsan dal kırılır ortada kalırsın’ diye yiyip bitirse de bizi, hiç kulak asmamalı.

Bir de böyle benim narkızı sessizce izlediğim gibi dokunmaya kıyamayan, duasını eksik etmeyen, düşsek tutuverecek eller var her birimizin çemberinde, ben yürekten inaniyorum.

Tanıdığım, henüz tanışamadığım, tanışmadan seven-sevdiğim, tanışsam çok seveceğim oralarda bir yerlerde doğrudan veya dolaylı olarak bana güzel enerjisi gelen tüm tatlı yüreklere selam olsun.

Hala aşkla tutunuyorsak dallarımıza birbirimize katkımız büyüktür, bilir, kabul eder şükran duyarım. Varlığına teşekkürler güzel yürekli dünyadaşım.

Bakalım narkız bu yılın narlarını da görebilecek mi, ben de meraktayım.

Günaydın dünyalı dostum.

Neden Okulsuz: Okullar Güvenli mi?

Güneşle birlikte yeniden doğuyorum her gün..

Her sabah sesimi duyan duymayan, yüzümü bilen bilmeyen tüm komşularımı selamlıyorum. Kumruları, kargaları, portakal ağaçlarını, sabahları hep aynı saatte kırmızı arabasını aynı yere park eden yaşlı amcayı. Bazı sabahlar gecikiyor merak ediyorum. Sesini bile bilmem halbuki. Ama bir şekilde varlıktaki huzurumuzun birbirine bağlı olduğunun farkındayım.

Çocukluktan kalma bu alışmışlık belki. Şimdi çocuklar bunu bilmese de biz bu hisle büyüdük.

Komşularımızdan oluşan gizli bir teşkilat vardı bizi korumakla yükümlü. Bizi bilirlerdi. Biz tanımasak da onlar ya anamızı tanırdı ya babamızı belki alt komşumuzu belki amcamızı teyzemizi. Onlar bizi gözetirdi biz bizden küçükleri yaşlıları, kocaman bir güven çemberindeydik. Dünya küçüktü belki.

İstanbulda bunun tamamen dışında olmak, en tanıdığın yüzün kendi telaşıyla senin varlığını farketmeme yanından geçip gitme ihtimali ürkütücüymüş benim için. Dışına çıkınca daha iyi anladım.

Şimdi kızım için aynı güvenlik çemberini oluşturabilme şansım biraz daha yüksek. Burada insanlar konuşurken birbirinin yüzüne bakıyor. Gördüğün yüz daha az olunca anımsamak daha kolaymış, meğer hatırlamamalarım yaşlıklıktan değilmiş, bunu bilmek güzel.

Kızım için güvenlik dediğimde bunun sadece fiziksel güvenlik olmadığını hissediyorum içimde, derinde. Sosyal, ruhsal, zihinsel güvenlik de mühim. Neden “okulsuz” diye soruyorsunuz ya işte sebeplerinden biri bu, okulların büyük kısmı artık güvensiz.

“Biz de okuduk hiç bir şey olmadı”lar çok sık duyduklarımdan. “Ben de okudum ama nasıl bir okulda nasıl arkadaşlarla nasıl öğretmenlerle okudum?” Bu sorulara verdiğiniz cevaplar çocuklarınızın okuduğu/okuyacağı okullarla örtüşüyorsa amenna.. Benim gördüklerim malesef örtüşmüyor.

Biz yaşadığımız güvenlik çemberinin içinde okula gittik. Kendi sokağımızın çocuklarıyla, kendi mahallemizde oturan öğretmenlerle, kendi mahallemizde yürüyerek. Okulda yabancı yoktu. Sabah birlikte derse girdik akşam sokakta saklambaç oynadık. Hepimiz aynı mahallenin çocuklarıydık. Ana babalarımız birbirini tanır konuşmamış olsalar bile yüzlerine aşina olurlardı. Pazarda, çarşıda bakkalda gördüğümüz, evini damını bildiğimiz kişilerdi hepsi.

Şimdi şartlar böyle mi?

Çocuk yabancı bir ortama gidiyor mu? Sosyal bocalama yaşar mı?

Biz ortama yabancı mıyız?

O okula giderken hadi yürüyelim desek yürüyebiliyor muyuz? Yürüme mesafesinde mi?

Okula yürürken biz kendimizi güvende hissediyor muyuz?

