Umut? Vallahi saksıda bile yetişiyor!

12249817_980045425367115_3223719266624491133_n

Bugün son kış bakımlarımızı yaptık. Yine bir sürü sürpriz yaptı bize teras tarla.

Yine umudumuzu tazeledik, toprak günüydü bugün yeşil çocuklarımızla eyleştik.

Toprak gunlerinde mucizeleri bitmez yuvamizin. Armaganlari da..
Gune boyle bir manzarayla baslayinca gun boyu sebepsiz gulumseme oluyor insanin yuzunde, istemsiz. Umut saksida bile yetisiyor yeter ki istesin insan dedigimde ‘cikart su pembe gozlukleri’ diyenlere cevap gibi..
Ben yine o pembe gozluklerimle soyle bir yorum getirdim bu manzaraya ‘bu yesil cocuk bizi cok sevmis de hic ayrilmak istemezmis meger’ 

Bir domates o, toprağa düşmüş, unutulmuş. İçinden fışkıranlar? Umut!

Yerel tohum kullandığınızda, ilaçsız, müdahalesiz temiz tarım yaptığınızda işte böyle armağanlar sunuyor size toprak.

Yeşil çocuklar yuvanızı terk etmek istemiyor.

Hayat herkesin gozune yuregini dondugu seyleri getiriyor belki. Kim bilir. Yuregini umuda donup bu aksam azicik guc azicik yasam istegi birazcik hayata tutunma azmi arayanlara armaganimiz olsun bu kare. 

Bir domatesin istedigi yerde, istedigi anda, sartlar ne olursa olsun yasamak icin sinirlarini ne kadar zorlayabilecegini gorup dersimi aldim bugun de ben. Gram gunes gormeyen bir yerde, dustugu saksinin dibinde, neredeyse hic su olmadan tum oz kaynaklarini kullanip tek fire vermeden butun cekirdeklerini yesertmeyi basarmis bu yavru hayatim boyunca aldigim en guzel armaganlar arasinda yerini aldi. Muhtemelen hic unutulmayacak ve efsane masallarimdan biri olarak karsilastigim her cocukla bulusacak. Fidelere gelince, henuz nasil bir yol izleyecegimize karar vermedik. Tek bildigimiz yasam cabalarini bosa cikartmamak icin elimizden geleni yapacagimiz. 


Yuvamiza hosgeldiniz guzel bebekler. Sansiniz bol olsun. Uzun sure yasatamasak bile bizimle paylastiginiz bu guzel armagan icin size minnettariz.

Bildiğim En Dingin En Ruhani Koku

Sen hiç sordun mu sarı çiçeğe?

İçinden o an geçen her neyse işte, sordun mu? Sardın mı gözlerindeki sevgiyle hiç bir sarı çiçeğin taç yapraklarını?

Arıların nasıl nazik öptüklerini, çiçeğin onları uğurlarken nasıl da nazik selamladığını, o güzel veda dansı salınımlarını hiç izledin mi rüzgarın müziğinde?

Hiç bir yerde bunun yapılabileceğini bize öğretmediklerinden ve kalp ile bakmazsak göremediğimizden nasıl akıp geçiyor güzellikler günümüzün kıyısından.

Her sabah koşup hayatımda tanıdığım en ruhani çiçeği selamlıyorum ben. Öyle çiçekçilerde bulup milyon liralara vazoda gönderebileceğiniz cinsten değil, çiçek deyince ilk akla gelen “süs” olanlardan hani. Süslü olsa da süs değil sebze bu. Bildiğimiz tek yıllık otsu, çalımsı, meyveleri de pek şifalı.

Kudret narı yetiştirip de hala koklamayanlar olduğunu fark edince nasıl derin bir üzüntü kapladı içimi. Ruhuna nasıl da güzel dokunuyor insanın halbuki… Nasıl da düşler aleminin kapısından en tatlı masalları kapıp geliyor daha ilk koklayışla.

