Yeni hedefimiz: Zamansızlığı Yeniyoruz, Artanını Paylaşıyoruz Hatta!

Avucumuza hapsedemediğimiz su, içimizde tutamadığımız hava gibi zaman. Bizimle olduğunu biliyoruz ancak zaptedemiyoruz. Bir akışı var ona sadık, dingin usul usul akıyor zaman kendi halinde. Evet ya çok hızlı diyecek kimimiz zaman için ama akreple yelkovanın birbirlerine aheste aheste yaklaşıp, hafifçe birbirlerini selamlayıp usul usul hayatlarına devam edişlerini izledim defalarca ve artık kimse beni zamanın hızlı ikna olduğuna ikna edemez.

Zamanın hızlı olduğunu nereden çıkarttık biz onu da bilmiyorum. Neden bize sürekli zaman akıp gidiyor, ooo akreple yelkovan seni kovalıyor, zamana karşı yarışıyorsun gibi tenkitlerle kovalıyorlar? Neden sürekli bir zamansızlık halinden ve bununla başa çıkabilme yöntemlerinden bahsediyorlar bize? Biz neden kabul ettik ki zamanımız olmadığını, ne zorladı bizi buna? Birisi soğanlarımızı ayıklayıp doğrayıp poşete koyunca çok mu zaman kazandık?


Birilerinin bir yerlerde zaman mefhumu üzerine oturttuğu bir kartel mi var diye düşünmeden edemiyorum. Neden durduk yere bizi zamanımız olmadığına inandırmak için bunca çaba sarfetsin ki adamlar? Bizim hayatlarımızı çöpten işleriyle dolduruyorlar onlara para kazandıralım diye, günümüzün üçte biri yollarda geçiyor ve sonra zaman yokmuş aslında piyasada hızlıymış, taze bitmiş kalmamış!

Önceden nasıl da inanıyordum bunlara. İçime işlemiş zamansızlık. Neresinden nasıl kırpsam da kendime bir boşluk açsam onun derdine düşerdim, anımsıyorum o günleri. Ne kadar da salakmışım! Hızlı olan zaman diye bana yutturmaya çalışan o şerefsiz öğretiye ne desem az şimdi. Adi sistem benim günümün 9 saatini mesai (iş, okul, ev işi, çocuk bakımı hiiçç farketmez) diye ipotek eden sen, yolda 4 saat geçirmeme sebep olan sen, telefondu emaildi bu trafiklerle kalan zamanıma da tecavüz eden sen! Günün 15 saatini sen zaten çaldın! Bana kaldı 9 saat bunun yaklaşık 6-7 saatini dinlenme ve uykuya ayırırsam zaten kalan zamanı da tuvalet banyo giriş çıkışlardaki giyinme soyunma payı!

Nasıl bir küfürler geçer insan evladının işin bu noktada olduğunu farkedince siz hayal edin. Ya da durmayın küfredin hele ki sistemim içindeyseniz tutmayın kendinizi, rahatlayın!

Ben hızlıyken benim hızıma yetişmeye çabalıyormuş meğer zaman da ruhum da o kadim hikayede olduğu gibi. Durdum ruhumu bekliyorum şimdi ve zaman yetermiş artarmış hatta bir güzel de fazlası paylaşılırmış bunu deneyimliyorum.

Zaman kadar yavaş olabilmeyi, akışına sadık kalabilmeyi, onun kadar bilge, dingin ve insanların içinde olsam da sistemlerine uzak kalabilmeyi diliyorum bunları fark ettiğim andan beri.

Sistem satın almayı teşvik ediyor, almayın!

Sistem zamansız kalmanızı istiyor, kalmayın!

zaman akıp gidiyor

Sistem sizi zorluyor ki sıkışın içinde kaybolun çıkamayın! Lütfen artık bu oyunlara kanmayın…

Eflatun’a sormuşlar “insanların sizi en çok şaşırtan davranışları nedir?”. Eflatun yanıtlamış; “insanoğlu çocukluktan sıkılır, büyümek için acele eder, sonra da çocukluğunu özler. Önce para kazanmak için sağlığını harcar, sonra da sağlığını kazanmak için parasını. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar, sonra da hiç yaşamamış gibi ölür. Hayata hazırlanmaya o kadar zaman harcar ki hayatı yaşamaya zamanı kalmaz. Yarını o denli düşünür ki, bugünün elinden kayıp gittiğini fark etmez bile. Oysa hayat geçmişte ve gelecekte değil, şimdiki zamanda yaşanır”.

Pet şişede soğan yetiştirme detaylı fotoğraflı anlatım

Tezgahımızdaki minik ormancığı daha önce burada paylaşmıştım sizlerle. Orman arazimizi genişletmeyi düşündüğümüzü yaklaşık altı katına çıkarınca zengin olacağımızı anlatmıştım 🙂 Başardık! Tam 5 lt lik bir orman arazimiz ve atılmış tohumlarımız var şimdi. Ve sizlerle de detay ve fotoğraf paylaşmak istedim ki herkesin minnak ormancıkları olabilsin!

Öncelikle şişeyi tam anlamıyla temizleyip hazırlamalıyız. Ağız kısmını keskin bir bıçakla yada uygun bir makasla kesip uygun seviyeden açalım. (şişeyi kapalı tutmak isteyebilirsiniz orayı da kullanmak için ancak ısınıp plastiğin zararlıları toprağımıza karışsın istemeyiz) Sonrasında ne çok sık ne çok geniş, ortalama uzaklıklı aralıklarla küçük soğan yuvacıkları açalım.


Açtığımız yuvaların ilk seviyesine kadar toprağımızdan dolduruyoruz. Dökülecek diye endişe etmeyin soğanlar yavaş yavaş o delikleri kapatacaklar. Toprak uygun seviyeye geldiğinde yuvacıklara nazikçe soğanlarımızı yerleştirmeye başlıyoruz. Soğanlarımız yerleşince bir kat daha toprak atıyor ve tekrar soğanları yuvalara yerleştiriyoruz.

Ağıza kadar toprak soğan sırasını izleyerek aynı işlemi tekrarlıyoruz. Yavaş yavaş sona doğru yaklaştığımızda artık projemiz oluşmaya başladı.

En Son kata geldiğimizde son kez toprak atıp kalan soğanlarımızı da uygun boşluklara yerleştirerek ekim işlemini tamamlıyoruz.

Nazikçe can suyunu veriyor ve köklenip yeşillenmesini istediğimiz yere

Sarsmadan sevgi göstererek yerleştiriyoruz.