Okulun içinde biz kendimizi evde, huzurlu bir yerde, gerilmeden, aitmiş gibi hissedebiliyor muyuz?

Öğretmenlerin evlerini hayatlarını biliyor muyuz? Bilme şansımız var mı?

O okula kimler çocuklarını gönderiyor, biliyor muyuz? Tanıyor muyuz?

O okulda çocuklar kendileri olabiliyorlar mı?

Öğretiler ezber mi? Yaratıcılığı tetiklemiyor iç dünyayı baskılıyor mu?

Bu sorular size abartılı gelebilir, ne alakası var diye düşünebilirsiniz. Ama temelde kendi erişimimiz kısıtlı, içinde güvende hissetmediğimiz, gerildiğimiz, huzursuzluk veren bir ortama çocuklarımızı göndermek mantıklı mı?

Bana hiç mantıklı gelmiyor. İyi hissettirmiyor bu düşünce. İşte bu sebeple okulsuz eğitim diyorum. (yanına eğitim kelimesini koymayı dahi sevmiyorum esasında sadece okulsuz)

Biz ülkenin ve şehirlerin durumunu göz önüne alarak böyle hissediyoruz şuan ama bu elbet sağlantımız değil. Bu sorulara iç rahatlatan cevaplar verdiğimiz, huzurlu, çocuğumuzun da kendi isteğiyle gitmek istediği bir okul keşfedersek bir gün, neden olmasın.

O zaman okullu okulsuzlar da oluruz işte 😉

Bi Tohum da Sen Yesertiver! Bahar Hazirliklari Devam Ediyor

Hani serde bi filozofluk bi mandiralik hep var ama henuz tam zamanli mandira filozofu olmadigim zamanlar. Hayatimin o kismini neredeyse tamamiyle bilinc altina supurmussem de şu ritmi hala her pazartesi animsiyorum

-Sabah nobetten cik (gece yogunbakim nobeti)
-Otobuse bin sehir asiri yol git.
-Derse gir 2gun (master)
-Ders ertesi aksam otobuse bin
-Sehir asiri git sabah nobete gir
-Nobetten cik
-Eve git islerini hallet yat
-Sabah kalk hizmet ici egitime git
-Egitimden cik nobete gir
-Nobetten cik 4saat uyu
-Kalk islerini hallet nobete git
-Nobetten cik eve git islerini hallet uyu kalk
-Uyan nobete git
-Nobetten cik otobuse bin sehir asiri derse git
Tabi bu arada yalniz yasiyorum ama ev bos degil bir de dapi (basimin tatli belasi) ve pekmez (kör ve hasta koca bir tavsancik) var bakmakla yukumlu oldugum.

Okurken yoruldugunuzu kafanizin karistigini tahmin edebiliyorum. Gercekten bu ritimle yasadim ben neredeyse 2yil. O zamanlar bu ozveriyle iyi bir seylere vesile olacagima, dunyaya guzel bir seyler katabilecegime oyle icten inaniyordum ki yorulmayi unuturdum. Bazen otobusun muavinleri ‘abla yorulmuyon mu sen yazik’ dediginde bi yoklardim ayaklarimi, yoklar hissetmiyorum, gozlerim desen beynimle baglantiyi kopartmis bile coktan.

Sonra hayat iste meger kariyer hedefim profesor keci cobani olacakmis. Masteri domates, doktorayi kudretnarinda yapacakmisim. Cift anadalim annecadilik olacakmis yan dalim kocakarilik 🙂 Meger o hayal ettigim guzellikler ne azmis bugun hayata kattigim guzellikler, dunyayla paylastigim enerji yaninda.

“Baska bir dunya mümkünmüş ya la”

‘Nerden geldik buraya yahu hani bahar hani hazirlik’ deme dunyali dostum. Iste o zamanlar meger benim simdiki baharima hazirliklarimmis.

Tum baharlar boyle dove dove geliyor topragi. Yagmurlar, firtinalar, ruzgarlar, simsekler, yildirimlar…

Iste doga da baharina hazirlaniyor su aralar. Onumuzdeki gunlerde daha fazla firtina, dolu, yagmur gorecegiz. Oyle olmasi en iyisi. Yalanci bahar dogayi kandirip cicegi meyveyi vuruyor yoksa.