Bir çiçeği koklamak okulda öğrenilir şey değil, çünkü okullarda belki zamanında öğretilirdiyse de çiçeklerle konuşmayı öğretmiyorlar artık. Ahh öğretseler çiçeklerle konuşmayı. Hani daha doğrusu ah bi gösterseler çiçeklerle konuşabilenler bunun mümkün olduğunu. Ağaca sarılanlar zaman geçirse okul bahçelerinde. Dünya okul oluverse o vakit, her yer okul bahçesi. Okulsuzlaşıversek, bulduğumuz her yerde öğrensek.

Balkonda aldım ben hayatımın en tatlı kokan derslerinden birini geçtiğimiz sabah horozlar öterken uzaklarda. Bir minik dal, yanından geçip domateslerimi koklamaya giderken fısıldadı kulağıma “her sabah domatesleri kokluyorsun ama bu sabah seni şu yaprakların arasında hoş bir sürpriz bekliyor” galiba tam duyamamış olmalıyım saçımın ucundan yakaladı beni. Ona zarar vermemek için refleks olarak başımı eğince yazın en tatlı kokusunu duydum. Temmuz başından beri çiçekli, defalarca kafamı içine sokmak suretiyle yaprak bakımı yaptığım, böcek temizlediğim, çiçeklerini saydığım kudret narı bu sabah buram buram daha önce tatmadığım kokular saçıyor.

Öyle bir koku ki dünyaya ait değil sanki…

Öyle bir koku ki sanki az sonra dünyanın sırlarını kucağıma bırakıverecek…

Zamanı anlatıyor, beklemeyi anlatıyor, olgunlaşmayı anlatıyor. Hani büyükler “ermedi daha o meyve ham” der ya işte öyle “ermeyi” anlatıyor bu çiçek.

Çiçek erer mi?

Eren çiçek o, evet! O koku ruhuma dokunuyor. Ruhum kabarıyor, maya oluyor bu koku, bilmem hangi yanımı büyütecek. Doğal maya…

Kalbim heyecanlı, diğer yarısına da tattırmalı bu kokuyu. Sonere sesleniyorum, geliyor. Azıcık başını eğmesini istiyorum. Almıyor kokuyu, azıcık daha sokulup şurayı koklar mısın diyorum çiçeği göstererek. Öyle ya hala içten içe acaba koku gerçekten var mı merak ediyorum, arasıra delirdiğim olmuştur, severim deliliği. Belki yine delirmişimdir. Sahi ne kadar az zaman “akıllı dünyalı”yım. Gerisi hep deli.

Üçüncü seferde alıyor kokuyu. Ohh diyor gönlüm. Gerçekmiş. Sadece bana kalsa içimde nasıl tutardım bu kokuyu. Çatlar mıydım? İncir çatlıyor tadından, nar çatlıyor, taş olsam çatlardım bu koku sadece bana kalsa, zira kudret narı da çatlıyor en sonunda.

Soner de seviyor kokuyu, o da şaşırıyor çiçeği misler gibi “çiçek” kokan sebzeye. Nasıl da esir olmuşuz öğretilere. Komik değil mi? Çiçeğin “çiçek” kokması garip geliyor bize. Aslında nasıl da güzel sebzelerin hem çiçekleri hem kokuları. Hatta biz hep düşünüyoruz şu ektikleri “süs” çiçekleri yanına aralarına azıcık da sebze sıkıştırsa belediyeler? Hatta mis gibi kudret narından sarmaşıkları olsa parkların, uhrevi kokular saçılsa, ruhumuz tazelense fena mı?

Ben bu yaz hayatımın en dingin kokusunu kokladım. En ruhani çiçeğiyle tanıştım.

Aylarca dalında kokmadan bekleyen çiçeğin bir sabah aniden nasıl da güzel kokmaya başlayabildiğini taa içinden yaşadım. Okullarda öğretilemeyecek dersler aldım ben kudret narından. Daha da öğretiyor hala.

Ben bu yaz yavrumu kudret narı çiçeğiyle, meyvesiyle tanıştırdım. Benim neredeyse 30 yıl sonra edindiğim deneyimi o henüz hayatının ilk yılı dolmadan edindi.

Öğretim-eğitim okulda olur gibi öğretilmiş ya bize hani. Farkında olmadan öğrenmişiz biz bunu ya, işte o yüzden ana baba öğrenmeyi bırakınca yavrular okulu bekliyor öğrenmek için. Halbuki o an neredeysek orası okulmuş. Olduğumuz “an” öğreten ve öğrenilen şey olunca hep birlikte öğrenmek kaçınılmazmış. Bu ahengi yakalayabilirsek eğer kendi içimizde, işte o zaman yavrularımıza daha güzel bir gelecek kalırmış.

