DAHA' lar Kansere sebep oluyormuş!

Ben kalender meşrebim güzel çirkin aramam derim sorsanız nasıl seçersin. O kadar “amaann ne olursa olsun sağlıklı mutlu huzurlu olalım da!” falan diyen bir insanım diyebilirdim mesela size hemen hemen her konuda. Geçrekten maddi manada tamamen böyle sayılırım. Her şey ihtiyacı karşılayabilecek kadar olsun da gerisi mühim değil.

Fakat Soner sayesinde bazen kendime farklı bir açıdan baktığımda şaşırıyorum. İçmeden sarhoş olan, her şeye gülebilen, her daim neşeli, bir şeyi takmadığımı düşünen ben aslında bir miktar “daha”cı biriymişim. Daha güzel bir ev, daha pahalı bir araba, daha yeni model bir telefon falan hiç dert değil benim için evet ama benim de “daha”larım varmış, manevi. Okumaya devam et “DAHA' lar Kansere sebep oluyormuş!”

Biraz yavaslayalim mi hanimlar?

Yasamin kiyisinda dolasarak geciriyoruz hayatlarimizi. Hayat pek cogumuz icin saydigimiz dakikalardan, gunlere kosan saatlerden, bizden kosarak uzaklasan aylardan ibaret. Anlari es geciyoruz yillarin hesabini yapmaya calisirken. Durup beklemiyoruz ki o kadim hikayedeki gibi ruhlarimiz bizi yakalayabilsin.

Biz cocugumuzun artik aramiza katilmasina karar verdigimiz anda coktan basarmistik yavaslamayi. Bir yildir uzerine dusunmus, hayatimizi ona hazir hale getirmis ve sonra ona “hazir oldugunda gelebilirsin artik” demistik.

Aramiza katilmaya karar vereli 7 ay oldu. 7aydir kalbini duyuyor, minik kipirtilarini hissediyoruz. Anin tadini doyasiya cikariyoruz. Ve iste bu anlarda daha rahat gorebiliyorum artik ne cok kosmusum ben hayatim boyunca. Ne cok calismis, cabalamis, yorulmus, yipranmisim. Kosusturmacalarda kac kez ruhumu unutup gitmisim bir yerlerde kim bilir!

Hamile kaldigi an yeni bir telas, yeni bir kosturmaca giriyor cogu kadinin hayatina ve ben buna uzuluyorum. Onu alayim, bunu vereyim, oraya gideyim, bunu da bulayim, suna da bakayim… Halbuki nasil da degerli anlar kayip gidiyor o hengamenin icinde avuclardan. Annelik basli basina bir ‘hayattan’ kayiba donusuyor zamanla iste bu yuzden. ‘Ben sana sacimi supurge ettim’ ‘ben sana yillarimi verdim’ler iste boyle anlarin birikimi ve annelerin kendine donuk hayal kirikligi hep.

Daha hamileyken bebegiyle ani paylasmak yerine, bir alma verme yapma etme yetistirme telasina dusuyor anne ve iste kopmalar burada basliyor. Her eksik alinir, her sey bulunur gerektigi zaman da, sizin kacirdiginiz anlari kimse bir daha yerine koyamaz.

Sonra cocuklar buyurken surekli bir sonraki anı hazirlamaya, sonraki aylara yillara hazirlanmaya almaya vermeye yetismeye calisirken yavas yavas kacirdigi paylastigi anlar cogaliyor annenin. Elbet herkes iyi niyetle yapiyor bunu ama hem kendinden hem cocugundan caliyor pek cogumuz farkinda olmadan.

Biraz tembellik edelim mi anneler? Bazen sadece bu ana yetecek kadar calisip; kalanimizi cocuklarimizla, sevdiklerimizle paylasalim mi? Kendimize bir dilim sunalim mi kendi hayatimizdan hemen simdi? Hemen simdi kosturmacalari birakip, bir derin nefes alip yavaslayalim, biraz anı yasayalim mi?

Isigin gucu ve sevginin sicagiyla,

'Anne baba olma standartlari' diye bir sey var mi?

“Anne baba olma standartlari” diye bir sey var mi?