Iste bu cemreler donemi icin bizim yaptiklarimiz yapacaklarimiz sunlar.
image

– Sonunda seramizi bitirdik. Ayri bir yazida detayli anlatacagim. Siz de eger balkonunuzda/ bahcenizde uygun alan ve malzemeniz varsa amator bir -greenhouse- yerlestirebilirsiniz. Fideler icin elverisli bir kullanim sagliyor.

-Bahcemize yeni bir ates yuvasi yaptik. Cok yorulduk zemini biraz zorluydu ama cayimizi icerken degdi dedik. Ocagimizi da ayri bir yaziyla tanistiracagim sizlerle. (instagramda bir fotoğrafı olacaktı merak ederseniz sağ sutunda göz kırpar)

-Fidelerimiz yesermeye basladi. Ic mekanda yeserttigim icin onlari gunduzleri acik havaya tasiyorum, oryantasyon yapiyoruz 🙂 hem gunesle ciplak temas sagliyorlar hem de acik havaya alisiyorlar.

-Sebzelerimiz icin ‘Sebze yuvalari’ hazirladik, yuvalarin topraklarini besliyoruz. Bu yuvalari da detayli yazacagim firsat olursa.

-Kati sivi kompost calismalari devam ediyor.

-Bu haftalar ozellikle sarimsak ve arpacik soganin ekimi icin ideal.

-Yine dere otu roka tere artik toprakta cimlenebilir. Cimlenmeler olsa da hava tam isinana kadar gelisim hizlanmayacak bunu unutmamali ama 😉

-Bezelye ekim zamani.

-Toprak isindikca bortu bocek de uyanacak. Yararlilari cekip digerlerini uzak tutacak yardimcilar edinmenin zamani geldi. Benim feslegenlerim, kadifelerim fideye durdu bile 😉

-Agac budamalarini filizler canlanmadan yapmali. Eger balkonda bahcede fidanlariniz varsa unutmayin 😉

-Bu mevsimde yagmurlarin topraga dokunmasi muhim. Saksinizi, konteynirinizi mumkunse acikta birakin. Ama drenaja dikkat etmeyi unutmayin.

-Ic mekanda hala fide yetistirmeye devam edebilirsiniz. Bir onceki yazida anlatmistim akliniza takilirsa bakiverin 😉

-Yesertin bol bol yesertin, fazlasini parklara refujlere gomun, gerilla gardening yapin 😉 belediyelerden yer isteyin gostersinler. Konu komsu hep birlikte ekin bicin tuketin.

-Yeserttiklerinizle sevdiklerinize surpriz yapin. Ben sebze fidesi hediye goturmeye bayilirim misafir giderken 🙂

-Tohum takaslarina katilin.
-Koylu pazarlarinda ureticilerden fide istemeye simdisen baslayin :))) biktirin teyzeleri size fide getirsinler.

Cok sey var yapacak. Illa ki bir seyler bulunur yapmalik. Yeter ki iste dunyali dostum. Yeter ki iste!

Yazinin basina donecek olursak hic bir sey yetistirme firsatin henuz olmayabilir, istedigin kadar yetistiremeyebilirsin. Hic onemli degil, bu da senin bahara hazirligindir kim bilir. Hayat ne zaman surse yokusa, tekrarla

Bahar hazirliklari devam ediyor.
Bahar hazirliklari devam ediyor.
Bahar hazirliklari devam ediyor.

Gonlundekinin en guzel, en hayirli en butunun yararina olan haliyle geliversin baharin. Duamdasin.

Baharin enerjisi aramizda cogalsin.
Mis gibi dolunay var bu gece,
Kutlu olsun.

Büyüdükçe Küçüldük, Küçüldükçe Büyüyoruz

Cocugum o zamanlar,
henuz tam bilemiyorum okumayi,
5yasinda falanim okula baslamamisim ama az yazip az okuyorum.
Tam dukkan tabelalarini misir tabletleri gibi okuyup kutsanilan donem var ya iste oralar. Kirmizi isik yansa da minibus dursa diye firsat bekliyorum, butun cam kenarlari benim. Cok eminim kendimden hangi tabela gelse cozerim, uzman sayılırım artık, yüzlerce tabela okudum.

O zamana dek okula gidip ogrenmek icin her sabah aglayan, cama yapisip mavi onlukleri izleyen cocuk nasil da hevesli artik minibuse atlayip evden babasinin dukkanina kadar olan butun tabelalari okumaya. Kendimi buldugumu, yapmak istedigim her seyi yapabilecegimi hissettigimi cok net animsadigim ilk hd hatiralar bunlar. Iki uc yas civari karincali veya siyah beyaz olanlar da var ama onlar sayilmaz belki.