Pet şişe kullanmanın soru işaretleri yaratacağı bir gerçek. Aynı endişeleri duymam sebebiyle detaylı araştırmalar ve güvendiğim hocalara sormak yoluna gittim. Sonuç olarak şunu söylemeliyim bahçesi bağı toprağı olan kimse zaten fantazi olarak şişeye soğan ekeyim ben bir demeyecektir, demesin de zaten 🙂

İkinci önemli husus alan darlığına çözüm bulması. Gönül isterki aynı sayıda soğanı aynı miktarda toprakla bu kadarcık alanda cam, porselen yada toprak çanaklarda yetiştirebilelim ancak şuan mümkün görünmüyor, en azından benim açımdan. Dolayısıyla maliyet ve alan önemliyse mecburen pet şişe kullanımı ilk tercihe yükseliyor.

Üstelik geri dönüşüme katkı sağlamış oluyoruz pet şişe kullanarak bu bir artı. Bunun yanında mümkün mertebe direk güneşe maruz bırakmamaya özen gösterirsek ve çok fazla ısınmazsa içerisinde su ve toprak mümkün mertebe plastik zararlılarından da uzak tutmuş oluyoruz bitkimizi.

Bununla birlikte bana sorsanız marketten aldığın her yanı zirai ilaç kaplı ve hormomla büyümüş bildiğin soğanımı pet şişendeki soğanımı tercih edersin diye…

İLLE DE SOĞANIM DERİM!

Bunlar şahsi fikirlerim ve deneyimlerim. Dilerseniz siz de deneyin ve bizlerle paylaşın.

Toprağa ve yeşile dokunun, ruhunuza dokunsunlar!

Ve okumak isteyene çok güzel bir yazı 🙂

aynı şekilde plastik şişede yetiştiriciliği inceleyen bir yazar daha şunları söylemiş bir yıl önce

Sevgiler tüümm evrene!

Ete muadil, daha sağlıklı, daha lezzetli, daha ucuz! Acaba Nedir?

Aylardır deniyoruz tam bir et delisi olan kocam üzerinde ve çalışıyor 🙂 Eti o kadar andırıyor ki her piştiğinde, hangi versiyonda pişirdiğimiz önemsiz, arsız köpek burnuyla dapi koştura koştura mutfağa geliyor ve her yerde et arıyor,  o kadar gerçekçi bu muadilimiz 🙂

Ne olduğunu açıklamadan hemen önce size protein değerinin hatrı sayılır derecede olduğunu, C, B1, B2, Niacin, Folik asit gibi pek çok değerli içeriğinin günü kurtarır değerde olduğunu söyleyemek istedim zira az sonra rakamsal veriler de paylaşacağım.


Size en çok mantarları tanıtırken heyecanlanıyorum ben sanırım her birine ayrı hayran olduğumdan. Daha önce Evimizin Şifacısı Kombuchayla tanışmıştınız burada hatırlarsanız, işte en az onun kadar marifetli bu mantarımız da, Pleurotus Ostreatus namı diğer KAVAK MANTARI.

Et tüketiminin azaltılmasının sürdürülebilirlik açısından önemini, kocamın et tüketiminin 2 yılda nasıl %90 azaldığını burada konuşmuştuk, dileyen göz atabilir. Aynı yazıda müjdesini vermiştim size kavak mantarından bahsedeceğimin. Pek çok denemeyi bizzat kendimiz yapıp, pişirip, tadıp gördük ki gerçekten ete kıyasla çok avantajlı ve bir o kadar sağlıklı, lezzetli. Hatta yakında üretimine de geçmeyi planlıyoruz, hakkında yeterince bilgi sahibi olup tam manasıyla hazır hissettiğimizde.

Pleurotus ostreatus, kayın mantarı, kavak mantarı, selvi mantarı, yaprak mantarı, lamelli soluk istiridye mantarı, karakulak mantarı v.b. bir çok isimlerle bilinen doğada yetişebilen ve yenilebilen mantar türlerinden bir tanesidir. İsmini aldığı gibi, doğada kavak ve kayın gibi ağaçların gövdelerinde yetişen bir mantar türü. İstiridye şeklinde  olması nedeniyle “istiridye mantarı” ismini de almış, kültür ortamında yetiştirilebilen ender türlerden bir tanesi. Kültür ortamındaysa herhangi bir gübre, kimyasal veya ilaç kullanılmadan üretilmesi diğer kültür mantarlarından daha güvenilir kılıyor kavak mantarını. Besin değeri daha yüksek ve diğer mantarlara göre gerçekten daha steril bir alanda yetişiyor olması cezbedici.

Doğalını bulduğunuzda hele hiç kaçırmayın diyeceğim (mantarları iyi tanıyan ve güvenli olduğunu teyit eden birinin onayıyla elbet) çünkü kavakta yetişeni en zehirsiz sağlıklı mantar türlerinden biri bu istiridyeye benzeyen sevimli mantarın ve selvide yetişeninin doğal antibiyotik gücünün çok yüksek olduğu söyleniyor.

100 gram istiridye mantarı SIFIR YAĞ İÇERİYOR. 45,65 kaloriye sahip ve bünyesinde 8,9 mg kalsiyum, 1,9 mg demir, 17 mg fosfor, 0,15 mg vitamin B1, 0,75 mg vitamin B12 ve 12,40 mg vitamin C içeriyor. Et ve baklagillere yakın protein içeriğine sahip bulunduğu söyleniyor. İnsan vücudu için gerekli olan kalsiyum, fosfor ve demir gibi tüm mineral tuzlar sığır ve tavuk etinde bulunanların iki katı düzeyinde diyormuş veriler.

Öyle ki okuduğum bir kaç yerde yazdığına göre karaciğer hariç diğer tüm et ve sebzelerden daha fazla folik asit ihtiva ediyor. Bu da onu gerçekten önemli bir noktaya tek başına taşımaya yetecek bir bilgi.

Lezzetinin yanında sıfır yağ oranıyla obezite, diyabet ve kalp rahatsızlığı olanlar için tehlike arz etmemesi ve hatta tavsiye edilmesi vurucu bir diğer özelliği. Sanıyorum sadece alerjisi olanlar için tehlikeli olabilir, rahatsızlığı olanlar da doktoruna başvurduktan sonra onay alarak rahat rahat tüketebilir.

Gelelim bana sizin için poz veren şirinlerime 🙂

Belki bir gün tarifini de veririm detay çekip, deneyeceklere şimdiden şifa, afiyet olsun!