-Kredi karti limiti en az on yuz bin olsun, iphone6 kullansin,

-Su kadar IQ isteriz, su akademik basarilari da olsun, basbakanin elini sikarken fotosu olursa daha evla 5 tane bile yapabilir

-Sosyal statusu en az su olsun, 3dil bilsin, yakisikli olsun, arabasi uc bes iki model olsun

Boyle mi degerlendirirlerdi acaba standartlar olsa, yoksa her canliya saygi duyma, can alamama, her dusunceyi kutsal sayma, ayirim yapmaksizin canli hakki gasp etmeme falan da erdem sayilir.miydi kiyisindan kosesinden?

Bunun uzerine dusunuyorum bir kac gundur sevgili gunluk. Anne baba olabilmenin psikolojik, fizyolojik, sosyal ve finansal on sartlari olsaydi bunlar neler olurdu acaba? Iki yil dusunduk ve karar verdikten sonra bir yil kadar da hazirlik yaptik biz ve sartlar son derece uygun gorundugunde “gelebilirsin bebek” dedik. Yani imkanlarimizla optimum sartlari sagliyor haldeyiz suan cocuklar icin. Ancak buna ragmen dusundugumde kendimi hic “anne-i kamil” hissetmiyorum. Mukemmel ebeveyn olma kaygisi olan bir cift degiliz neyse ki ve bunun ogrenilecek bir surec oldugunun farkindayiz ama ya bazi sartlar olsa ve durustce degerlendirilsek hepimiz, kacimiz gercekten ebeveyn olmayi hak ederdik?

Psikolojik degerlendirmeler, fizyolojik kapsamli testler, sosyal ve finansal sinirlari sinayan maddeler olsa ve her birimizi degerlendirmelere tabi tutsalar gelecegin cocuklari daha umutlu bir dunyaya dogar miydi?

Bir yerlerde bu veya buna yakin bir sistem var mi, hic uygulandimi bilmiyorum ama dusundugum zaman bir yandan tehlikeli buluyorum bir yandan gerekli, kafam karisiyor.

Bazi seylerin gercekten her anne babanin ogrenmeye, denemeye hakki olan seyler olduguna inaniyorum. Bu yuzden o gune dek bunlardan imkansizlik habersiz kalmis kisilerin sanssizligina uzuluyorum. Her faydali sistemi en azindan taniyabilsinler istiyorum.

Korkuyorum, cunku zamanla butun cocuklar ve butun ebeveynler sistemin standartlarina gore kaliplanmaya baslarmiydi diye dusunmeden edemiyorum. Bunun getirecegi tek duzelik ve aynilik benim icin kabus bir dunya demek olurdu.

Degerlendirdigimde verileri, dunyanin renkleriyle guzel oldugu kanaatine variyorum bir kez daha. Ve sunu animsiyorum birinin bizi kaliplamaya calismasi ne kadar kotuyse, bizim birini “kendimiz gibilestirmeye calismamiz” o kadar kotu. Her cocuk kendine ozel ve her anne baba sadece cocuklarinin nasil bir anne babaya ihtiyaci oldugunu kesfetse kafi. Kimsenin mukemmel olmasina gerek yok.

Boyle dusununce rahatliyorum ben. Kim hangi makamda hangi sosyal konumda olursa olsun illa kendine gore sorunlari var. Bazilarimiz zaman zaman sifir soruna yaklassa da hala kimse sifir stresle, sifir borcla, sifir gelecek kaygisiyla, sifir fiziksel hastalikla yasamiyor. Onemli olan bunlarin hayatimizi engellemesine izin vermemek ve “yasayarak” yasamaya devam etmekse, iste bu noktada mukemmelige, hatasizliga, sorunsuz bir ortam yaratmaya gerek kalmiyor. Aksine birak birlikte hata yapalim, birlikte dogruyu bulalim, birlikte borclanip birlikte odeyelim, bir.sorunumuz mu var gel beraber cozelim dokuluyor yureklerden, iste bu bana kendimi “mukemmel” hissettiriyor.

Evliligimizde bunu basarabildik ve simdiye kadar koruyabildik biz. Ebeveyn olarak bunu basarip cocuklarimizi da bu plana dahil edebilmek ne kadar zor olabilir ki?

>>>Dip dilek: Lutfen cok zor olmasin 🙂

Isigin gucu ve sevginin sicagiyla,

Masal nerede biter, hayat nerede başlar?