Kudret narının ince dalı beni yakaladı ben ondan öğrendim, yavruma, sevdiğime gösterdim. Ben bu kokuyu gönlüme ektim. Sana kokladığım en dingin kokudan, en ruhani çiçekten haber getirdim. Bu yazıyı okuyan zihinlere bu bilgiyi ektim, bilin istedim ki çok güzel kokar kudret narının çiçeği yılın bu mevsimi.

Gördüğünüzde bir kudret narı çiçeğini, tanıyın, koklamadan geçmeyin istedim.

11811347_929111137127211_5579949732778238178_n

Şükredenlere selam olsun!

SİNİRLENMEK VEYA MÜTEŞEKKİR OLMAK!
SEÇİMİM HANGİSİ OLACAK?

Şimdi kaldığım yerde tek başımayım, kahvaltımı hazırlamak için sabah saatlerinde mutfakta çalışıyorum; iki elim ıslak. Gözüm kaşınmaya başladı. Aldırış etmeyeyim, elimdeki işimi bitireyim istedim ve işime devam ettim. Kaşınma arttı, dayanılmaz hale geldi.

Sinirlendim, içimden geçen şuydu; “Şimdi sırası mı, ellerim ıslak, gözümde gözlük, var. Önce ellerimi kurulayacağım, sonra gözlüğümü çıkaracağım, sonra da gözlerimi ovuşturacağım. Bir sürü iş. Ve o sırada tavada pişmekte olan yumurtanın muhtemelen altı yanacak.”

Ve itiraf edeyim, hem bunlar aklımdan geçti, hem de, “Aksilikler zaten beni bulur!” duygusunu yaşadım.

Bir hışımla ellerimdekileri bıraktım, ellerimi kuruladım, gözlüğümü çıkardım ve gözlerimi ovuşturmaya başladım.

Off, ne tatlı kaşınıyordu. Ovuşturdum, ovuşturdukça tadına vardım, tadına vardıkça ovuşturdum! Yavaş yavaş tadını çıkara çıkara ovuşturmaya devam ettim. Bitti! Artık kaşınmıyordu.

Gözlüğümü takarken bir uyanış yaşadım. Olduğum yerde durakaldım. Yumurtanın altını kapattım ve hemen bir köşeye çöktüm.

Öfke gitmiş onun yerine içimi derin bir şükür duygusu kaplamıştı. Gözlerimi kapadım. Bütün kalbimle kaşınan gözlerim olduğu için şükrettim. Kaşınan gözlerimi ovuşturacak ellerim olduğu için hamt ettim.

Gözlerim ve ellerim sağlam ve çalışır durumdayken ne için gerginleşip hırçınlaştığımı düşününce utandım, içten içe derinden mahcup oldum! Sessizce tekrar tekrar özür diledim.

Bütün bunların hemen farkına varabilmem ise beni mutlu etti; kendimi sessizce kutladım. Gözlerimi kapatarak, şükran duygusu içinde iç dünyamda bir süre yolculuk yaptım.

Altı tutmuş yumurtamı yerken huzurlu, sakin ve mutluydum.

***

Düşündüm; anne – babalar bir işin tam ortasındayken çocuklarının birinin davranışı nedeniyle ortaya çıkan acil durumla uğraşırken neler hissediyorlar? Stresli, sinirli ve gerginler mi, yoksa o anda şükür duygusu yaşayabiliyorlar mı?

Evlatlarımız hiç umulmadık zamanlarda bize zahmet yaşatacaklar; bundan hiç ama hiç kuşkumuz olmasın! İşte böyle zamanlarda, “İyi ki varlar, onlar için yapılan zahmetler hayatıma anlam katıyor!” mu, diyeceğiz? Yoksa, bütün günü söylenerek şikayet ederek mi geçireceğiz?
***

Sinirlenip şikayet etmek veya müteşekkir olmak.

Seçim bizim.

Şükredenlere selam olsun!