****

Bir kaç ay sonraki Güncelleme: Evde yetiştirmeyi ve yemeyi de başardık evet <3 Paha biçilemez bir duygu. Kesinlikle tavsiye ediyoruz.

Eti sıfırladın mı? Sıradaki adım, evinde et tüketimini azalt!

Ben oldum olası et tüketimi yüksek olan birisi değilim. Aslına bakarsanız evimde yakınımda et tüketen yemeklere et sokuşturan birileri olmadığı sürece et tüketimim sıfır. Gözü olan şeyleri tüketmek istemiyorum vicdani olarak. Fakat kocam tam bir etoburdu ve onunla yaşamak benim için biraz zordu başlarda.

Canı sürekli et isteyen, aldığım her et kokusunda ben kusma noktasına gelirken aynı kokuyla ağzı sulanan biriyle olmak biraz karmaşık. Saygıyı elden bırakmadan seçtiğimiz yolun bize göreliğiyle fakat birbirimize anlatmaya da çalışarak yaşamaya devam ettik. 2 yıl geçmiş neredeyse bu mücadelenin aynı çatıya taşındığı günün üzerinden, 2 yıldır sürdürülebilir evlilik deneyleri yapıyoruz ve şuan müthiş bir ilerleme kaydettik, insanlık için küçük gibi görünse de bir ev için devasa bir adım 🙂


Kocamın iki yıl öncesine göre et tüketimi yaklaşık %90 oranında bir azalma gösteriyor yaptığımız hesaplamalara göre. Bu yıla hatta ömüre vurduğunuzda müthiş sonuçlar veriyor, pek çok hayvan kesilmeyecek, azad etti kocam, evet! Bunun yanında ekonomik boyutu, sera etkisi ile orantılı olarak kocamın küçülen karbon ayak izi ve karbon emisyonunu azaltarak (Tüketilen her kg kuzu eti için 39 kg CO2 ve eşdeğerde diğer sera gazları ortaya çıkıyor) koruduğu ekosistem ona minnettar olmalı.

Et tüketimini azaltmak için zorlama yada herhangi bir baskı olmadığını belirtmeliyim öncelikle. Sadece konuşarak büyük bir kısmını aştık zaten problemimizin. Bunun yanında ilk aşama elbette bilgilenme ve aslında bilip de göz ardı ettiği gerçeklerle yüzleşme olmalıydı. Bu noktada önce Samsara ve sonra Earthlings yetişti imdadıma. Sonra o ahtapot yemeyi reddeden minik adam var kocaman yüreği olan, onunla tanıştırdım kocamı.Yüreğinde merhamet duygusu olan herkesin yüzleştiğinde tutuklu kalacağı türden şeyler bunlar, etkilenmemek imkansız.

Mantardan tiksinen bir kocam vardı. Biber hiç yemeyen. Karnabahar tanımayan. Yavaş yavaş, damak tadını tanıyarak, onun için özel dizayn ettiğim uyduruk yemeklerle onu tanıştırarak, ama gerçekten çok çalışarak geldik bugünkü noktaya. On kat daha fazla et tüketiyordu 2 yıl önce ve evet şimdi neredeyse yok olmak üzere.

Özellikle et endüstrisini tanıdıktan ve az önce bahsettiğim gibi aslında bildiği ama göz ardı ettiği şeyleri yeniden göre göre en azından şu noktaya geldi o da, “hayvansal ürün tüketeceksem bile bu mutlu hayvanların yaşadığı çiftliklerden olmalı hayvan sanayisini reddediyorum”. 

Et içermeyen bir düzenle beslenmenin derin bir anlamı ve müthiş bir felsefesi var. Bakmayın vejetaryen ve vegan kelimleri yeni, bu tür insanlar yeni yeni türedi gibi görünüyor. Hiç öyle değil. Vejetaryen veya vegan olmak zorunda da değil kimse üstelik, bir öğünde haftanın bir gününde bile et tüketmemeyi ilke edinse yine faydalı bir iş yapmış olur herkes. Örneğin ben ne vaganım ne vejetaryen ama çocukluğumdan beri dengeli tüketimi, var olana saygıyı ve kaynakları korumayı savunuyor et tüketiminiyse reddediyorum. Bu da beni FREEGAN’lara daha yakın yapıyor. Ama Bir görüşe ait olmak zorunda değilim sadece inandığımı ve vicdanımın doğru bulduğunu uyguluyorum.

Eti menümüzden çıkarttıkça yerine koyacak bir şeyler aramaya başladım. Fırında makarna, muazzam bir seçenek özellikle kış için. Bol kaşarla ve beşamel sosla damak tadı et arayan birini memnun edebilirsiniz. Galeta unlu karnabahar kızartması, çok az zeytinyağında bir kaç maydanoz dalıyla muazzam bir iş çıkaracağınıza garanti veririm. Ebegümeci kavurması, topladığınız ebegümecini bol soğanla kavurup bol sarımsaklı yoğurtla sunun parmaklarını yiyecek et sevenler. Beşamel soslu fırın sebze, booll baharatla bol patatesli harika bir yemeğiniz olacak ve reddedemeyecekler. Mantar, eti en çok andıran ve et krizlerinde en çok işe yarayan en bereketli kurtarıcınız. Kültür mantarını ızgara fırın ve tavada şapkalarını kaşarla süsleyip muazzam bir lezzetle sunabilir, sebzeyle bol kimyonlu soteleyebilir, soğanla kavurarak sunabilirsiniz. Kavak mantarı var bir de kocamın kahramanı 🙂  (Bir sonraki yazıda detaylı kayın mantarı varr) Kızart, sotele, kavur, ne yaparsan gönlün ne çekerse olur. Etle yaptığın her şeyi yap; böreğe koy, yemeğe ekle, çorba yap, ızgara yap. Dilediğin her şeyi yap. Gerçekten çok uygun ve çok lezzetli.

Et tüketimi arttıkça kalp rahatsızlıkları, kanser, sindirim sistemi problemleri gibi olumsuzluklar daha fazla karşımıza çıkıyor. Hayvan öldürmenin, ölü hayvan yemenin insan kalbini ruhunu vahşileştirip kararttığına dair pek çok inanış var üstelik. Stresin insan sağlığına olduğu kadar hayvan sağlığına da etkisi biliyor, hiç hareket etmeden hiç güneş görmeden ilaçla hormonla pek çok acıyla büyüyen hayvanın etinin size aktardığı enerjiyi, stresi hastalığı bir düşünün, tüyleriniz ürpermiyor mu? Üstelik her şeyi kenara bırakın siz bir öğün doyun diye bir hayvanın aylarını yıllarını acı içinde geçirip sonra acı içinde ölmesi size adil geliyor mu?