Çocukken resimlerine baktığınız ilk kitabı anımsar mısınız? Hani okumayı öğrenmeyi istemenize sebep olacak kadar ilginizi çeken bir kitap mesela, oldu mu hiç? Benim oldu. Galiba beş yaşımda falandım o kitabı rafta görüp annemden almasını istediğimde. Henüz yeni yeni evde sayıları tanımaya, harflerle arkadaş olmaya başladığım zamanlar annem sayesinde, ama hala adımı tam yazamıyordum, hatırlıyorum. “Bir ikii üşş beeş sekiz döört altı”ydı o zamanlar sayılar aleminin hali ve kimse onlara henüz “sırayaa geç!” dememişti.

Okula gitmeye çok hevesli bir çocuktum ben. Tabelaları okuyabilmek için, takvim yapraklarının arkasındaki fıkralara gülebilmek için falan her sabah okula giden mavi önlüklüleri camdan görüp ağlardım “ben de didiceemm” diye.

Annem hatırlar mı bilmiyorum ama ben unutamıyorum “ev okulu”mu. Her sabah eziyet eden bıdığa anne icadı 🙂 Onlar okula ben mutfak masasına, boyama yapmaya, karalama eserler ortaya çıkartmaya. Boyama kitabı ararken yine bir gün kırtasiyede tanıştığım bir kitap işte o “ilk” kitabım. Unutamadığım. Yıllardır gözümün aradığı ama hiç bir yerde bulamadığım. Kapağında mavinin her tonu, sarı saçlı sevimli bir kız, elinde simit “Minnoş Denizci”. 5buçuk 6 yaşları civarındaydım, okumaya çat pat evde o kitapla başladım ben, annemin öğretmenliğinde. Okulun ilk 3 haftasında göğsüne o metal yıldızı ilk takan ben olmuştum bu sayede, ne gurur(!) küçük çocuğa. Hala bakınırım belki bulabilirim diye Minnoş Denizci’yi. Sonrasında da pek çok dostum oldu satır aralarında dolaşmayı sevdiğim ve belki hepsini Minnoşa borçluyum, bana kitapları sevdirdiği için.

İlkokululdaydım daha yeni yeni gerçeğin masaldan farklı olduğunu yeni anlamaya başladığım yaşlarda. Annemin ses duymadığına beni ikna etmeye çalışıp “hayır ben duyuyorum imdat diyor yardım istiyor” deyip İnşaat çukuruna zifiri karanlıkta inip minik “minnoş”u koynuma sokup karanlıktan çıkarttığım, ilk “anne” olduğum yaşlardaydım. İlk “çocuğuma” da ilk kitabımın kahramanının ismini vermiştim. Minnoş’un aslında bir kedi ismi olduğunu bile bilmiyordum o zamanlar. Ama yakışmıştı bu minik çocuğa da ve şimdi kitabım ölümsüzleşmişti nazarımda. Minnoş kitaptan çıkıp gelip beni bulmuştu. Masallarda olduğu gibi.

“Masalın nerede bittiğini, hayatın nerede başladığını fark edemiyorum. Bazen suratıma garip bakıyorlar, o zaman uyanır gibi oluyorum.” diyor Jose, Şeker Portakalında. O çocuk yaşların üzerinden on yıllar geçti, hala ara ara canım çeker Şeker Portakalı. Karıştırırım sayfalarını. Masallara inanır, o miss kokusunu duyarım o minik ağacın. O minik çocuğun o ağaçla kurduğu hayalleri yaşayıp yaşamadığını merak ederim. Benim şeker portakalı hayallerim eşimle bana geldi, bir masalım daha yüreğime kondu desem ne dersiniz?

Yıllaarr yıllar önce ben o kitabın sayfalarını karıştırırken ağaca dokunabilmek için, benim kocam doğduğu evin bahçesinde o ağaca yaslanır hayaller kurarmış meğer. İki yıl önce o ağaca dokunduğumda neler hissettim, kocam o ağaçtan eliyle miis kokulu portakalları bana uzattığında ben neler düşündüm kelimeler anlatamaz.

Tesadüflere siz inanır mısınız bilmem ama ben inanmam. Hayatımıza dahil olmuş her an bizimle geçmiş ya da gelecek arasında anlamlı bir köprüdür bana göre. Bazısını fark eder bazısını etmeyiz. Kitaplar, cümleler, insanlar, evler, şarkılar, melodiler, ağaçlar, çiçekler, sevinçler, hüzünler, hastalıklar… Hepsinin bir manası var. Benim için hayatın en sürdürülebilir hali bu manaları farkedip onurlandırabilmekle mümkün. İşte bu sebeple masallara inanmayı seçtim hayatım boyunca ve kendimle hep bağlantıda kalmayı.