O zamandan bu zamana sistem, okul, aile, akraba, arkadaş, hayat, sartlar falan zaman zaman torpulemeye ‘herkeslestirip kimselestirmeye’ calissa da kendilik hali baskın gelen, ic sesi gür olanlardanim. Öyleleri bilirler, kim ne konusuyor olursa olsun yurek seslenirse dis kulak kapanir ic kulak acilir. Iste boyle boyle, yuregin izinde o yavru yas alir, yol alir, ama kendi kalir.

Hala kendimim ben, hayatimin hic bir evresinde kimselesmedim. Kimseye kendimi kabul ettirme begendirme derdine dusmemis, hatta çoğu zaman sürüye uymayan “kara koyun” olmanın acısını da fazla fazla çekmişim. Olsun “ben benim” buna değer diyerek yoluma devam etmişim. Sonra bir lutuf ki şükrüne ömrüm yetişmez, oyle de bir adama sevdalanmış, onun kendiligini sevmisim, daha ne isterim.

Hal boyleyken ikimiz de yavrumuzdan, kendisinden baska bir sey gibi olmasini, dogasini kaybetmesini nasil isteyelim?

Kitaplarda, tekniklerde, teorilerde olmayan bir hayati, kendi biricik hayatimizi yasiyoruz. Dogamiza hic aykiri dusmeden, ic sesimizi bir an bile kismadan. Her hayat cok ozel ve hic kimse daha once o hayati yasamadi, bunun kutsalligini goruyor kalplerimizin ruhlarimizin uzerine titriyoruz.

New Image

Dogada, dogadan, dogayi, dogamizi tekrar tekrar ogreniyoruz.

Toprakla gecirdigimiz anlar sihirli. Birlikte büyüleniyoruz. Aksam babasina buyuk heyecanla gosteriyor ogrendiklerini; eller tirmik oluveriyor hali toprak oynuyor da oynuyor, kuslari taklit ediyor, kedi olup tıslıyor, dalindan hayali bi limon koparip uzatiyor babasinin burnuna, kokla diyor.

Cocuk ve yetiskinin gunluk aktivitelerinin baska oldugunu ilk kim soylediyse yalan. Birlikte yasiyoruz, birlikte yapiyoruz. Gunun getirdiklerine gore birlikte gelistiriyoruz yasam becerimizi, hayatta kalma yetimizi.

Kimse yasamayi digerinden daha cok bilemez, birlikte kesfediyoruz dogdugundan beri o an yasadigimiz hayati.

Okulsuz, kalipsiz, sezgisel yasam bu yuzden onemli bizim icin, gunun gerektirmedigi hic bir yuku sirtlamiyoruz. Ferah ferah dusunuyor ferah ferah konusuyoruz, olmasi gerekenden ne eksik ne fazla.

Bu sezgiyle azaltiyoruz yuk olanlari. Insandan, esyadan, duygudan, yasadigimiz alandan, izimize dusen zamandan sadelesiyoruz. Yavru buyurken biz itinayla usul usul kuculuyoruz.

Kuculmek guzel, kuculmek keyifli.

Kuculdukce hep bir olup yavas yavas buyuyoruz. Bereketleniyoruz. Yavasladikca mekan buyuyor sanki. An’a an katiyor sanki sadelik, yavaslik ve boylelikle zamana maya caliyoruz her gun batiminda. Ya tutarsa?

Her gun dogumunda yeni bir hayati yoguruyoruz yeniden, itinayla. Sadece o gunu, o anda.

O gun için gerekenden fazla nefesi bile yuk etmiyoruz kendimize, diliyoruz ki; tek bir an’ı bile kutlamayi kacirmayalim.

Bize kadar anca var zaman, bosa mi harcayalim?

Gökkuşağının ardındayız, harikalar diyarında!

Gökkuşağının ardındayız, harikalar diyarında!

Somewhere over the rainbow, skies are blue,
and the dreams that you dare to dream,
really do come true.

Bu melodi renkli anlarımda hemen çınlar kulaklarımda. Varmış bir sebebi. Meğer gerçekten beni çağırırmış gökkuşağının ötesi, kaf dağının ardı. Zümrüdüankayla tanışıklığım bugünlere dek çıkacakmış, sihrinin kokusu burnuma boşa tütmezmiş bu dağların cadısı oluverecekmişim ansızın.