Evde, mutfakta menüyle en çok haşır neşir olanlar; genellikle bugün ne pişirsem diye düşünen hanımlar, dünyanın geleceği sizin ellerinizde. Eti azaltın sofranızdan. Keşke kaldırın diyebilsem ama iki yıldır yaşadım ve biliyorum et bazı insanlarda “yemezlerse öleceklerini düşündürten” bir şey. Fakat benim kocam gibi bir on kaplan gücünde et yiyebilen biri dahi %90 az et tüketiyorsa artık, bu yapılabiliyorsa herkes başarabilir. Lütfen özellikle çocuklarınıza bu et sanayisinin etlerini yedirmeyin. Masum kuzucukları öldürenlerin onların etleriyle sizin kuzucuklarınızı zehirlemesine izin vermeyin. Mutlu hayvan ürünleri talep edin en azından güneşi görebilen hayvanlar olsun tercihiniz ki o çirkin endüstri yavaş yavaş erisin, işlenmiş et ürünü tüketmeyin, çiftlikler isteyin.

Fabrikaların dünyayı, kuzuları, kuzularınızı katletmesine müsade etmeyin. Lütfen.

Doğal Bulaşık Makinesi Kokusu

Cok hassas burnum. O kadar ki yemeklerin tuzunu dahi kokusundan anlarim veya pisip pismedigini. Hatta ust kat caprazimizdaki yasli amca tavasinin dibini tuttursa yangin var apartmanda saniyorum her seferinde, o derece 🙂

Haliyle kokusunu cok net duyumsadigim seylerin bir anda tadini da aliyorum hos olmayanlar ani bulantilara sebep olabiliyor. Bu yuzden bulasik makinemin kapagini actigimda ici hep ferah olsun guzel koksun istiyorum.


Bulasik makineleri icin ozel uretilmis makine kokulari var, biliyorum ve bir kac markasini denedik. Hemen hemen hepsinde sonuc husran oldu. Istedigim etkiyi yaratmadiklari gibi bir de kimyasallarin tadini kokusunu almaya basladim yıkanmış bardaklarda, ozellikle su icerken.

Esime farkli gelmedigi gibi pek cogunuz da farketmiyorsunuz belki ama o kimyasallar gercekten zehirliyor, kaliyor yapisiyor cikmiyor degdikleri yerden.

O kadar cok arastirdim ki hangi marka hangi firma yok hepsi ayni. En sonunda dogal yollar aramaya karar verdim ve utandim gecirdigim zamandan! Yarim limonmus meger caresi!

Evet, ne komik degil mi? O aksam salataya siktiginiz yarim limondan kalanlari bulasik makinenizin tellerine takiyor ve mucizeye tanik oluyorsunuz. Miss gibi limon kokuyor. Hem atik degerlendiriliyor, hem ekonomik hem saglikli hem pratik! Daha nesi?

Yaklasik 6 aydir limonu deneyimliyorum ve muazzam memnunum. Kisa bir zamandir da mevsimiyle birlikte sikilmis portakallardan kalan kabuklari kullaniyorum, sonuctan memnunum. Denemelisiniz.

Not: Gün aşırı değiştirmeyi unutmayın. Sevgiyle

Mutfak Tezgahımızda Bir Ormancık

İçimizde, ruhumuzun en derininde bir yerde toprak kokusunun mutlulukla ilişik olduğu bir yer olmalı. Şehir hayatına neredeyse hiç %100 uyum sağlayamamış yüzdeyi toprağa, doğaya, denize, dereye doğru yavaş yavaş çekip neredeyse naylon şehirli haline getirmiş haldeyiz kendimizi Soner de ben de. Her bulduğumuz fırsatı martılarla, çamlarla, hatta çakıl taşlarıyla randevumuz varmışçasına doğaya koşarak değerlendiriyoruz. Tesadüf ya? çocukluğumuzdan beri böyleyiz ikimiz de.

Hal böyle olunca evimizden doğa eksik olmuyor. En son evimize minnak bir ormancık davet ettik. Olurdu, olmazdı, gelirdi, gelmezdi derken o da bizi sevmiş olmalı ki geldi!


Ne kadar toprak o kadar orman tabi düz mantık. Mutfak tezgahımıza minik bir pet şişeyle toprak sığdırabilince haliyle ormanımız küçük oldu ama sevimli de. İlk önce hiç hayat yok gibiydi. Korkuttu beni. Sabah kalkıp henüz tek gözümü dahi açamamışken ormanımı kontrole koştum. Bir gün, iki gün, üç gün derken dördüncü gün noktasal yeşillikler görmeye başlayınca ohh dedim 🙂 6. gün iki üç tanesi boy verdi, pek bir sevindim.

Minik bir şişe, bir avuç toprak ama bak sen şu işe ki 15 günde ormancığı oluveriyor insanın mutfak tezgahında. Bir sonraki denememizi 5 lt lik daha geniş bir toprakta yapacağız. Aslına bakarsanız yaklaşık 6 katına çıkartmış olacağız orman arazimizi! İnsan mutlu olmaz mı?

Detaylı şişe hazırlığı ve tüm ekim aşamalarını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

 

Sürdürülebilir Evlilik Deneyi 6 aylık oldu, işte sonuçlar

“Mutluluğun sırrı özgürlüktür ve özgürlüğün sırrı cesaret”

Hayatımızın zaten büyük kısmını kaplamış olan sevgiyi kılavuz edinme ve özgürlük çabamız ve bir noktada evlilikle de hayatlarımızı birleştirmeye karar vermemizle başlıyor bu hikaye.

Evlilik bir imza karşılığı elde edilen bir sözleşme hali bir kanun karşısında sevişmenizin suç sayılmamasını sağlayan basit bir şey değil bizim için. Bir evi, o evde geçirdiğimiz zamanı, o zamanda paylaştığımız iyi kötü hepsi çok değerli anıları ve onlara, birbirimize, yuva dediğimiz yere olan sevgimizi anlatan kelime “evlilik”. Dolayısıyla çağın en büyülü kelimesinin, sürdürülebilirliğin evlerden ıraklığı düşünülemez dedik ve sıvadık kolları, deneyelim istedik.