Şimdi sürdürülebilirliğin bambaşka bir hali, Sürdürülebilir Anneliği deneyimlemeye niyetlendiğim şu sıralar “ilk anne” olduğum andan bu yana neler biriktirdiğime bakıyorum. İçimdeki sevgiyi, huzuru, bilgiyi, bilgeliği, mutluluğu, kaygıyı tartıyorum. Bu kadar derinlere indiğini, aslında hayatımız boyunca üstleneceğimiz bütün roller için doğduğumuz andan bu yana birikim yaptığımızı görüp ürperiyorum.

Bir bebek doğuyor ve doğduğu an başlıyor hayat nakışını kendi üzerine işlemeye. Siz ışık oluyorsunuz ihtiyacı olduğunda, kimi zaman iplik, kimi zaman iğne… Bazen “derman vermek” gerekiyor demek bazen “dur dinlen” demek. Ama siz değil, hiç kimse değil kendisi işliyor nakışını. Size elindeki malzemenin kalitesi düşüyor “çevresel bir öge”den ibaret olduğunuz için sanırım. “Annelik” bunu da kabul edebilirseniz sürdürülebilirliğe bir adım daha yaklaşıyor galiba.

Çocuğunuzun hayata ve hayatın ona her dokunuşu ilerde karşısına tekrar tekrar çıkabilir. Hayat başlı başına sürüp giden durmayan durulmayan akan bir şey çünkü. İşte bu sebeple sizin de onun ihtiyaçları doğrultusunda nasıl bir anne olacağınıza karar vermeniz, akıcı, öğrenici, sürdürülebilirliği olan yaşayan bir anne olabilmeyi öğrenmeniz gerekiyormuş, kendi çocuğunuzdan. Bunu keşfettim son günlerde ve şifa niyetine karşılayıp sevgiyle kabul ediyorum hayatıma.

Niyet ediyorum, çocuğumun ihtiyacı olduğu gibi bir anne olmayı , ondan öğrenmeyi denemeye.

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla,

Anneligi Yeniden Ogrenirken

Bu sıralar su gibi akıp geçiyor hayat ve bazen zamana geç kalıyorum.

Kaybediyorum geçen zamanı, izlerken kullanmayı unutuvermiş oluyorum. Benim gibi kaybolmayı sevenlerdenseniz çok da koymuyor aslında küçük kayıplar. Yeter ki bize bir şey olmasın. Yeni bir şehirde kaybolmayı, tanımadığım sokaklarda kendimi aramayı, zamanın nasıl geçtiğini dahi anlayamamayı seviyorum. Haliyle de zaman zaman “zaman” da kaybediyorum yapmak

istediğim şeyler için.

Zamanın içinde kaybolan arzularımdan biri de aslında bu yazı dizisine biraz daha erken başlayabilmekti. Bir süredir bu günceye başlamak ve anıları sıcak sıcak biriktirmek aklımda çünkü önemli anları kaçırmaktan, unutmaktan, soldurmak istemiyorum. Çocuklar ve bizim için taze taze saklansınlar niyetindeyim. Biraz geciktim çünkü son zamanlarda bilgisayar, internet, telefon vs pek çok şeyi kişisel alanımdan uzaklaştırdım. Tercihim bu yönde olunca bir türlü başlamaya ikna edemedim kendimi, içimden gelmeyen bir şeyi yapmak adetim olmayınca da bazı anıları ısıtıp servis etme fikri hoş geldi 🙂

6. ayının içinde dolaştığımız sihirli bir süreçteyiz. Evin üçüncü meleği yolda. Kendimi bir tırtılın kozası gibi

hissediyorum. İstiridyeyim sanki de inciler büyütüyorum içimde. Bu süreci mümkün mertebe farkında yaşamaya çalışıyor ve tekrar tekrar anne oluyorum her sabah. Bambaşka şeyler öğreniyor ve bambaşka dünyaların farkına varıyorum.

Hayatın sihrini hissettiren anları seviyor ve anın büyüsüne kapılmaktan kendimi alamıyorum. Bu olağanüstü süreci tüm büyüsüyle yaşarken, bu büyüden biraz da sonraya saklamak ve başkalarıyla da paylaşmak ama en çok da o büyülü anları ölümsüz kılmak için başlıyorum bu bloğa. Hoşgeldim tembel annenin günlüğü,

yaşasın anneliği her an yeniden tadıp her bebekle anne olmayı sil baştan öğrenmek.