Doğan Cüceloğlu

Bir Kadın Olarak Konuş!

soprano-kadın
Kim kime ne demiş, nasıl seslenmiş ne önemi var… Her gün onlarca mekanda yüzlerce kadının kulağına çarpıyor aynı nida;
“Bir kadın olarak sus”

Nasıl da ilginç değil mi? 2 çapraz çizgiden oluşan X  bacaklarından birini kaybedip Y oluyor ve sonra 3/4 haline bakmaksızın tam olanı “kusurlu” görüyor. Yo yo hemen bunu seksist bulmayın. Erkek cinsinden bahsetmiyorum sadece harfleri konuşuyorum. Çünkü Tüm XY kromozomlular değil kadını hor gören. Biliyorum. Sadece Y’ler. Kendilerini Y’den ibaret bilenler. Y olanlar. Yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyenler.

Kadını severim, kadınlığı, kadın olmasa, sussa kadın bu dünyanın hali nice olur bilmezler de söylenirler işte güçleri başka şeye yetmediğinde. Ve genelde kadının söylediklerini anlayamayacak durumda olduklarında sinirlenip söylerler bunu sanırım. Ya da anlasalar da akılcı cevap veremeyecek olanlar, anladıkları işlerine gelmeyecek olanlar.

Boş ver onları. Seviyorum seni KADIN! Düşünen, üreten, seven, aşık olan, aşk olan kadın! Var oluşun, dik duruşun haykırış zaten senin! Susma!
Bir kadın olarak konuş.
(H)Er kişi en kötü ihtimalle lisede öğrenir bunu esasında “Kadın kızar, bağırır, konuşursa sevin umut vardır, asıl kadın susarsa umut bitmiştir.”

Bir kadın olarak konuş…
Sus diyorlarsa daha çok konuş! Umut varsa, umut var olsun istiyorsan konuş benim dünyalı dostum!

Umut kalmasın bu ilişkide istiyorlar. İstiyorlar ki insanın insanlığıyla olan münasebeti tamamen tükensin, ayrılalım diliyorlar.

Aynı “çok istemiş de ona bakmamış o yakışıklı/güzel yaratık, seni seçmiş” gibi kıskanıyorlar.

Korkuyorlar!

Sen bu ilişkiden, dünyadan, insandan umudunu yitirene dek susma nolur!

Dünyayı kadınlar kurtaracak, yeniden kuracak… Ana yüreğine sağlık, dişi enerjine sağlık…

Saran, sarmalayan, koruyan, doyuran, şefkatle bağrına basan emeğine sağlık.

Yaratan zihnine sağlık!

Susma rengarenk kadın, renk kadın, dans kadın, sevdiğim aşk kadın <3

Bir kadın olarak konuş.

21 Mart; Bayram, Bahar, Bereket!

Berekettir! Nevruzdur, bahar bayramıdır, eski türk geleneğinde yılın ilk günüdür 21 mart..

Kuş bayramıdır avrupalı şaman keltlerin.

Aydınlanma çemberi kutuplardan geçer, dünya ucundan sonuna ışıklanır.

Kuzeyde ilk güneyde sondur ama her yanı bahara bulaşır yeryüzünün.

21 mart! Yılın en sevdiğim günlerinden. Okumaya devam et “21 Mart; Bayram, Bahar, Bereket!”

DAHA' lar Kansere sebep oluyormuş!

Ben kalender meşrebim güzel çirkin aramam derim sorsanız nasıl seçersin. O kadar “amaann ne olursa olsun sağlıklı mutlu huzurlu olalım da!” falan diyen bir insanım diyebilirdim mesela size hemen hemen her konuda. Geçrekten maddi manada tamamen böyle sayılırım. Her şey ihtiyacı karşılayabilecek kadar olsun da gerisi mühim değil.

Fakat Soner sayesinde bazen kendime farklı bir açıdan baktığımda şaşırıyorum. İçmeden sarhoş olan, her şeye gülebilen, her daim neşeli, bir şeyi takmadığımı düşünen ben aslında bir miktar “daha”cı biriymişim. Daha güzel bir ev, daha pahalı bir araba, daha yeni model bir telefon falan hiç dert değil benim için evet ama benim de “daha”larım varmış, manevi. Okumaya devam et “DAHA' lar Kansere sebep oluyormuş!”