Evim dediğiniz heryerde, herkesle uygulayabileceğiniz basit ama uygulayanı kahraman yapabilecek, günü kurtarmaya yardımcı deneyler yapıyoruz biz. Bu yazıda aslında hayatımızın tamamını kaplayan uygulamaları daha farkında olup özellikle kayıt turarak gerçekleştirdiğimiz kısmının sonuçları mevcut 🙂 6 ay oldu isim koyalı fakat elbet daha da öncesine dayanıyor bunun alt yapısı. Biz şimdi sadece son 6 aya bir bakacak değerlendireceğiz kısaca.


Ev yaşantımızı “evliliğimizi” sürdürülebilir kılma çabamızın somut hali, Sürdürülebilir Evlilik Deneyinin ilk 6 ay sonuçları şöyle;

  • Evimizde satın alınan et miktarı %90 oranında ciddi bir azalma gösterdi. (ki detayları burada yazdık) Et endüstrisine %90 daha az katkı sağlamak demek süperman’in dünyaya yapabileceğinden daha fazlasnı başarmış olmak aslında 🙂 Karbon salınımı, katledilen araziler, kirlenen sular, huncarca işlenen hayvan cinayetleri düşünülünce her eksik tabak mucizeler yaratabilir. Başardık!

  • Kocamın hayatında sebzeler özellikle yeşil sebzeler neredeyse hiç yoktu. Şuan vardığımız noktada ortalama %60 oranında daha fazla yeşil sebze tüketiyoruz biz, özellikle çiğ tüketimimiz oldukça arttı. Başardık!

  • Mantara neredeyse düşman olan kocam mantar üretimine bile başladı, sanırım ilk mahsulümüzü önümüzdeki ay alacağız 🙂 Mantar ana tüketim grubumuza girmeyi başardı, özellikle istridye mantarı et tüketimimizin düşmesine ciddi yardım ederken (ki burada detay mevcut) üstelik çiftçi ve küçük üreticiye de fayda sağlamış olduk tüketerek.

  • Poşet çaylarla yolları ayirdigimizi burada anlatmıştık size, ve poşet çayları ve siyah çayı artık tanımıyoruz 🙂 Daha ziyade toplanmış doğal otları tercih ediyoruz sıcak içecek olarak. Hatta mümkün zamanlarda çıkıp kendimiz çay için ot topluyoruz mevsiminde.

  • Ailemizin şifacısından size burada bahsetmiştim, Kombucha Mantarı 🙂 Ve sayesinde aylardır soğuk içecek almıyoruz. Ben zaten yıllardır kola tüketmiyordum fakat ays tii gibi bir zararlı alışkanlığım vardı, artık yok! Kurtulmayı Başardık!

  • Ekmeğimizi kendimiz yaptık kış boyu ve yoğurdumuzu.

  • Cips tüketimimiz sıfır neredeyse. Film izlerken yeşil sebze tüketiyoruz, limonlu oohh mis 🙂 En kötü ihtimal mısır falan patlatıyoruz ama eve cips girmiyor epeydir.

  • Hiç özel bir çabamız olmamıştı ancak yeni farkettik ki beslenme alışkanlıklarımız değişince fast food kendiliğinden çıkmış hayatımızdan. Evet biz 6 aydır HİÇ hamburger pizza falan fast food tüketmemişiz. Harika!

  • Minik balkonumuz çok sevdiğimiz bir bahçeye dönüştü, 15 çeşitten fazla yeşilliğimiz oldu, usul usul büyüyorlar 🙂 Artık yeşil soğan almıyoruz hiç mesela 🙂

  • Kendimizin çekirdekten ürettiğimiz toprağa atıp unuttuğumuz anda bize merhaba diyen 5 ağaç fidanımız var şimdi kocaman oldular 🙂

  • Market yerine pazarı ve küçük esnafı tercih ediyoruz. Bütçemize etkisi zaten müthiş ancak toplumsal algıda farkındalık yarattığı ve daha insan ilişkilerine dayalı daha sosyal olduğu da gerçek.

  • Kurumsal kimliktense huzuru ve vicdanı rahat yaşamayı tercih etmenin önemini kavradık biz bu süreçte. Mutlu birey, mutlu ev.

  • Dünyaya saygılı, sevgiyi kılavuz edinmiş kişilerle dostluk kurmanın lezzetini yeniden hatırladık. Lüks mekanlarda resmi ve soğuk gülen iş yemeklerindense, boş bir dükkanda belki, dostlarla kucaklaşmanın, hiç tanımadığının birinin evine davet edilip ev seninmiş gibi hissetmenin değerini kavradık. Şanslıyız, güzel insanlara rastladık, çemberlerle devinip dualarla dileklerle dönüştük, şükrediyoruz bizim gibilerin varlığına!

  • Evrenin, enerjinin, dünyanın her daim kendini dengelemek için çabaladığını ve bunu hep başardığını gördük. Yürekten kabul ettik. Dengeyi minimum bozarak ve ona maksimum katkı sağlayarak, az tüketip daha fazla üreterek yaşamaya niyet ettik biz bu 6 ayda.

En önemlisi kimsenin parasının gücünün almaya yetemeyeceği şeylerimizin daha da farkına vardık biz bu süre zarfında. Evimizle, yuvamızla, çocuklarımızla, dostlarımızla, balkon bahçemizle, çimlenen her tohumla, dalda açan her yaprakla, açıp solup yeniden açan her çiçekle, kapısı bize açık her evle, yüreğinde yerimiz olan her yarenle ne kadar zengin, ne kadar varlıklıyız biz biraz daha anladık. Ne çok hediye getirmiş ve getirmeye devam ediyor hayat bize.

Tanıdığımız, tanımadığımız, kucaklaştığımız, henüz sarılamadığımız, güldüğümüz, ağladığımız, dünyayı paylaştığımız, dengenin parçası her ruh, her yürek, her yaprak, her dal, her damla her şey, hepinizi seviyor, olduğunuz gibi kabul ediyor ve önümüzdeki 6 ay daha çoğunuzla kucaklaşmayı diliyoruz biz.

Afiyetle dinleyin lütfen, bu minik şarkıda benden size armağan <3

İyi ki varsınız.

Hazır Yogurdu Çıkarttık Hayatımızdan, Neden mi?

Deli gibi yoğurt tüketen bir aileyiz. Son zamanlara kadar marka, imalat yeri vs kriterlerle ince eleyip sık dokuyarak kendimizce “en iyisini” seçerek yapıyorduk yoğurt alışverişimizi. Şehir hayatının zamansız akışı, sütün katkısız işlenmemiş bulunamayışı, maya yokluğu derken erteledikçe erteliyordum içimdeki anne yoğurdu özlemini.