Gökkuşağının ardında, göklerin mavi olduğu, düşlemeye cüret ettiğimiz tüüm hayallerin bir bir omzumuza konduğu harikalar diyarındayım. Siz bu satırları okurkeen çook uzaklarda olucam pek çoğunuza ama bazınıza yakınlaşmışımdır bile belki kim bilir.
Şimdilerde kah Doroti olup sarı tuğlalı yolun kenarından çiçekler devşiriyorum, kah Alis olup şapkacıyla laklak edip gülleri kırmızıya boyuyorum.

Bir süre yokmuşum buralarda, tıpkı Alis ve Doroti gibi bir anda ortadan kaybolmuşum. Ve kutlu haber ki tıpkı onlar gibi masal olmakla meşgulmüşüm.

Sabahları nağmeli nağmeli öten horozun sesiyle, masmavi gökyüzüne uyanıyorum. Azıcık doğrulunca pencereden ulu, heybetli “biz buradayız rahat ol” diyen sıra dağlarımla selamlaşıyorum. Hemen sonra dallarda salınan altın külçeleri ilişiyor gözüme, miis gibi limonlarını sadece gösterse hiç elletmese bu limon ağacı yine de sever insan onu, öyle güzel. Yanında mis gibi çiçekleriyle malta eriği ve dut var. Biraz ardında portakallar. Portakalların yanında yine malta erikleri. Tavuklar yumurtladıkça birbirlerine “hadi bak ben yumurtladım sıra sende” diye haberveriyorlar, her sabah onları dinliyoruz kahvaltı yaparken yavrucadıyla.

Öğlene doğru kumrular geliyorlar karşıdaki heybetli çamlara. Oradan kümeslere doğru iniyorlar. Tavukların öğününe ortak oluyorlar, tavuklar pek umursamıyor ama horoz her daim kızıyor bu duruma. Şimdi kapatın gözlerinizi hayal edin, Masmavi gökyüzü, hemen önünde kocaman başı dumanlı sıra dağlar ve önlerinde danseden öbek öbek kuşlar. Her gün böyle bir ziyafet. Gökkuşağının ardı, harikalar diyarı değil de nedir? Gözlerimiz kamaşarak izliyoruz, her gün aynı saatte heyecanla.

Sonra hava yeterince sıcaksa şöyle bir çıkıp turluyoruz, kapıdan çıkınca karşımızda zeytin ağaçları, solda sağda yerlere sarkmış altın ağacı gibi parıldayan limon ağaçları. Pazarın olduğu günler ayrı heyecanla uyanıyorum. Çoğu bahçesinden otu sebzeyi kapmış gelmiş azar azar minik tezgahlara yerleştirmiş yerli halk düşünün şimdi, toprak elli dedeler, un kokulu nineler. Pazarcıların  “o tezgah daha taze kızım bugün topladılar, bebeğin var sen ordan al” diye sizi başka tezgaha gönderdiği bir pazarım oldu, şükretmeyeyim de ne edeyim. Masal demeyeyim hadi de , ne diyeyim?

Yavrum doğduğunda “ah” dedim “konstantine açtın ya gözünü çocuk, dilerim ayağın ilk buranın toprağına basmaz, hayırlısıyla bir toprak parçası bulup atarız canımızı, dilerim toprağında yürüyesin” kabul olacağı varmış. Duam masalım oldu. Bir anda ne oldu, nasıl oldu, bilemedik tatile çıkar gibi üç günde hazırlandık, kendimizi gökkuşağı köprüsünde bulduk, yuvamızı aldık da dağların ardına göçtük. Dilimden döküldüğünü bile unuttuğum dua tohummuş hayat toprağına düşen, meyvesini toplarmışız şimdilerde.