Biraz yavaslayalim mi hanimlar?

Yasamin kiyisinda dolasarak geciriyoruz hayatlarimizi. Hayat pek cogumuz icin saydigimiz dakikalardan, gunlere kosan saatlerden, bizden kosarak uzaklasan aylardan ibaret. Anlari es geciyoruz yillarin hesabini yapmaya calisirken. Durup beklemiyoruz ki o kadim hikayedeki gibi ruhlarimiz bizi yakalayabilsin.

Biz cocugumuzun artik aramiza katilmasina karar verdigimiz anda coktan basarmistik yavaslamayi. Bir yildir uzerine dusunmus, hayatimizi ona hazir hale getirmis ve sonra ona “hazir oldugunda gelebilirsin artik” demistik.

Aramiza katilmaya karar vereli 7 ay oldu. 7aydir kalbini duyuyor, minik kipirtilarini hissediyoruz. Anin tadini doyasiya cikariyoruz. Ve iste bu anlarda daha rahat gorebiliyorum artik ne cok kosmusum ben hayatim boyunca. Ne cok calismis, cabalamis, yorulmus, yipranmisim. Kosusturmacalarda kac kez ruhumu unutup gitmisim bir yerlerde kim bilir!

Hamile kaldigi an yeni bir telas, yeni bir kosturmaca giriyor cogu kadinin hayatina ve ben buna uzuluyorum. Onu alayim, bunu vereyim, oraya gideyim, bunu da bulayim, suna da bakayim… Halbuki nasil da degerli anlar kayip gidiyor o hengamenin icinde avuclardan. Annelik basli basina bir ‘hayattan’ kayiba donusuyor zamanla iste bu yuzden. ‘Ben sana sacimi supurge ettim’ ‘ben sana yillarimi verdim’ler iste boyle anlarin birikimi ve annelerin kendine donuk hayal kirikligi hep.

Daha hamileyken bebegiyle ani paylasmak yerine, bir alma verme yapma etme yetistirme telasina dusuyor anne ve iste kopmalar burada basliyor. Her eksik alinir, her sey bulunur gerektigi zaman da, sizin kacirdiginiz anlari kimse bir daha yerine koyamaz.

Sonra cocuklar buyurken surekli bir sonraki anı hazirlamaya, sonraki aylara yillara hazirlanmaya almaya vermeye yetismeye calisirken yavas yavas kacirdigi paylastigi anlar cogaliyor annenin. Elbet herkes iyi niyetle yapiyor bunu ama hem kendinden hem cocugundan caliyor pek cogumuz farkinda olmadan.

Biraz tembellik edelim mi anneler? Bazen sadece bu ana yetecek kadar calisip; kalanimizi cocuklarimizla, sevdiklerimizle paylasalim mi? Kendimize bir dilim sunalim mi kendi hayatimizdan hemen simdi? Hemen simdi kosturmacalari birakip, bir derin nefes alip yavaslayalim, biraz anı yasayalim mi?

Isigin gucu ve sevginin sicagiyla,

'Anne baba olma standartlari' diye bir sey var mi?

“Anne baba olma standartlari” diye bir sey var mi?

-Kredi karti limiti en az on yuz bin olsun, iphone6 kullansin,

-Su kadar IQ isteriz, su akademik basarilari da olsun, basbakanin elini sikarken fotosu olursa daha evla 5 tane bile yapabilir

-Sosyal statusu en az su olsun, 3dil bilsin, yakisikli olsun, arabasi uc bes iki model olsun

Boyle mi degerlendirirlerdi acaba standartlar olsa, yoksa her canliya saygi duyma, can alamama, her dusunceyi kutsal sayma, ayirim yapmaksizin canli hakki gasp etmeme falan da erdem sayilir.miydi kiyisindan kosesinden?