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla,

Üç küçük kayıp yunan keçisi misafirimiz bu kez de!

Susup doğayı dinlediği ve olayların akışının melodisiyle ağzı açık bakakaldığı anlar vardır insanın. Çok yaşıyorum ben onları, çünkü dinlemeyi, gözlemlemeyi, anlamayı seviyorum.

Bambaşka bir tat alıyorum kendimi susturup olayların akışını izleyip doğanın anlattıklarını düşüncelerim bana tercüme ederken. Beynimin kendi kendine konuşmasını seviyorum.

Dün akşam Soner annesi hala istanbuldayken ziyaret etmek sürpriz yapmak istedi. Akşam üzeri haydi çay içmeye gidelim mi e peki gidelim derken hoop çıktık yola. Az öncesinde bir animasyon izlemiştik hayvanlarla eski bir masalı onların alemine uyarlayarak oluşturulmuş klasik bir şey. Ve yolda yürürken üzerine sohbet ettiğimiz şey bilge, şaman, yaşlı kadın vs sembollerine hep keçinin seçilmesinin temel bir sebebi olup olmadığıydı mitlerin dışında. İlgimizi çekti bayaca konuştuk hararetli hararetli öyle ki oradan baykuş, kedi, karga falan hayvanlar aleminin bilge kişiliklerinin ellerinden bir öptük geldik.


Benim keçi hayranlığımı bilen kocam güldü “alacaazz karıcımm alacaazz, keçimiz olacak bi gün merak etme” ben de güldüm haliyle 🙂 Metropolde keçili yaşama geçiş hayallerimiz zihnimizden çıktığı anda yanımızdan geçen kamyonların otobüslerin egsozlarında boğuldular muhtemelen.

Çocukların bilgeliklerini, onlarla konuşup öğrenmeyi, paylaşmayı seviyorum. Bunu hissediyor olacaklar ki gittiğimiz her yerde çocuklar tarafından zaptediliyorum 🙂 Bilmiyorduk ama hoş tesadüf oldu Sonerin abisi ve ailesi ve diğer ablası ve çocuklar da oradaydı. Baya geniş bir aile toplantısına dönüştü anne ve yeğenli akşam çayımız, gülmeli yemeli eğlenceli de geçti.

Evine gittiğimiz ablası ise Yunanistandaymış Sonerin bizim çıkmamıza yakın o da geldi, onu da görmüş olduk. Kukuletalarımızı taktıık haydi biz kaçtık derken Zehra abla Sonerle bana iki paket olduğunu hatırladığım mumlar uzattı sevimli şeyler. Ve ben o çıkma telaşında “aa tabiki buuu” dediğim paketi kapıp kaçıverdim 🙂 içerisinde üç dört tane sevimli köpek olan!

Az önce o paketi açtım ve içerisinden keçiler çıktı, üstelik yunan keçiler. Nasıl olmuşsa yollarını şaşırmış, sıcak bir kalp bulunca onu kandırıp çantasına girmiş ve dün gece beni kandırıp son duraklarına ulaşmış antik, mitolojik, bilge, mesaj veren Yunan keçileri!

Keçi sizin için ne ifade eder bilmem ama aslında dünya insanını antik çağlardan beri kendisine epeyce hayran bırakmış olmalı ki Pan ya da satirler gibi önemli mitolojik karakterleri etkilemiş. Bu küçük keçi Hint mitolojisinde de Brahman’ın kalbini, yani sırrı, bilgeliği, ışığı ve iyiliği temsil eder.

Zeus annesi tarafından dünyaya bırakıldığında Keçi Capella (bazı kaynaklarda Amaltheia) tarafından emzirilip büyütülmüş uzun süre yol arkadaşı o keçi olmuştu üstelik Girit adalarında! Yunanistanda.

Ve yine bir rivayete göre Zeus o keçiyi öyle bir sevmiştir ki gökyüzüne yıldızların yanına koymuştur her zaman görebilmek için. Şimdi, gökyüzünün bu iyi kalpli keçisi Capella gökyüzünde Castor ve Pollux’un biraz üzerinde bize göz kırpıyor. Arabacı takım yıldızının alfası olan Capella’nın arapçadaki adı Ayyuk. “Ayyuk’a çıkmak” deyimine adını da işte bu güzel ve iyi kalpli yıldız vermiş.