Yokmuşum buralarda bir süre, evet, hiç aklıma düşmemiş internet(bağlatmamışız bile eve hala, kim bilir ne zaman belki lazım olur da bağlatırız), akııp gitmişim hiç durmak olmamış, hala da olmazmış ya meraklı yürekler arttıkça artmış, malumat isterler. Sorana selam olsun, yaradan razı gelsin, pek iyiyiz hepimiz merak etmeyin. Ne çok şeyler öğrendim, neler yaptım, neler denedim bir bilseniz, belki fırsat olurda ilerde diyiveririm, şuraya bir kaç başlık not edeyim az fikir olsun nelerle haşır neşirim:

– Küçülmek güzeldir! 150 metrekare dubleks evimizi bıraktık 38 metrekare minik bir tiny housecukda yaşam deneyi başlattık :)) 1 kedi, 1 köpek, 1 bebek, 3 kuş, 1 kovan, göz nuru kombucha bebekleri, kavanoz kavanoz sirkeler, otlar, çaylar, konserveler vs derken kimseyi ardımızda bırakmadan her birimiz küçücük fıçıcık içi dolu heyecancık yeni yuvamıza sığıştık. Kesinlikle çok yakında bir yazı geliyor, ilk tiny house izlenimleri 😉 Bekleyiniz anacıığğm!
– Andırın doktorunu pişirdik yedik
– Dalından 6 ayrı çeşit portakal yedik
– Dalından greyfurt topladık
– Dalından 4 ayrı çeşit limon tattık
– Portakal reçeli, limon reçeli yaptım
– Evde jelibon yapmak diye bir şey uydurdum 🙂
– Limon şekerlemesi yaptım
– Narenciyeyi bol bulmuşken şuruplarını yaptım
– 3 yeni bitki çayı yaptım
– Buldukça bol bol mevsimin otlarını topladım kırda bayırda
– Bahçe belledik
– Portakal hasat ettik
– Yavru cadı güvercin kümesi gördü, güvercin yavrusu sevdi
– Tavuk kümesine girdi, civciv gördü, hindi gördü, yumurta topladı
– Dalından hanbalis tattı
– Değirmen gördü
– 2 tane yayla gezdik
Daha da neler neler.. Nerelerdeyim merak edenler bunları okuyunca sanırım ortalardan kaybolmamı; masallara peri, dağlara cadı olmayı tercih edişimi mazur görecekler. Sorana selam olsun, yaradan razı gelsin, pek iyiyiz hepimiz merak etmeyin.

 

Çiftçi toprağı terk ediyor!

Çiftçi toprağı terk ediyor

(Cumhuriyet – 21 Kasım 2015)

“Türkiye’de son bir yılda yaklaşık 98 bini aşkın çiftçi üretimden çekildi. Mersin’de 9 binden fazla çiftçi, Antalya’da da 2.500 çiftçi üretimden vazgeçti.

Bir yandan üretim maliyetlerinin artması bir yandan iklim değişikliği 98 bin 409 çiftçiyi üretimden kopardı. Üretimden çekilen çiftçi sayısı bakımından Akdeniz Bölgesi ilk sırada yer alırken onu Orta Anadolu izledi.

Türkiye’nin turfanda ihtiyacının yüzde 60’ını karşılayan, yaş meyve sebze deposu olan ve ekonomisi tarımla canlanan Antalya’da son bir yılda 2 bin 500 çiftçinin faaliyetini sonlandırdığı belirtildi.”

12274650_415496351982528_5754398962574571837_n

Bu rakamlar içimi eziyor benim.

Toprağa küsülür mü? İnsanlar nasıl bu kadar çaresizleştiriliyor?

Kim ister toprağına küsmek, köklerinden sökülüp bambaşka diyarlara, betonlara savrulmak… İnsanları hiçleştiriyorlar, köksüzleştiriyorlar, topraksızlaştırıyorlar bizi. Betonlaştırıyorlar.

Saksılarımızdaki,

balkonlarımızdaki,

bahçelerimizdeki toprağa daha fazla sahip çıkıp onu daha fazla sevip okşamalıyız biz.

Toprağına küsen herkese rağmen biz daha fazla konuşmalı, daha fazla gülmeliyiz toprağımıza.

Şimdilik toprağımızla sadece ellerimiz meşk etse de; kök salacağımız, yavrularımızı doyuracağımız toprağa özlemle, dokunabildiğimiz her toprağı yeşertmeli daha fazla toprağı yaşatma çabasında olmalıyız.

Biz istersek bunu başarabilir, bu akımı tersine çevirebiliriz.

Temiz tarım yapmak için,

sistemin istediğini değil kalbimizin dilediğini toprağa sunmak için,

ruhumuzu onarmak için,

boşalan o topraklara doğru akışımıza niyetlenip buna hazırlanabiliriz.

Yapabiliriz.

Yapalım.