Bunun uzerine dusunuyorum bir kac gundur sevgili gunluk. Anne baba olabilmenin psikolojik, fizyolojik, sosyal ve finansal on sartlari olsaydi bunlar neler olurdu acaba? Iki yil dusunduk ve karar verdikten sonra bir yil kadar da hazirlik yaptik biz ve sartlar son derece uygun gorundugunde “gelebilirsin bebek” dedik. Yani imkanlarimizla optimum sartlari sagliyor haldeyiz suan cocuklar icin. Ancak buna ragmen dusundugumde kendimi hic “anne-i kamil” hissetmiyorum. Mukemmel ebeveyn olma kaygisi olan bir cift degiliz neyse ki ve bunun ogrenilecek bir surec oldugunun farkindayiz ama ya bazi sartlar olsa ve durustce degerlendirilsek hepimiz, kacimiz gercekten ebeveyn olmayi hak ederdik?

Psikolojik degerlendirmeler, fizyolojik kapsamli testler, sosyal ve finansal sinirlari sinayan maddeler olsa ve her birimizi degerlendirmelere tabi tutsalar gelecegin cocuklari daha umutlu bir dunyaya dogar miydi?

Bir yerlerde bu veya buna yakin bir sistem var mi, hic uygulandimi bilmiyorum ama dusundugum zaman bir yandan tehlikeli buluyorum bir yandan gerekli, kafam karisiyor.

Bazi seylerin gercekten her anne babanin ogrenmeye, denemeye hakki olan seyler olduguna inaniyorum. Bu yuzden o gune dek bunlardan imkansizlik habersiz kalmis kisilerin sanssizligina uzuluyorum. Her faydali sistemi en azindan taniyabilsinler istiyorum.

Korkuyorum, cunku zamanla butun cocuklar ve butun ebeveynler sistemin standartlarina gore kaliplanmaya baslarmiydi diye dusunmeden edemiyorum. Bunun getirecegi tek duzelik ve aynilik benim icin kabus bir dunya demek olurdu.

Degerlendirdigimde verileri, dunyanin renkleriyle guzel oldugu kanaatine variyorum bir kez daha. Ve sunu animsiyorum birinin bizi kaliplamaya calismasi ne kadar kotuyse, bizim birini “kendimiz gibilestirmeye calismamiz” o kadar kotu. Her cocuk kendine ozel ve her anne baba sadece cocuklarinin nasil bir anne babaya ihtiyaci oldugunu kesfetse kafi. Kimsenin mukemmel olmasina gerek yok.

Boyle dusununce rahatliyorum ben. Kim hangi makamda hangi sosyal konumda olursa olsun illa kendine gore sorunlari var. Bazilarimiz zaman zaman sifir soruna yaklassa da hala kimse sifir stresle, sifir borcla, sifir gelecek kaygisiyla, sifir fiziksel hastalikla yasamiyor. Onemli olan bunlarin hayatimizi engellemesine izin vermemek ve “yasayarak” yasamaya devam etmekse, iste bu noktada mukemmelige, hatasizliga, sorunsuz bir ortam yaratmaya gerek kalmiyor. Aksine birak birlikte hata yapalim, birlikte dogruyu bulalim, birlikte borclanip birlikte odeyelim, bir.sorunumuz mu var gel beraber cozelim dokuluyor yureklerden, iste bu bana kendimi “mukemmel” hissettiriyor.

Evliligimizde bunu basarabildik ve simdiye kadar koruyabildik biz. Ebeveyn olarak bunu basarip cocuklarimizi da bu plana dahil edebilmek ne kadar zor olabilir ki?

>>>Dip dilek: Lutfen cok zor olmasin 🙂

Isigin gucu ve sevginin sicagiyla,

Masal nerede biter, hayat nerede başlar?

Çocukken resimlerine baktığınız ilk kitabı anımsar mısınız? Hani okumayı öğrenmeyi istemenize sebep olacak kadar ilginizi çeken bir kitap mesela, oldu mu hiç? Benim oldu. Galiba beş yaşımda falandım o kitabı rafta görüp annemden almasını istediğimde. Henüz yeni yeni evde sayıları tanımaya, harflerle arkadaş olmaya başladığım zamanlar annem sayesinde, ama hala adımı tam yazamıyordum, hatırlıyorum. “Bir ikii üşş beeş sekiz döört altı”ydı o zamanlar sayılar aleminin hali ve kimse onlara henüz “sırayaa geç!” dememişti.