Okuduklarım karşısında dehşete düştükçe ve bunları eşimle paylaştıkça yediğimizin yoğurt olmadığına karar verdik. Araştırıp soruştururken evde ilk maya nasıl elde edilir bunu keşfettim. Derken hemen hemen birbirine yakın günlerde eşim de sütçüyü keşfedince istanbulun göbeğinde kendi yoğurdumuzu mayaladık.


İlk bir kaç maya ekşide olsa sulu da olsa dünyanın en güzel yoğurdu 🙂 üç maya sonra harika bir kıvam elde ettik. Hatta kendi yoğurdunu yapmak isteyenlerle Freecycle aracılığıyla maya bile paylaştık.

Gelelim yediğimiz şeyin yoğurt olmadığını düşünme sebeplerimize, bir kere ekşimiyor kolay kolay bozulmuyor hatta kimisi sulanmıyor arkadaş öyle yoğurt mu olur? Bilimsel kanıta ne hacet! Ama illaki bilimsel kanıt derseniz ki demelisiniz doğrusu budur Çapa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar, endüstriyel yoğurdun yoğurt olmadığını ve son dönemde artan kanser vakalarında bunun etkisinin ilk sırada olduğunu söylüyor.

“Fermente Süt Ürünleri Tebliği’nin 6. maddesi Türk Gıda Kodeksi-Gıdalarda Kullanılan Renklendiriciler Tebliği, Gıda Maddelerinde Kullanılan Tatlandırıcılar Tebliği Renklendiriciler ve Tatlandırıcılar Dışındaki Gıda Katkı Maddeleri Tebliği’nde yer alan tüm katkı maddelerinni yoğurda katılmasına izin veriyor.”

“Unilever’in en büyük bayilerinden biri Rotahaber’e bu konuda şu bilgileri paylaştı:

“Son zamanlarda bizim Dorina margarin satışımızda hızlı bir artış kaydettik. Müşteri kitlesinde bir zenginleşme gördük. Müşterilerimiz arasında yoğurt üreticilerinin önemli bir yeri olduğunu tesbit ettik. Bunların hangileri olduğunu paylaşmamız elbette mümkün değil. Ama, çok farklı markalar olduğunu söyleyebilirim.”

Doğa Stajı Devam Ediyor! Dönüşüm ve Özgürleşme Dersi Alıyorum

Benim itiraz edebileceğim, beni dinleyecek ve anlamadığım noktada dönüp tekrarr tekrar sorabileceğim bir öğreticim olmalı. Benimle birlikte o öğrenim sürecini yaşamalı o da ve beni öğrenmeli, süreçlerimi kavramalı, yaşadıklarımı anlamaya çalışmalı.

Var öyle güzel insanlar da elbet ama hepsinin benimle ilgilenecek vakti yok. Hal böyle olunca ben de kucağı açık, gönlü bol, sırt sıvazlamayı da hoopp dur bakalım demeyi de en dozunda bilen hocaya yalvardım yıllardır, al beni de yanına! Sonunda dileğim kabul oldu, doğada staja başladım.


Ders saati yaşamın her anı elbet, etkileşimli öğreniyoruz. Fakat birbirimize özel zamanlar da var. O zamanlarda kendimi atıveriyorum kollarına. Öğrenmek güzel, çünkü o an ne öğrenmek istiyorsam, onu anlatıyor bana. Neyin tadına bakmak istiyorsam onu sunuyor. Eğitimin böyleyken daha etkili ve kalıcı olduğuna inanıyorum, hele de kazanılmaya çalışılan yaşam becerisiyse!

Yavaş yavaş tanıyor adım adım öğreniyorum. Birden olmayacak, bir dünya dolusu bilgi sonuçta ama en ufağını anlamak, hayata geçirmek içine yerleştirmek kocaman umut ışığı. Ben öğreniyor ve öğrendiklerimi de mümkün mertebe aktarıyorum. Paylaşıyorum ki üzerine koymak isteyen koysun, birileri de bir şeyler daha katsın.

Şu zamanlar yenilebilir yeşillikler üzerine çalışıyoruz. Doğaya göre bir kaç bana göre pek çok tanesini şeklen tanıdım, ismen bildim. Toplama yöntemlerini öğrendim. Topladığımda nasıl saklarım, saklamayacaklarımı nasıl tüketime hazırlarım bunlar konusunda meraklıyım. Köyüm bile olmadı oysa şehire doğup şehire büyüdüm ama nasılsa toprak çekiyor işte 🙂

Mimoza, ısırgan otu, leylek gagası, arapsaçı rezene, ebegümeci, melisa, yabani zeytin, radika, turp otu, biberiye, ıhlamur şimdilik tanıyıp, dokunup, koklayıp, tadıp kökü henüz topraktayken görüşüp tanıştıklarımdan.

Bu staj esnasında doğanın kulağıma fısıldadığı ilk şey “kendini kollarıma bıraktığın ve beni olduğum gibi kabullenip saygı duyduğun sürece seni aç bırakmam, bana güven” oldu. Gezip dolaşıp, toprağa yeşile dokunup aynı zamanda açık büfe bir yeşillik sofrasından gözünüze hoş geleni gönlünüzün çektiğini seriveriyor önünüze.

Sonra şunu söyledi bana “eğer ulaşmak istediğin bir nokta varsa benim oraya nasıl ulaştığımı izlemeli, düşünmeli, ayak izlerimi takip etmeli ve o şekilde ulaşmalısın”. Önce bunu duyumsamak zor olabiliyor. Anlaşılması ve kabul edilmesi de zor hatta “insan” için! “Sen kimsin ki ben seni izleyip dinleyeceğim doğa heyyt ulen” diyebilir egocuklar. Ama ne demek istediğini anladığınızda hayatın bir sanat olduğunu ve ustasının doğa olduğunu farkediyorsunuz. Onu izler, dinler, yolundan giderseniz ÇIRAĞI OLURSANIZ yani, sizi öyle bir yoğurmaya başlıyor ki bambaşka bir dünyanın kapıları aralanıyor, ağzınız açık bakakalıyorsunuz.

Evimizdeki Şifacı: Kombucha Mantarı

Biz insanoğlu bazen kendimizi mucizevi sanarız. Düşünebilen, üretebilen, doğanın sırlarını çözebilen akıllı yaratıklar olduğumuzu zannederiz. Hatta bazen dünyanın etrafımızda döndüğü, küçük dağları yarattığımız hissine kapılırız.

Şimdi size sümüksü bir şey var oolum ama inanmazsın kendini bakteri saldırılarından, enfeksiyonlardan ve çevresindeki kirlenmelerden korumayı biliyor. Bozulmuyor, çok çok enfekte etmediğiniz sürece kendisini koruyor. Üstelik harika bir şekilde içerisinde bulunduğu solüsyonu pek çok hastalığa karşı koruyucu ilaç haline getiriyor… Ne dersiniz bana?

Var böyle bir şey. Minik bir şifacı evlat edindik biz geçenlerde. Çanakkaleden hediye geldi bize elbette paylaşım ekonomisi sayesinde! Yumuş yumuş vıcıklı kımıllı bir yapıda Kombucha Mantarı epey zaman oldu, hatta içtik içtik yavruladı yavruladıı.. Dokunduğunuzda jelimsi bir hali olduğunu hissediyorsunuz. Gözünüzde jelimsi bir sünger canlandırın diyebiliyorum anlatabilmek için 🙂


Ben çok zor ikna olan biriyim ve öyle her ilacı her hastalıkta kullanmam. Hatta sağlıkçı olmama rağmen çok çok zorda kalmadıkça ilaç kullanmam. Belimdeki çatlaklar esnasında çektiğim acılar için dahi tek ağrı kesici içmeye ikna edemedi eşim, o kadar mendeburum. İlaçsızlık halini araştırdığım günler yine bir rahatsızlık sonrası kombucha ile tanıştım. Tereddütte kaldım. satılanları varmış baktım güvenemedim. İki üç gün sonra arkadaşlarımız Kombuchalarını paylaştı. (mucizeli şeyler bunlar yes!) Çanakkalelerden sonsuz pakete kondu kucağıma düştü bu çocuk. Mayalandı, görevini tamamladı hatta bir de yavrulamasın mı üstüne 🙂 Genç bir bebeğimiz var şimdi iki kavanoz mayalıyoruz.

Ülkemizde var mı çayının ticareti bilemiyorum ama dünyada şişelenip satıldığına dair dökümanlara rastladım. Şifası kaçınılmaz. Bir kaç mantarınız olduğunda ortalama 8-15 günde 2şer litreden hesap etsek o aradaki zamanın soğuk içeceğini çıkartmış oluyorsunuz zaten. Aromalandırılmasına dair dökümanlar buldum 🙂 yaza şeftalili soğuk çay ihtiyacımızı başarabilirsem kombucha ile gidermeyi ve daha sağlıklı bir hayata bir adım daha yaklaşmayı planlıyorum.

Vikipedia tanımıyla ilaç olarak kullanılan fermente edilmiş çay; kombu çayı. Kombucha mantarının içerisinde yaşadığı çay ve şeker içeren sıvının fermente olup içerisindeki şekerin yıkımıyla çaya glükuronik-asit, laktik-asit, vitaminler, amino asitler, antibiyotik maddeler salınır. Yani çay tam bir ilaca dönüşür. Evet kaynaklara göre kombu çayı tam bir antik ilaçtır.

Çayın içerisindeki bu mini şifa fabrikasının elinden gelen işlerin bazıları literatürde şöyle yer alıyor:

Bacinskaja (1914) içeceğin mide-bağırsak faaliyeti için etkili olduğunun farkına varmıştır. Yazar her öğünden sonra küçük bir bardak içilmesini ve yavaş yavaş bu miktarın arttırılmasını önermiştir. Profesör S. Bazarewski “Riga’daki Doğa Araştırmacıları Derneği için Yazışmalar” ‘da bir rapor yayınlamıştır (1915) ve Livland ve Kurland’ın Baltık Rusya bölgesindeki Latviyalı nüfus arasında “Brinum-Ssene” adlı bir halk ilacı bulunduğunu bildirmiştir. Bunu kelimesi kelimesine tercüme ettiğimizde, bu kelime “Harika-Mantar” anlamına gelir. Bazarewski’ye göre, Latviyalılar bu mantara “pek çok hastalık için harika iyileştirici güç” demektedirler. Bazarewski’nin konuştuğu bazı insanlar bunun baş ağrılarına iyi geldiğinde ısrar etmişlerdir fakat diğerleri “bu mantarın” bütün hastalıklara iyi geldiğini söylemişlerdir.

Kabızlığa İyi Gelmektedir Prof. B. Lindner (1917-1918) bu ilacın çoğunlukla bağırsak faaliyetlerini düzenleyici olarak kullanıldığını bildirmiştir. Hemoroitler (basur) de tedavi edilmiştir.

 Dr. Madaus “Biyolojik Tedavi Sanatları” kitabında (1927), mantarın ve onun metabolik ürünlerinin hücre duvarlarının tekrar oluşmasında mükemmel bir etkisinin olduğunu, bu nedenle de, arterioskleroz için mükemmel bir ilaç olduğunu bildirmiştir.

İnsanın Genel Durumunun İyileştirilmesi H. Waldeck (1927) 1. Dünya Savaşı sırasında, 1915 yılında, Rusya-Polonya’da rastlamış olduğu, evini paylaştığı ve ciddi kabızlık sorunu için kendisine bir “harika içecek” yapmış olan bir kimyagerden söz etmiştir. Kimyager, güvendiği Waldreck’e bu “Rus gizli ev ilacını” daima el altında bulundurduğunu” ve bunun “her türlü hastalığa iyi geldiğini” ve “doğal olarak oluşan asitlerinden dolayı, yaşlanma sorununa başarılı bir şekilde karşı koyabildiği ve bu nedenle, yaşamı uzatmaya katkıda bulunduğunu” söylemiştir.

Arteriosklerozdaki Olumlu Etki Dr. Maxim Bing (1928), Kombucha mantarını “Arterioskleroz, gut ve bağırsak yetersizliği için oldukça etkili bir ilaç” olarak tavsiye etmektedir. “Arteriosklerozda tansiyonu düşürmek, gerginliği, sinirliliği ve ağrıyı, baş ağrılarını, baş dönmelerini, vs. ortadan kaldırması gibi iyi bir özelliği” taze, iyi kültürlerin kullanımından meydana gelmektedir. “Bağırsak tembelliği ve buna eşlik eden etkiler de çabuk bir şekilde ortadan kaldırılabilmektedir. Böbrekte ve beyin damarlarındaki kireçlenmelerde özellikle iyi sonuçlar vermektedir.”

Bağırsak Fonksiyonlarının Normalleştirilmesi Dr. L. Mollenda (1928), Kombucha içeceğinin, özellikle sindirim organları rahatsızlıklarında etkili olduğunu, bunların fonksiyonlarını normalleştirdiklerini bildirmektedir. Ayrıca, içecek, gut, romatizma ve arteriosklerozun farklı aşamalarında yararlı olduğunu kanıtlamıştır. Ek uygulama alanları ile ilgili olarak şunları yazmaktadır: “Anjin vakasında, özellikle de bademciklerin iltihabında, içecek sadece gargara yapmak için kullanılmamalı ama yiyecek ve içecekler aracılığıyla mideye ulaşan bakterilerin yok edilmesi amacıyla içilmelidir de. Anjinde yapılacak olan böyle bir gargara çabuk bir iyileşme getirir ve gut ve Arterioskleroz ağrılarında, ciddi durumlarda bile şaşırtıcı başarılara ulaşılmaktadır. … İçecek asitli olduğu halde, midede herhangi bir asitlilik durumu yaratmaz; sindirimi zor olan yiyeceklerin bile sindirimini kolaylaştırır ve önemli ölçüde iyileştirir. Gutlu egzama ve böbreklerdeki, idrardaki ve idrar kesesindeki taşlar için, Kombucha içeceğini aldıktan sonra, eşit şekilde olumlu başarılar elde edilmiştir.

Zihinsel Gerginlik için Önerilebilir Devletçe-tanınan Braunschweig’deki Kimyagerler Akademisi’nin o zamanki müdürü olan Hans Irion, “Kimya Alanındaki Okullar için Kurs” adlı kitabında (1944, Cilt 2, Syf. 405) şöyle demektedir: “Teakwass olarak tanımlanan içeceğin içilmesiyle, vücudun bütün salgı sisteminde önemli bir canlılık ve metabolizmalarda bir iyileşme meydana gelmektedir. Teakwass, gut ve romatizma, kan çıbanı, Arterioskleroz, yüksek tansiyon, sinirlilik, bağırsak tembelliği ve yaşlılık sorunları için mükemmel bir koruyucu ilaç olarak tavsiye edilmektedir. Sporcular ve yoğun zihinsel çalışma yapanlar için de çok tavsiye edilmektedir. Metabolizmanın iyileşmesiyle, vücutta fazlalık olan yağ birikmeleri önlenir veya atılır. İçecekle, ürik asit, kolesterol, vs. gibi hasar veren birikimleri kolaylıkla çözünebilen şekillere dönüştüren ve bu şekilde vücuttan atan mikroorganizmalar da vücuda ulaşır. Kirli bağırsak bakterileri baskılanır.”

“Her Bakımdan Vücudu Zararlı Maddelerden Arındırıcı….” Konusu Kombucha olan kitap halindeki ilk yayın 1954 yılında çıktı. 54 sayfalık olan bu kitapçık Rusça yazılmıştı ve başlığı şöyleydi “Çay-Mantarı ve onun Tedavi Edici Özellikleri”. Yazar, G.F.Barbancik, giriş kısmında, su işçileri için, Omsker Hastanesi’nin tedavi kliniğindeki mantar-çayı özünün (1949 yılındaki) iyileştirici ilaç olarak ilk uygulamasından söz eder. Bademcik iltihaplarının, çeşitli iç hastalıklarının, özellikle de ateşli olanlarının, yetersiz asit üretiminden dolayı mide nezlesinin, bağırsak iltihaplarının, dizanterinin, arteriosklerozun, yüksek tansiyonun, sklerozun, vs. başarılı bir şekilde tedavi edildiğini bildirmektedir.

Kanseri Yokedici mi? Eski alman Cumhurbaşkanının eşi olan Dr. Veronika Carstens (1987), “Doğadan Gelen Yardım-Kansere Karşı İlaçlarım” başlıklı seride Kombucha’yı şu sözlerle tavsiye etmektedir: “Kombucha organizmaları zararlı maddelerden arındırır ve metabolizmayı iyileştirir; bu vücudun savunma kapasitesini iyileştirir.”

Dünya-çapındaki “Çocuk ve Gençlik Köyleri” ‘nin kurucusu olan Gottfried Mueller, Kombucha çayını şöyle övmektedir: “Cennetten gelen bir armağan, özellikle de sağlık acil durumları için” (“Salem-Yardım” 15, No. 3, Ağustos 1987, sayfa 2).

İnsanın Kendini DeğerlendirmesiHem literatürdeki raporlarda ve hem de Kombucha’ya odaklandığım süreçte bildirilen pek çok kişisel deneyimlerde, Kombucha’nın rahatlattığı pek çok şikâyet oldukça dikkate değerdir. Bu, Kombucha’nın özel bir vücut organını hedeflememesi, ama metabolik durumun stabilizasyonunu (kararlılığını) oluşturarak ve glükuronik asidin zararlı maddeleri temizleyici etkisi nedeniyle, bütün organizmayı olumlu olarak etkilediği temeliyle açıklanabilir. Bu, pek çok insanda, o zehirli (toksik) etkilere ve bizi pek çok yönden kuşatan çevresel streslere karşı yükseltilmiş endojenik savunma kapasitesine neden olur ve buda hasara uğramış olan hücresel metabolizmada canlanmaya ve bir insanın sağlığının pekişmesine neden olur. 

Kombucha-çayına atfedilen sağlığı-iyileştiren özelliklerin bazılarını daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Ancak, diğer aktif mekanizmalar, hem bilimsel testlerle ve hem de deneylerle, örneğin: bağırsak florasının düzenlenmesi, hücresel kuvvetlenme, zararlı maddelerden vücudun arınması ve artık maddelerin vücuttan atılması, metabolik uyumlulaştırma, antibiyotik etkisi, pH-dengesinin kolaylaştırılması, tamamen kanıtlanmıştır.

Mantar diye ansakta yaşam çeşitliliği duayenlerine göre tam olarak mantar değil Kombucha, bir mantar bakteri ortak yaşamı, iş birliği.  Bu iş birliği, o çay içerisinde ilerleyen asimilasyon ve disimilasyon zinciri sayesinde sonsuz şifa yelpazesine layık görülmüş ekşimsi bir soğuk içecek ortaya çıkıyor. Mucize değil de nedir ki bu?

Biz çok memnunuz bebeklerimizden. Biraz daha tecrübelenelim ondan sonra detaylarıyla yapım aşamasına da değiniriz belki.

Her eve bir kombucha çocuğu diliyorum.