Bir blogger Capella’yı şöyle anlatıyor:

Şimdi, gökyüzünün bu iyi kalpli keçisi Capella gökyüzünde Castor ve Pollux’un biraz üzerinde bize göz kırpıyor. Arabacı takım yıldızının alfası olan Capella’nın arapçadaki adı Ayyuk. “Ayyuk’a çıkmak” deyimine adını da işte bu güzel ve iyi kalpli yıldız vermiş.

Ne zaman gökyüzünde Capella’yı; Bu güzel yıldızı görsem aklıma “ vicdan “ gelir. Doğurmadığı çocuğu emziren ve büyüten gökyüzü keçisi ….. işte bu yüzden, yeryüzündeki bunca kötülüğün içinden başımızı kaldırıp Capella’ya bakmak ruha iyi gelir.

Zaten “vicdan” dediğimiz şey de birisinin bizi gözetlediğini bıkmadan, usanmadan ihtar eden o ilahi his değil midir?

Sabah keçi olduklarını fark ettiğimde ve bilgelikle olan bu bağlantılarını hissettiğimde O ilahi vicdan ve koruyucu hissin zaten hissettiğimiz bizi kucaklama duygusuna elçi olduklarını imgeledim. İsim verdim ben bu üç küçük keçiye. Lavantalı olan mumun adı HUZUR! Huzur ve mutluluğu temsil edecek bizimle oldukları sürece yakılmayacak. Kırmızı gül TUTKU! Aşkı, tutkuyu ve bağlılığı kaybetmediğimiz sürece bizimle birlikte mutlu mesut yaşayacak. Gardenya ANLAYIŞ! Gerçek aşk beraberlik ve anlayışı temsil edecek. Bunlardan birini gerçekten kaybettiğimizi hissettiğimizde bir mum yakma, bir dilek daha tutma hakkımız olacak belki de böylelikle.

Ne de saçma gelecek çoğunuza, amma da uydurmuş ha hayal gücüne bak da diyeceksiniz 🙂 olsun! Hayatın kendisi bir büyü, hala nefes alabilmemiz mucize! Bu neden olmasın (:

Sizlerin de olsun elinizdekilerin kıymetini hatırlatacak minik imgelemleriniz. & o en keskin anlarda “onun hatrına” kendinize ikinci bir şansı, bir dilek daha’yı ve bir mum daha yakıp karanlığı eritmeyi size hatırlatacak kıyaya köşeye koyduğunuz fırsatlarınız.

Kendi mucizelerinizin de koşarak size geldiği hayran bırakan bir hafta olsun!

İnançla, sağlıkla, mutlulukla kalın

Aşk Çemberi, Muratın Çiçekleri, Mügenin Evi, Begümün Renkler Köyü! Aşka Yetişemedi Sevgililer Günü

Sevgililer günü yok bizim evimizde. Sevginin daha ziyade her an her duyumsandığında anlamlı ve de önemli olduğunu düşünen bir çiftiz. Hal böyle olunca da romantik yemekler değil de Sevgi’li maceralar oluşturdu 14 Şubat mönümüzü.

Dünyada şiddet gören tecavüze uğrayan tüm ağır şartlara ve uygulamalara rağmen adalete asla kavuşamayan kadınlar var. Her üç kadından biri hayatında en az bir kez şiddet, taciz ya da tecavüze uğruyor! Seslerini duyurabilmek içinse bizlerin sesine ihtiyaçları var!

One Billion Rising 2012 yılında kadına şiddete karşı başlatıldı. En büyük global hareketlerden biri olan One Billion Rising bir sevgililer günü hareketi aynı zamanda ve 14 şubatta dünya çapında yankı buluyor.


Ülkemizdeki hareket her geçen yıl genişliyor. Bu yıl belediyeler özel organizasyonlar düzenledi ve hatta hareketin destekçisi olarak içerisinde yer aldı. Ben gönülden Kadıköylü biri olarak Rıhtımdaydım bu yıl da ve sizlere enfes kareler eşsiz duygular getirdim.

adalet için dans et

Dans eden el ele tutuşan kucaklaşan insanlar gördüğümde hayata, yaşama, geleceğe dair umudum artıyor benim. Hele de bu insanlar birbirini tanımayan üstelik yüzlerce insansa tadından yenmiyormuş!

El ele tutuşan kimin elini tuttuğunu umursamayan sadece sıcacık bir eli sıcacık eliyle yakalamış insanlar düşünün bir meydanı dolduran. Rengarenk sevgi baloncukları ve heyacanlı gülücükler düşleyin sonra. Kimi yanındakini tanımaya çabalıyor, kimi sanki çoktan tanımış gibi paylaşmaya başlıyor hemen sessizliğini. Herkes bir şeyler paylaşıyor ama kaçınılmaz, tuttun ya bir kere o eli sevmeden duramıyorsun diğer elin boşta kalmamalı ona da hemen bir sevgi sıcağı bulmalı doldurmalısın derken çember oluyormuş demek insanlar, anlıyorsun!

El ele tutuşup sevgi selinde ösrf yapan yürekler az sonra gözlerine de veda ederek kalpleriyle yoklamaya başlıyorlar ortalığı. Ses seda yok. Huzur gelmiş, sessizce ağırlanıyor meydanda. Barış çağırılıyor, aşk çağırılıyor. Bir süre herkes sessiz, gözsüz…

Sonra tek tek içlerindeki arzular taşıyor biri bağırıyor “ADALET İSTİYORUM DÜNYA!” yine biraz sessizlik. Sonra bir daha “AŞK İSTİYORUM” “BARIŞ İSTİYORUM” “HAYVANLARA ZULÜM DURSUN İSTİYORUM” “ÇOCUKLAR ANNE OLMASIN İSTİYORUM” sevgi selinden iyi gün dilekleriyle coşuyor kalabalık.

aşk ve barış çemberi, kadıköy

Birbirinin içine girmiş çemberlerden aşk taşıyor, sevgi, adalet arzusu, barış coşuyor! Zaman akmıyor sanki bu kalpler çağladıkça. Dışına çıkmış gibi hissettiriyor! Tadını çıkartmana, her yüze dokunmana, her kalbe girip çıkmana akreple yelkovan bile müsade ediyor. Ağır çekim her şey.

Ne çok şey olmuş geçmiş aa saat daha dörtmüş dedirtiyor bana hatta. Oradan Don Kişot’a geçmeli. Don Kişot bir işgal evi. Bir dostumuzun sevgililer günü hediyeleri var bizlere onları almaya gidiyoruz. Sümbüllerimiz gelecekler. Kocam sümbül delisi ben heyecanlı o benden daha heyecanlı.

O heyecanla erkenden varıyorum Don Kişota. (Yel Değirmeninde bu arada Don Kişot 🙂 Uğramak isterseniz.) Hoş sohbet muhabbet derken koca geliyor sümbüller geliyor. Dostlar geliyor! Sıcacık oluyor içerisi. Sümbüllerimize de kavuştuk derken bir de dolunay ve aşk çemberi demezler mi 🙂 Bizi de davet etmezler mi! Ne yapalım ne edelim derken öncesinde tanımadığımız ancak tanır tanımaz inanılmaz sevdiğimiz sevgili Mügenin köpeği karşılıyor kapıda bizi. Komşuya gidiyormuş. Ev zaten harika bir enerji ve sevimliliğe sahip. Gece güzel gidecek ve güzel bitecek şimdiden belli (:

Sevgili Begümün kolaylaştırıcılığında renklerin dünyasına yolculuklar yapıyoruz. Kimimiz rengarenk köyler, kimimiz pastel renkleri kimimiz de sadece beyaz ya da siyah bulutlarla sohbet ediyoruz ama huzur duyuyoruz burada olmamız dolayısıyla. Ben Yaseminin sorularıyla gördüğüm şeyin manasını ve hislerimin boyutunu daha net algılıyorum mesela. İlk görüştüğümüz andan beri birbirimize çekiliyoruz biz ilginç şekilde bir ortak kümemiz olmalı diye düşünüyorum ama henüz bilemiyorum. Korkularımızdan uzaklaşıyor, sevgide buluşuyoruz.

Yine dertleşiyor, kucaklaşıyor, sevişiyoruz 🙂 Oooo saat bir olmuş! Yavaş yavaş toparlanıyor yola koyuluyoruz. Bir de gece bitmeden bugünün heybemize doldurduklarını yerleştirmeli yatağa öyle girmeliyiz.