Okula gitmeye çok hevesli bir çocuktum ben. Tabelaları okuyabilmek için, takvim yapraklarının arkasındaki fıkralara gülebilmek için falan her sabah okula giden mavi önlüklüleri camdan görüp ağlardım “ben de didiceemm” diye.

Annem hatırlar mı bilmiyorum ama ben unutamıyorum “ev okulu”mu. Her sabah eziyet eden bıdığa anne icadı 🙂 Onlar okula ben mutfak masasına, boyama yapmaya, karalama eserler ortaya çıkartmaya. Boyama kitabı ararken yine bir gün kırtasiyede tanıştığım bir kitap işte o “ilk” kitabım. Unutamadığım. Yıllardır gözümün aradığı ama hiç bir yerde bulamadığım. Kapağında mavinin her tonu, sarı saçlı sevimli bir kız, elinde simit “Minnoş Denizci”. 5buçuk 6 yaşları civarındaydım, okumaya çat pat evde o kitapla başladım ben, annemin öğretmenliğinde. Okulun ilk 3 haftasında göğsüne o metal yıldızı ilk takan ben olmuştum bu sayede, ne gurur(!) küçük çocuğa. Hala bakınırım belki bulabilirim diye Minnoş Denizci’yi. Sonrasında da pek çok dostum oldu satır aralarında dolaşmayı sevdiğim ve belki hepsini Minnoşa borçluyum, bana kitapları sevdirdiği için.

İlkokululdaydım daha yeni yeni gerçeğin masaldan farklı olduğunu yeni anlamaya başladığım yaşlarda. Annemin ses duymadığına beni ikna etmeye çalışıp “hayır ben duyuyorum imdat diyor yardım istiyor” deyip İnşaat çukuruna zifiri karanlıkta inip minik “minnoş”u koynuma sokup karanlıktan çıkarttığım, ilk “anne” olduğum yaşlardaydım. İlk “çocuğuma” da ilk kitabımın kahramanının ismini vermiştim. Minnoş’un aslında bir kedi ismi olduğunu bile bilmiyordum o zamanlar. Ama yakışmıştı bu minik çocuğa da ve şimdi kitabım ölümsüzleşmişti nazarımda. Minnoş kitaptan çıkıp gelip beni bulmuştu. Masallarda olduğu gibi.

“Masalın nerede bittiğini, hayatın nerede başladığını fark edemiyorum. Bazen suratıma garip bakıyorlar, o zaman uyanır gibi oluyorum.” diyor Jose, Şeker Portakalında. O çocuk yaşların üzerinden on yıllar geçti, hala ara ara canım çeker Şeker Portakalı. Karıştırırım sayfalarını. Masallara inanır, o miss kokusunu duyarım o minik ağacın. O minik çocuğun o ağaçla kurduğu hayalleri yaşayıp yaşamadığını merak ederim. Benim şeker portakalı hayallerim eşimle bana geldi, bir masalım daha yüreğime kondu desem ne dersiniz?

Yıllaarr yıllar önce ben o kitabın sayfalarını karıştırırken ağaca dokunabilmek için, benim kocam doğduğu evin bahçesinde o ağaca yaslanır hayaller kurarmış meğer. İki yıl önce o ağaca dokunduğumda neler hissettim, kocam o ağaçtan eliyle miis kokulu portakalları bana uzattığında ben neler düşündüm kelimeler anlatamaz.

Tesadüflere siz inanır mısınız bilmem ama ben inanmam. Hayatımıza dahil olmuş her an bizimle geçmiş ya da gelecek arasında anlamlı bir köprüdür bana göre. Bazısını fark eder bazısını etmeyiz. Kitaplar, cümleler, insanlar, evler, şarkılar, melodiler, ağaçlar, çiçekler, sevinçler, hüzünler, hastalıklar… Hepsinin bir manası var. Benim için hayatın en sürdürülebilir hali bu manaları farkedip onurlandırabilmekle mümkün. İşte bu sebeple masallara inanmayı seçtim hayatım boyunca ve kendimle hep bağlantıda kalmayı.

Şimdi sürdürülebilirliğin bambaşka bir hali, Sürdürülebilir Anneliği deneyimlemeye niyetlendiğim şu sıralar “ilk anne” olduğum andan bu yana neler biriktirdiğime bakıyorum. İçimdeki sevgiyi, huzuru, bilgiyi, bilgeliği, mutluluğu, kaygıyı tartıyorum. Bu kadar derinlere indiğini, aslında hayatımız boyunca üstleneceğimiz bütün roller için doğduğumuz andan bu yana birikim yaptığımızı görüp ürperiyorum.

Bir bebek doğuyor ve doğduğu an başlıyor hayat nakışını kendi üzerine işlemeye. Siz ışık oluyorsunuz ihtiyacı olduğunda, kimi zaman iplik, kimi zaman iğne… Bazen “derman vermek” gerekiyor demek bazen “dur dinlen” demek. Ama siz değil, hiç kimse değil kendisi işliyor nakışını. Size elindeki malzemenin kalitesi düşüyor “çevresel bir öge”den ibaret olduğunuz için sanırım. “Annelik” bunu da kabul edebilirseniz sürdürülebilirliğe bir adım daha yaklaşıyor galiba.

Çocuğunuzun hayata ve hayatın ona her dokunuşu ilerde karşısına tekrar tekrar çıkabilir. Hayat başlı başına sürüp giden durmayan durulmayan akan bir şey çünkü. İşte bu sebeple sizin de onun ihtiyaçları doğrultusunda nasıl bir anne olacağınıza karar vermeniz, akıcı, öğrenici, sürdürülebilirliği olan yaşayan bir anne olabilmeyi öğrenmeniz gerekiyormuş, kendi çocuğunuzdan. Bunu keşfettim son günlerde ve şifa niyetine karşılayıp sevgiyle kabul ediyorum hayatıma.

Niyet ediyorum, çocuğumun ihtiyacı olduğu gibi bir anne olmayı , ondan öğrenmeyi denemeye.

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla,

Anneligi Yeniden Ogrenirken

Bu sıralar su gibi akıp geçiyor hayat ve bazen zamana geç kalıyorum.

Kaybediyorum geçen zamanı, izlerken kullanmayı unutuvermiş oluyorum. Benim gibi kaybolmayı sevenlerdenseniz çok da koymuyor aslında küçük kayıplar. Yeter ki bize bir şey olmasın. Yeni bir şehirde kaybolmayı, tanımadığım sokaklarda kendimi aramayı, zamanın nasıl geçtiğini dahi anlayamamayı seviyorum. Haliyle de zaman zaman “zaman” da kaybediyorum yapmak

istediğim şeyler için.

Zamanın içinde kaybolan arzularımdan biri de aslında bu yazı dizisine biraz daha erken başlayabilmekti. Bir süredir bu günceye başlamak ve anıları sıcak sıcak biriktirmek aklımda çünkü önemli anları kaçırmaktan, unutmaktan, soldurmak istemiyorum. Çocuklar ve bizim için taze taze saklansınlar niyetindeyim. Biraz geciktim çünkü son zamanlarda bilgisayar, internet, telefon vs pek çok şeyi kişisel alanımdan uzaklaştırdım. Tercihim bu yönde olunca bir türlü başlamaya ikna edemedim kendimi, içimden gelmeyen bir şeyi yapmak adetim olmayınca da bazı anıları ısıtıp servis etme fikri hoş geldi 🙂

6. ayının içinde dolaştığımız sihirli bir süreçteyiz. Evin üçüncü meleği yolda. Kendimi bir tırtılın kozası gibi

hissediyorum. İstiridyeyim sanki de inciler büyütüyorum içimde. Bu süreci mümkün mertebe farkında yaşamaya çalışıyor ve tekrar tekrar anne oluyorum her sabah. Bambaşka şeyler öğreniyor ve bambaşka dünyaların farkına varıyorum.

Hayatın sihrini hissettiren anları seviyor ve anın büyüsüne kapılmaktan kendimi alamıyorum. Bu olağanüstü süreci tüm büyüsüyle yaşarken, bu büyüden biraz da sonraya saklamak ve başkalarıyla da paylaşmak ama en çok da o büyülü anları ölümsüz kılmak için başlıyorum bu bloğa. Hoşgeldim tembel annenin günlüğü,

yaşasın anneliği her an yeniden tadıp her bebekle anne olmayı sil baştan öğrenmek.

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla,