"Siz daha bebek alışverişi yapmadınız mı?" Yoo yapmadık

Söz alışverişi, nişan alışverişi, nikah alışverişi, düğün alışverişi, bayram alışverişi, ot alışverişi afedersiniz ama boT alışverişi! Nedir bu böyle aynı hikaye suç kimde neden böyle diye haykırasım var benim… İnsanları neden böyle süreçlere sokmaya meyilli bir toplumda yaşıyoruz anlayamıyorum. Dünyanın kalanı da mı böyledir bilmem ama bu işin bizdeki kadar ayyuka çıkarıldığı bir kültür daha henüz duymadım ben.

Eşim de ben de eşya bağımlısı insanlar değiliz. Hiç olmadık. Ne ilişkimizin “cici bici” aylarında ne de evliliğe evrildiği zamanlarda hiç “oyumuz da olsun buyumuz da olsun” demedik. Kullanmayacağımız şeyleri hiç edinmemeye çalıştık o sebeple de neye ne zaman ihtiyaç hissetsek onu o zaman aldık. Hala öyle yapıyoruz.

Ev eşyalarımızın bile koltuk, yatak, buzdolabı vs “her eve lazım” olanlarının dışında kalanları yeni evimize geçip orada yaşamaya başlayınca almaya karar vermiştik en başında ve öyle de yaptık. Gerçekten de çok rahat ettik. Ne eve uymayan eşyamız oldu, ne de içimize sinmemiş bir ev dekorasyonumuz.

Ben önce her şeyi kafamda detaylandırıp fiyat, kalite, yorum vs bütün bilgileri toplayıp her çerçeveden elemeleri yapıp bir kaç marka modele indirip onları gidip görmeyi ve tamamdır deyip alıp çıkmayı seviyorum. Ne gez dolaş ona bak buna bak kafam karışsın, ne de ederinden fazla para verdiğini sonradan farkedip içim yansın istemiyorum. Eşim bu konularda muhteşem ve ben çok şanslıyım. Çünkü o mağaza, dükkan gezmeyi bakmayı sever ama şükür ki beni zorlamıyor. Belirlediğimiz marka model vs bir kaç ayrı lokasyonda incelenecekse o da yavaş yavaş onları üstleniyor görmeden içi rahat etmezse.

Velhasıl bizde işler şöyle yürüyor. Genellikle konu kimin uzmanlığındaysa o ön araştırmayı, tüketici yorumlarını, ürünün malzeme, kalite, sağlık etkisi, fiyat aralığı, dizayn farkları, eksileri artılarını belirliyor. Kafasında tartıp bir kaç seçeneğe indiriyor. Üzerine kısa bir görüş alışverişi sonrası detaylar yetersiz geldiyse sorular not alınıp tekrar değerlendiriliyor ha detay yeterliyse sonraki aşama görme içine sinme aşaması. Belirlediğimiz seçenekleri bütçe doğrultusunda değerlendirip içimize sine sine alıp uzunca zaman da kullanıyoruz.

Aa hamile kaldım hadi koş bebek arabası alalım, yatak alalım, bir yaşında giyeceği ayakkabılar çok sevimli onlardan da olsun.. Dur dur çocuğa biberon emzik dişlik falan da lazımmış, Bak internette okudum şu arkadaş 8 aylık bebeğine bu yürüteçten almış….. mış mış mıışş… Böyle şeyler gerçekten hem hamilelik sürecinizin ekstra yükü bence sevgili hanımlar hem de sizin için ekstra yorulmak, bebeğin enerjisinden çalmak, hatta zaman zaman alamadığınız, bulamadığınız şeyler için moralinizi bozarak kendinize bebeğinize yaptığınız eziyetler demek.

Bizim az bir zamanımız kaldı doğuma, son aylar. Heerr ayı, heerr anı doya doya hiç bir kaygı yaşamadan yavaş yavaş canımız istedikçe istediğimiz şeylerle ilgilenerek geçirdik. Yavaş yavaş bütçe planladık, yavaş yavaş ttüümm dünyadaki en sağlıklı, en kullanışlı bulunan ürünler konusunda fikirler edindik. Daha dün ilk alışverişimizi yaptık güle oynaya. Son aldığımız karar eğer herhangi bir erken doğum hali olursa eşyalarımız hazırda bulunsun diye ilk önce onları edinmek yönündeydi ve bunu gerçekleştirdik. Başka bir yazıda neleri neden seçtik hangi yolu izledik ve ne kadar harcadık onları da paylaşacağım. Şöyle ki yenidoğmuş bir bebeğin ilk zamanlarında ihtiyaç duyulacağını düşündüğüm ve eşimin “konunun uzmanı sensin ne istersen o olacak karıcıımm” demesi ile benim hazırladığım “doğmadan önce edinilecekler” listemiz öncelikli. Onun dışında kalanları doğumdan sonra bebeğimizin durumu, gelişimi, hareketliliği, ilgisini çekecek olan renkler, vucut yapısı ve biz hala cinsiyetinin sürpriz olmasını isteyerek öğrenmediğimiz için cinsiyetinin gerektirdiği ergonomik dizaynları dikkate alarak sırayla yavaş yavaş edineceğiz.

Aşkın çılgın halleri bunlar 🙂 Gereksiz stresleri hayatına sokmamaya çalışan bir çift olarak biz böyle yaptık çok da güzel oldu. Şiddetle tavsiyedir, kendinizi, eşinizi, bebeğinizi hiiçç sıkıştırmadan, zora sokmadan yavaş yavaş yaşayın bu güzel günleri siz de. Her şey hallolur, yeter ki bütün derdimiz bebek arabası, oto koltuğu, cibinlik tül, lazımlık falan olsun. Öpüyorum hepinizi,

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla,

'Her kadin anne dogar' mi? Her doguran 'anne' olur mu?

Hic dogurmamis ne guzel kadinlar taniyorum ben, annelik nasil da yakisiyor her birine. Ne erkekler goruyorum, cocuklari oyle tatli “anne olabilen” bir babalari olduklari icin cok sansli. Benim kocam mesela diye geciyor icimden suan, cogu zaman benden daha iyi bir “anne” oluyor cocuklarima ve gurur duyuyorum onunla.

Annelik uzerine dusunuyorum bugunlerde sevgili gunluk. Nedir annelik, kimdir anne? Annelik nasil doguran disilerin tekeline verilmis bir ozellige donusmus, hic anlayamiyorum. “Ben onu 9ay karnimda tasidim, ben dogurdum. Anneyim ben” ne acıklı bir inanis. Sadece bir canliyi tasiyip dunyaya teslimini saglayan bir kargo gorevlisine donusuveriyor “anne” boyle tanimlaninca.

Yillarca yuzlerce dogum sonrasi bebegi ailesine teslim ederken karsilastigim ve beni en fazla korkutan seydir annenin tavri. Bebegi babasiyla bulusturdugunuzda baba yeni bir hayata dokundugunun farkindadir cogu zaman, incitmekten, yanlis yapmaktan korkar. Annelerin ise cogu toplumda yaratilan “her kadin anne dogar” algisiyla muhtemelen ve elbette istemeyerek hoyratca yaklasir bebege, kendi uzuvlarindan birine davranircasina. Annelerin bebeklerinin kisiligini, bagimsizligini ve baska bir canli olmalarini kabul edemeyisleri daha ilk anlarda, bu sekilde basliyor gibi geliyor bana.

Artik benim gibi bakan cogu insan anneligin ne sadece dogurmakla ne de cocuk buyutmekle alakali olmadigini kavriyor yavas yavas. Once kendini buyutmekle, kendini tanimakla basliyor annelik sureci. Daha minicik insan yavrulariyken ayagimizda salladigimiz oyuncak ayilarimiz, sokakta gorup dayanamayip evden sut kacirdigimiz kedi kopek yavrulariyla basliyor icimizdeki disil yan uyanmaya. Ustelik sadece disi yaratiklarda da degil hem erkeklerde hem de kadinlarda ne kadar beslenirse o kadar buyuyup gelisiyor bu dogurgan, besleyen, ureten, koruyan disil kisim. Her birimiz icimizde bir “kucuk anne” potansiyeliyle doguyoruz aslina bakarsaniz. Ama o zamanlar henuz “anne” olmus olmuyoruz. Anneligi ogrenmemiz, buyutmemiz ve gelismemiz gerekiyor.

Annelik ogrenilir evet ve ustelik her “yavruyla” bambaska bir anneye donusmek gerekir. Cunku her yavru ozeldir. Ustelik herkesin baska baskadir yavrulari ve bir seye yavrum diyebilmek icin illa onu dogurmus olmak da gerekmez, bunu ogrenmekle kabullenmekle basliyor bir yerde annelik. Aksi takdirde icimizde getirdigimiz potansiyeli “annelik” bilip oyle mudahale edersek yavrularimiza, zamanla problemler buyuyup baglarimizi bogmaya basliyor.

Hic dogurmamis ne guzel kadinlar taniyorum ben, annelik nasil da yakisiyor her birine. Ne erkekler goruyorum cocuklari oyle tatli “anne” olabilen bir babalari olduklari icin cok sansli. Benim kocam mesela diye geciyor icimden suan, cogu zaman benden daha iyi bir “anne” oluyor cocuklarima ve gurur duyuyorum onunla.

Insanin dunya gozuyle tam kavrayamadigi pek cok kavram olmali suphesiz ve “annelik” onlardan sadece biri. Icimizde tasidigimiz, evrenin disil ve eril enerjilerini, tabiatin denge unsurlarini, birbirinden ayirip kadini disi erkegi eril olmaya ilk kim zorladi bilemiyorum ama bunu dogru bulmayanlarin cogaldigini izlemek muthis mutluluk. Zaman daha guzel “annelik”leri ogrenebilmemiz icin daha pek cok ogreti ve sans getirecek bizlere biliyorum. Icindeki ureten, besleyen, yeserten disil yanı, icindeki anneyi buyuten tum yurekleri kucaklayarak, her birinden yeni yeni “annelik” dersleri almayi diliyorum.

Işıgın gücü ve sevginin sıcagıyla,

Biraz yavaslayalim mi hanimlar?

Yasamin kiyisinda dolasarak geciriyoruz hayatlarimizi. Hayat pek cogumuz icin saydigimiz dakikalardan, gunlere kosan saatlerden, bizden kosarak uzaklasan aylardan ibaret. Anlari es geciyoruz yillarin hesabini yapmaya calisirken. Durup beklemiyoruz ki o kadim hikayedeki gibi ruhlarimiz bizi yakalayabilsin.

Biz cocugumuzun artik aramiza katilmasina karar verdigimiz anda coktan basarmistik yavaslamayi. Bir yildir uzerine dusunmus, hayatimizi ona hazir hale getirmis ve sonra ona “hazir oldugunda gelebilirsin artik” demistik.

Aramiza katilmaya karar vereli 7 ay oldu. 7aydir kalbini duyuyor, minik kipirtilarini hissediyoruz. Anin tadini doyasiya cikariyoruz. Ve iste bu anlarda daha rahat gorebiliyorum artik ne cok kosmusum ben hayatim boyunca. Ne cok calismis, cabalamis, yorulmus, yipranmisim. Kosusturmacalarda kac kez ruhumu unutup gitmisim bir yerlerde kim bilir!

Hamile kaldigi an yeni bir telas, yeni bir kosturmaca giriyor cogu kadinin hayatina ve ben buna uzuluyorum. Onu alayim, bunu vereyim, oraya gideyim, bunu da bulayim, suna da bakayim… Halbuki nasil da degerli anlar kayip gidiyor o hengamenin icinde avuclardan. Annelik basli basina bir ‘hayattan’ kayiba donusuyor zamanla iste bu yuzden. ‘Ben sana sacimi supurge ettim’ ‘ben sana yillarimi verdim’ler iste boyle anlarin birikimi ve annelerin kendine donuk hayal kirikligi hep.

Daha hamileyken bebegiyle ani paylasmak yerine, bir alma verme yapma etme yetistirme telasina dusuyor anne ve iste kopmalar burada basliyor. Her eksik alinir, her sey bulunur gerektigi zaman da, sizin kacirdiginiz anlari kimse bir daha yerine koyamaz.

Sonra cocuklar buyurken surekli bir sonraki anı hazirlamaya, sonraki aylara yillara hazirlanmaya almaya vermeye yetismeye calisirken yavas yavas kacirdigi paylastigi anlar cogaliyor annenin. Elbet herkes iyi niyetle yapiyor bunu ama hem kendinden hem cocugundan caliyor pek cogumuz farkinda olmadan.

Biraz tembellik edelim mi anneler? Bazen sadece bu ana yetecek kadar calisip; kalanimizi cocuklarimizla, sevdiklerimizle paylasalim mi? Kendimize bir dilim sunalim mi kendi hayatimizdan hemen simdi? Hemen simdi kosturmacalari birakip, bir derin nefes alip yavaslayalim, biraz anı yasayalim mi?

Isigin gucu ve sevginin sicagiyla,

'Anne baba olma standartlari' diye bir sey var mi?

“Anne baba olma standartlari” diye bir sey var mi?

-Kredi karti limiti en az on yuz bin olsun, iphone6 kullansin,

-Su kadar IQ isteriz, su akademik basarilari da olsun, basbakanin elini sikarken fotosu olursa daha evla 5 tane bile yapabilir

-Sosyal statusu en az su olsun, 3dil bilsin, yakisikli olsun, arabasi uc bes iki model olsun

Boyle mi degerlendirirlerdi acaba standartlar olsa, yoksa her canliya saygi duyma, can alamama, her dusunceyi kutsal sayma, ayirim yapmaksizin canli hakki gasp etmeme falan da erdem sayilir.miydi kiyisindan kosesinden?

Bunun uzerine dusunuyorum bir kac gundur sevgili gunluk. Anne baba olabilmenin psikolojik, fizyolojik, sosyal ve finansal on sartlari olsaydi bunlar neler olurdu acaba? Iki yil dusunduk ve karar verdikten sonra bir yil kadar da hazirlik yaptik biz ve sartlar son derece uygun gorundugunde “gelebilirsin bebek” dedik. Yani imkanlarimizla optimum sartlari sagliyor haldeyiz suan cocuklar icin. Ancak buna ragmen dusundugumde kendimi hic “anne-i kamil” hissetmiyorum. Mukemmel ebeveyn olma kaygisi olan bir cift degiliz neyse ki ve bunun ogrenilecek bir surec oldugunun farkindayiz ama ya bazi sartlar olsa ve durustce degerlendirilsek hepimiz, kacimiz gercekten ebeveyn olmayi hak ederdik?

Psikolojik degerlendirmeler, fizyolojik kapsamli testler, sosyal ve finansal sinirlari sinayan maddeler olsa ve her birimizi degerlendirmelere tabi tutsalar gelecegin cocuklari daha umutlu bir dunyaya dogar miydi?

Bir yerlerde bu veya buna yakin bir sistem var mi, hic uygulandimi bilmiyorum ama dusundugum zaman bir yandan tehlikeli buluyorum bir yandan gerekli, kafam karisiyor.

Bazi seylerin gercekten her anne babanin ogrenmeye, denemeye hakki olan seyler olduguna inaniyorum. Bu yuzden o gune dek bunlardan imkansizlik habersiz kalmis kisilerin sanssizligina uzuluyorum. Her faydali sistemi en azindan taniyabilsinler istiyorum.

Korkuyorum, cunku zamanla butun cocuklar ve butun ebeveynler sistemin standartlarina gore kaliplanmaya baslarmiydi diye dusunmeden edemiyorum. Bunun getirecegi tek duzelik ve aynilik benim icin kabus bir dunya demek olurdu.

Degerlendirdigimde verileri, dunyanin renkleriyle guzel oldugu kanaatine variyorum bir kez daha. Ve sunu animsiyorum birinin bizi kaliplamaya calismasi ne kadar kotuyse, bizim birini “kendimiz gibilestirmeye calismamiz” o kadar kotu. Her cocuk kendine ozel ve her anne baba sadece cocuklarinin nasil bir anne babaya ihtiyaci oldugunu kesfetse kafi. Kimsenin mukemmel olmasina gerek yok.

Boyle dusununce rahatliyorum ben. Kim hangi makamda hangi sosyal konumda olursa olsun illa kendine gore sorunlari var. Bazilarimiz zaman zaman sifir soruna yaklassa da hala kimse sifir stresle, sifir borcla, sifir gelecek kaygisiyla, sifir fiziksel hastalikla yasamiyor. Onemli olan bunlarin hayatimizi engellemesine izin vermemek ve “yasayarak” yasamaya devam etmekse, iste bu noktada mukemmelige, hatasizliga, sorunsuz bir ortam yaratmaya gerek kalmiyor. Aksine birak birlikte hata yapalim, birlikte dogruyu bulalim, birlikte borclanip birlikte odeyelim, bir.sorunumuz mu var gel beraber cozelim dokuluyor yureklerden, iste bu bana kendimi “mukemmel” hissettiriyor.

Evliligimizde bunu basarabildik ve simdiye kadar koruyabildik biz. Ebeveyn olarak bunu basarip cocuklarimizi da bu plana dahil edebilmek ne kadar zor olabilir ki?

>>>Dip dilek: Lutfen cok zor olmasin 🙂

Isigin gucu ve sevginin sicagiyla,

15 Tehlikeli Gıda Katkı Maddesi: Allerji, Astım, Beyin hasarı, Kanser!

Bu yazıya aklıma takılan bir katkı maddesi olan BHA’yı araştırırken rastladım. Hastanelerde neredeyse her bebeğe kullanılan, doktorların hiç düşünmeden reçete ettiği D vitamini damlalarında bile bulunan, annelerin emzirirken kullandığı çatlak kremlerinde olan “bu kanserojen madde ve arkadaşları” hayatımızdan ve çocukların hayatlarından neler çalıyor dehşet verici!

 ***

15 Tehlikeli Gıda Katkı Maddesi: Allerji, Astım, Beyin hasarı, Kanser Oluşturabilen Bu Şaibeli Katkı Maddelerine Gerçekten İhtiyacınız Var mı?

Bugün dünya üzerinde, koruma, renklendirme, kıvamlandırma, tat verme, tatlandırma ve daha birçok özellikler vermek amacı ile yapay gıdalara 3000 den daha fazla katkı maddesi ilave edilebilmektedir. Bu katkı maddelerinin hiçbiri de tüketiciye fayda sağlayacak maddeler değildir. Üstelik burada sadece 15 tanesi için açıklayacağımız gibi birçok zararlı sonuçları olabilen maddelerdir. Buna rağmen hepsi de yasal olarak kullanıma açık tutulmaktadır. Üreticilerimiz kullanmaya, tüketicilerimiz de tüketmeye sorumsuzca devam etmektedir.


Siz tüketiciler, endüstri tesislerinde işlenmiş gıda maddeleri ile bu katkı maddelerine karşılık gelen bir riske doğru farkında olmadan koşuyor ve etiketlerini okuyup anlayıncaya kadar bir bilmece çözmedeki yorgunluğa denk bir yorgunluk yaşıyorsunuz.

Şüphesiz büyük ölçüde taze gıda maddeleri yiyerek bu nahoş katkı maddelerinden uzak durmak en iyisidir. En azından yemeklerinizde bazı işlenmiş gıda maddelerinin içerdiği aşağıdaki katkı maddelerinden uzak durmanızda ve etiketlerine baktığınızda kafanızı çevirip şöyle geçip gitmenizde sağlığınız için yarar vardır.

E310 Propyl Gallate

Bu koruyucu, katı ve sıvı yağların bozulmasını önlemek için kullanılmaktadır. Bitkisel yağlarda, et ürünlerinde, dilimlenmiş patateslerde, hazır çorbalarda ve sakızlarda koruyucu katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Çoğunlukla BHA ve BHT katkı maddeleri ile birlikte kullanılır. Kansere sebep olabilir. Gastrit ve cilt tahrişine neden olabilir, kandaki hemoglobine zarar verdiği için bebek ve küçük çocuk gıdalarında izin verilmemiştir.

E320 BHA ve E321 BHT

Butillenmiş hidroksianisol(BHA) ve Butillenmiş hidroksitoluen(BHT) katı ve sıvı yağların bozulmasını, küflenmesini önlemek için kullanılmaktadır. Tahıl ve ürünlerinde, sakızlarda, bitkisel yağlarda, patates cipslerinde, tazeliğini muhafaza etmek için bazı paketlenmiş gıda maddelerinde kullanılmaktadır. Yapılan bazı çalışmalarda bu katkı maddesinin farelerde kansere sebep olduğu bildirilmiştir. Bebe mamalarında izin verilmemiştir, alerjik reaksiyon yapabilir, hiperaktiviteye, kanserojen, estrojen etkilere ve diğer olumsuzluklara sebep olabilir. Tükete geldiğiniz ürünlerin etiketinde bu katkı maddesinin kullanıldığı bilgisi varsa, bu katkı maddesini içermeyen bir başka marka ürünlere yönelmeniz sağlığınız için daha uygun olacaktır.

E924 Potassium Bromate

Bu katkı maddesi ekmek ve unlu gıdalarda hacım artırmak ve daha güzel ekmekiçi yapısı oluşturmak için kullanılmaktadır. Bromat hayvanlarda kansere sebep olmaktadır. Bromat ABD ve Japonya dışında bütün dünyada yasaklanmıştır.

E621Monosodium glutamate (MSG)

MSG, hazır çorbalar, salata sosları, sucuk, salam, sosisler, tütsülenmiş balık, patates cipsleri gibi pekçok paketlenmiş gıda maddelerinde lezzet artırıcı olarak kullanılmaktadır. Bir yazar ve sinir hastalıkları uzmanı olan Dr. Russell Blaylock’a göre; ani kalp ölümleri ile (özellikle sporcularda) ve MSG ve yapay tatlandırıcılar gibi katkı maddelerin sebep olduğu excitotoxic hasarlar arasında bir bağ bulunmaktadır. Excitotoxinler bir gurup heyecan artırıcı amino asitlerdir ki, bunlar hassas sinir hücrelerinin ölümüne sebep olabilir.

Pekçok tüketici de MSG nin hastalık yapıcı etkisini bizzat yaşamışlardır. MSG içeren gıdaları yedikten sonra ortaya çıkan bu rahatsızlıklar, baş ağrısı, mide bulantısı ve kusmadır.Birçok üründe MSG kullanımı maalesef gizli yapılmakta etikette gösterilmemektedir. Eğer güvenli bir katkı maddesi ise üreticiler neden gizlerler?

E951 Aspartame (Equal, NutraSweet)

Bu yapay tatlandırıcılar diyet soda, diyet gıdalar ve düşük kalorili gıdalarda kullanılmaktadır. 1970 li yıllarda yapılan çalışmalarda farelerde beyin tümörüne sebep olduğu belirtilmiştir. 2005 de yapılan en son araştırmalar küçük dozlarda bile farelerde beyin tümörleri ile birlikte lenf ve kan kanseri meydana getirdiğini ortaya koymuştur.

Aspartama duyarlı insanlar, tüketimden sonra başağrısından, baş dönmesinden ve hallusinasyondan ızdırap çekebilirler. Aspartama duyarlı olan kişilerde anjioödeme veya göz kapaklarında, dudaklarda, ellerde veya ayaklarda şişmeye neden olur.

E950 Acesulfame-K

Asesulfam-K normal şekerden 200 defa daha tatlı dır. Fırın ve pasta ürünlerinde, sakızlarda, jelatinli şekerlemelerde ve meşrubatlarda kullanılmaktadır. İki fare araştırmasında bu maddelerin kansere sebep oldukları ve diğer çalışmalarda ise bu katkı maddesinin güvenirliğinin bulunmadığı ispatlanmaktadır.

Olestra

Olestra, Olean markası ile, krakerlerde ve patates cipslerde katı yağ yerine kullanılmaktadır. Bu sentetik katı yağ vücut tarafından emilememektedir. Bu madde ishale, gevşer bağırsak, karın ağrıları, beden gücünün azalmasına ve gazlanmaya sebep olabilir.

E250-E251 Sodium Nitrite (Sodium Nitrate)

Sodyum nitrit veya sodyum nitrat sucuk, salam, sosislerde, hazır et yemeklerinde, tütsülenmiş balıklarda, tuzlanmış bifteklerde ve diğer işlenmiş etlerde koruyucu, renk verici ve lezzet verici olarak kullanılmaktadır. Bu katkı maddeleri, nitrosaminler denilen kanser oluşturucu kimyasalların oluşumuna yol açarlar. Bazı çalışmalar, tüketilen konserve etler ve nitrit ile insanlarda oluşan kanser arasında bir bağın olduğunu göstermiştir. Nitritler nefes daralması, baş dönmesi ve baş ağrısı ile sonuçlanabilecek rahatsızlıklara sebep olduğu bildirilmektedir. Bebek ve küçük çocukların gıdalarında kullanılması kesinlikle yasaktır.

E220-E228 Sülfitler

SO2, sülfitleyici maddeler (Sülfür dioksit, sodyum veya potasyumsülfit, bisülfit, metabisülfit) olarak da bilinirler. Gıda koruyucusu olarak ve fermente içeceklerin kaplarında kullanılırlar. Fırınlanmış ürünler, çaylar, çeşniler, deniz ürünleri, reçeller, jöleler, kurutulmuş meyveler, meyve suları, konserve ve suyu alınmış sebzeler, dondurulmuş patates ve çorba karışımlarında ve içeceklerde bulunurlar.

Sülfitler göğüste sıkışma, kurdeşen, karında kramp, ishal, kan basıncı düşmesi, başta yanma hissi, halsizlik, nabız hızlanması gibi bulgulara neden olur. Ayrıca sülfitler, bunlara duyarlı astımlılarda astım atağını tetikleyebilir.

Bir çok restoranın salata barında yüksek düzeyde sülfit mevcuttur.

E210-E219 Benzoatlar

Benzoatlar, muz, kek, hububat, çikolata, soslar, katı ve sıvı yağlar, meyankökü, margarin, mayonez, süt tozu, patates tozu ve kuru maya gibi bazı gıdaların işlenmesi sırasında gıda koruyucusu olarak kullanılır. Fırın mamulleri, peynir, sakız, çeşni, dondurulmuş mandıra ürünleri, yumuşak şeker gibi gıda ürünlerinde, kozmetik ürünlerde, diş macunlarında eczacılıkta ağız yoluyla alınan bir çok ilaçta, öksürüğe karşı antiseptik ve mantara karşı merhem yapımında kullanılır. Astıma , sinirsel bozukluğa, ve çocuklarda hiperaktiviteye, kurdeşene neden olabilir ve astımı ağırlaştırabilir.

Bu gurubun önemli bir kısmını parabenler oluşturur. Parabenler gıda, kozmetik ve ilaçlarda koruyucu olarak kullanılırlar. Metil, etil, propil, butil paraben ve sodyum benzoat bunlara örnektirler. Bu maddelere duyarlı kişilerde alındıklarında, ağır cilt bulguları veya deride kızarıklık, şişlik, kaşıntı ve ağrıya neden olurlar.

İngilterede yapılan son araştırmalarda ise parabenlerin kullanıldığı ürünleri tüketen ve göğüs kanserine yakalanmış insanların kanserli dokularında paraben kimyasallar bulunmuştur. Bu parabenlerin, parfüm, deodorant, krem, güneş yağları, çeşitli makyaz ürünleri ve diş macunu kullanımı ile cilten absorbe edilerek vücuda girişinin sağlandığı anlaşılmıştır. Dokulara yerleşen parabenler östrojen hormonlarını artırarak dengeyi bozmakta ve kanser tümörleri oluşmaktadır.

Bu bulgulardan sonra yukarıda ismi geçen ürünlerin paraben içeren çeşitlerinden şiddetle kaçınılması sağlığımızın bir gereği olmalıdır..

Hydrogenated Vegetable Oil(Hidrojene edilmiş bitkisel yağ)

Margarinler gıda katkı maddesi olmadığı halde burada zikretme ihtiyacı duyduk. Zira margarinler burda zikri geçen katkı maddelerinden de daha büyük tehlikeler arzetmektedir.

Hidrojene edilmiş bitkisel yağları yapmak için kullanılan proses, kalp rahatsızlıklarını ve şeker hastalığını teşvik eden trans yağlarını husule getirmektedir. “The Institute of Medicine” tüketicilerin trans yağları mümkün mertebe çok küçük miktarlarda tüketmelerini önermektedir. Etiketlerinde margarin ve bitkisel katı yağları içeren krakerler, kuru pasta, bisküvi, pasta ürünleri, salata sosları, ekmek ve benzeri ürünleri tüketmekten kaçınmalısınız. Bunlar ekseriya ürünün raf ömrünü uzatmak, lezzetini sabit tutmak ve ucuza mal etmek için kullanılmaktadır.

E102 Tartrazin

Renklendirici; Kekler, şekerlemeler, konserve sebzeler, peynirler, sakızlar, sosis, dondurma, portakallı içecekler, salata sosları, mevsim salataları, tatlı, reçel, unlu gıdalar, çerez, konserve balık, hazır çorbalar, alkolsüz meşrubatlar ve ketçap gibi bazı gıdalar tartrazin içerirler. Tartrazin duyarlı insanlarda kurdeşen veya astım ataklarına neden olabilir. tiroid tümörü, kromozom hasarı, hiperaktivite ve aspirin duyarlılığı gibi rahatsızlıklara sebep olabilir;Norveç ve Avusturya’da yasaklandı.

E133 Blue 1 ve Blue 2 (Brilliant blue FCF)

Renklendirici; sentetik kömür katranından üretiliyor; mandıra ürünleri, tatlılar ve içeceklerde kullanılır; farelerde beyin tümörüne sebep olmuştur. Çocukların tüketmesi tavsiye edilmiyor, Belçika, Fransa, Almanya, ısviçre, ısveç, Avusturya ve Norveç’te yasaklandı.

E127 Red 3(Erythrosine)

Renklendirici; kiraz ve vişne, konserve sebze, muhallebi, tatlı, pasta,biskuvi ve çerezlerde kullanılır; ışığa karşı duyarlılığa ve troid hormonu seviyesini arttırıp hipertroidism’e neden olabilir; farelerde yapılan çalışmada troid kanserine neden olduğu saptanmıştır; Avustralya, Amerika ve Norveç’te yasaklandı.

E110 Yellow 6(Sunset Yellow, FCF, Orange Yellow S)

Renklendirici; sentetiktir;unlu gıdalar, pasta, tatlı, çerez, dondurma, içecek ve konserve balık, hazır çorba ve bazı şurup cinsi ilaçların üretiminde kullanılır; yan etkileri kurdeşen, rinit (burun akması), burun tıkanıklığı, alerji, hiperaktivite, böbrek tümörü, kromozom hasarı, karın ağrısı, bulantı ve kusma, hazımsızlık ve iştahsızlıktır; Norveç’te yasaklandı.

Kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Parabens
Yeniden Gıda Raporu. Dr.Müh.H.K.BÜYÜKÖZER
http://www.chm.bris.ac.uk/webprojects2002/price/azo.htm
http://mst.dk/udgiv/publications/1999/87-7909-548-8/html/kap05_eng.htm
http://www.sixwise.com/newsletters/06/04/05/12_dangerous_food_additives_.htm

2.yil Senlikleri Mini Avrupa Turuyla Basladi

“Bir elimde defne bir elimde sevda

kalbim egede kaldi” diye diye gecirmistim 2013un 6ayini da basinizi yemistim onceki paylasimlarimda, animsayaniniz vardir. Malum koca askerde, askerlik izmirde.. 6ayda galiba 11 kere izmir istanbul arasi seyahat etmek durumunda kalmistim neredeyse ve gunu birlik ziyaretler ustelik, cocuklar bekler, is bekler…  (nasil da aşıksam artık, delilige bak).


Izmirin kendisine hayati boyunca alisamamis daha yesil bir sehir dusleyen ve beton kopru ayaklarindan nefret eden birisi olarak ilcelerine de o kadar asigim, zitliga bak. Neyse ki usta birligi ilcedeydi de uc bes guzel butik tatil tadinda evci iznine cikarttim askerimi. Boyle de askerlik anilarim var, anlatmasam olmaz, beylerden neyim eksik 🙂 Yine bir gun nizamiyede oturuyoruuzz, diye devam etmiyorum merak etmeyin. Yazimiz bambaska bir ege esintisiyle ilgili. Iste o yaptigim yolculuklarin sehirden ilceye erismek icin olan kisminda minibus kullaniyorum ve bazen minibuscu emmiler yunan radyosu dinliyor. Ege miriltilarini sevenlere ne mutlu ohh boyle minibuse de can kurban. Iste o miriltilarin arasinda tanistim ilk Harisle ben. Daha onceden kulagimizda yer etmis Sezen, Askin, Yeni Turku sarkilarini yunan radyosunda ondan dinleyince “kim bu kadin acabaa” diye kenara not aliyor illaki zihin. Sonra taniyinca anne tarafindan Izmirli, Minik Sercenin yunan ruh ikizi, sevimli, mutevazi bir guzel kadini hayatina kabul etmis oluveriyor insan. Ama en yakin dostlariyla bile ne kadar sık gorusebiliyorsun da yeni tanidigin Haris ne kadar yer kaplar gunluk yasantinda, askerlik bitince, kalbimi egeden kapip evin baskosesine oturtunca unutmusum aradaki zamanda egeyi megeyi ben.

Birbirimizin hayatina gireli 6yil olmus, evliligimizin de bu ay 2.yili dolup ,uce donuyor. Hediye “almak” hic sevdigim sey degil, zaten oyle icime sinecek hediyeleri alacak param da yok, motosikleti yenilerdim mesela bir ekstra 30binim falan olsa, o zaman gozleri parlardi biliyorum onun disinda oyle yapmis olmak icin yapilip gonulden olmayan kapitalin gobegindeki “alisli” “verisli” prosedur isler bize gore degil.  Ne surpriz yapsam da kocami mutlu etsem derken dun bana bir armagan geldi hic aklimda bile yokken. “Kocaniza harika yunan muziklerinin eslik edecegi muhtesem bir sesi yildonumu hediyesi olarak armagan edebilirsiniz” diyor sanki gelen mail, o kadar buyulu. 2kisilik davetiyem varmis Harbiyedeki Haris Alexiou konserine.

Yaz aylarinda daha sik geciyoruz avrupaya. Motosiklet hayatimizin ayrilmazi olunca kışın arabaya gecmis ailenin kabusu kopru trafigi. Gidebilir miyiz gidemez miyiz derken gittik. Iki kez kustum yolda, bir kucuk kazacik atlattik, falan ama degdi mi derseniz, yeesss!

Basın deskinde karsilayan gorevlilerin guler yuzlu tavrindan, malum harbiye zaten ortamin ferahligi ve temizligine kadar fiziksel ortamda ben bile bayan muhalefet olarak dise dokunur bir kusur gormedim. Keyifle basladi konser ustelik bekledigimden daha az gecikerek. Salon cabuk doldu, belli ki Haris’in Istanbul kitlesi onu gercekten seviyor, ortam enerjik, melodiler pozitif daha ne olsun. Sahne ve isiklandirma gercekten guzeldi. Her ne kadar benim isiga hassas bir donemim olsa ve bas agrilarimin cagirilmasindan korkarak sahneye direkt bakamasam da gunun sonunda korktugum basima gelmedi, agrisiz bitti. O derece guzel bir renk ve isik kontrolu vardi, ritmi takip eden, sarkinin ruhunu yansitan, sanatciyi sahnede buyuten ve seyirciyi rahatsiz etmeyen, organizasyonu ozellikle bu hususta tebrik etmek istedim.

Haris gercekten cok sevimliydi, ozellikle turkce konusurken. Aldigi tum alkislari fazlasiyla haketti. Ama bizim icin gecenin asıl kazanci orkestra oldu. Ilk kez tanistik, N. Sextat bir harikaydi. Enstruman seslerine cok hassas oldugumuz ve her canli muzigi kolay kolay begenmedigimiz halde Soner de ben de bayildik orkestraya. Eger firsat yakalarsaniz onlari muhakkak canli dinleyin, kimmis bunlar da demeyin, seversiniz.

Tabi yazin motorla firsat bulunca bebek vafılda sicak waffle dürüm yemeyi rituel haline getirmis biz, karsiya gecme firsatini degerlendirmeden edemedik 🙂 Kendimizi simarttikca simarttik, bebegin vafılı ortakoyun kumpirini kaptik, sahildeki minik tahta masaya koştuk (sevmiyoruz biz oyle bogaza karsi restoranmıs ıkmış bıkmış, on yuz milyon yildizli gokyuzu palas bin yasasin) ohh bee dedik miss gibi deniz havasi, karsimizda FSM mavili acik hava gazinosu 😛 battaniyemize sarinip cayımızı soyledik. Agzimiz burnumuz cikolata ola ola gule eglene gecirdik geceyi pis insanlar olarak, kirlenmek guzeldir cikolataylaysa 🙂

Velhasil birinci koprunun cuma aksami trafigiyle baslayan gece saat birde eve donerken ikinci koprunun bombos olmasiyla en guzel renklerine burundu, uykudan once masal tadinda bizi hiicc strese sokmadan evimize kadar getirdi.

Sihirli ya iste hayat, bir davetiye ikinci yil senliklerinin tatli yunan ruzgarlari esen mini avrupa turuyla baslamasina sebep olacakmis meger. Planlansaydi bu gece eminim bu kadar gulucuk dolu planlanamazdi. Yasasin spontan yasamin verdigi minik anlarin buyulu oldugu havasi, yasasin her anin armagan oldugunu bilerek ve tadini cikararak yasayabilmek. Iyi ki gitmisiz, ne de guzel oldu.

Bir zamanlarin “evlilik” de neymis, ben oyle evrak ustu iliskiye karsiyim, baglanmam efendim, kisitlayamam kendimi kimse icin, peheee ayni evde biriyle yasamak mi hem de bi omur iyyy imkansiz falan diyen “ben”i baktim ki daha mutlu, daha ozgur, daha kendinden emin ve ustelik endisesiz, guvenebilen, insanlarin da kosulsuz sevebilecegine inanan birine donusmus iki yilda. En ufak sorunda “cekip gitmeyi” sorundan kurtulmak sanan kız cocugu bile artik ne cetin ceviz, sorunlar kacmak degil cozulmek icin varmis mesela 🙂 “Evlenin ulan” diyorum artik, sevdayi buldugunuzda. Surdurulebilir evlilikleriniz olsun, nicee nice iki yillari bulsun. Bulmazsa da ziyan yok, gecen zaman “iyi ki” dedirtiyorsa mesele yok.

Kalbim egede kaldi diye diye huzunlendigim zamanlar gecmis, isler degismis dun gece farkina vardim, egenin birazi kalbimde kaldi, bunu biliyorum artik.

Kalplere egenin renkli ruzgarlarini diliyorum.

Aşk sizinle olsun,

###ve ozellikle tesekkurler deneyorum###

Masal nerede biter, hayat nerede başlar?

Çocukken resimlerine baktığınız ilk kitabı anımsar mısınız? Hani okumayı öğrenmeyi istemenize sebep olacak kadar ilginizi çeken bir kitap mesela, oldu mu hiç? Benim oldu. Galiba beş yaşımda falandım o kitabı rafta görüp annemden almasını istediğimde. Henüz yeni yeni evde sayıları tanımaya, harflerle arkadaş olmaya başladığım zamanlar annem sayesinde, ama hala adımı tam yazamıyordum, hatırlıyorum. “Bir ikii üşş beeş sekiz döört altı”ydı o zamanlar sayılar aleminin hali ve kimse onlara henüz “sırayaa geç!” dememişti.

Okula gitmeye çok hevesli bir çocuktum ben. Tabelaları okuyabilmek için, takvim yapraklarının arkasındaki fıkralara gülebilmek için falan her sabah okula giden mavi önlüklüleri camdan görüp ağlardım “ben de didiceemm” diye.

Annem hatırlar mı bilmiyorum ama ben unutamıyorum “ev okulu”mu. Her sabah eziyet eden bıdığa anne icadı 🙂 Onlar okula ben mutfak masasına, boyama yapmaya, karalama eserler ortaya çıkartmaya. Boyama kitabı ararken yine bir gün kırtasiyede tanıştığım bir kitap işte o “ilk” kitabım. Unutamadığım. Yıllardır gözümün aradığı ama hiç bir yerde bulamadığım. Kapağında mavinin her tonu, sarı saçlı sevimli bir kız, elinde simit “Minnoş Denizci”. 5buçuk 6 yaşları civarındaydım, okumaya çat pat evde o kitapla başladım ben, annemin öğretmenliğinde. Okulun ilk 3 haftasında göğsüne o metal yıldızı ilk takan ben olmuştum bu sayede, ne gurur(!) küçük çocuğa. Hala bakınırım belki bulabilirim diye Minnoş Denizci’yi. Sonrasında da pek çok dostum oldu satır aralarında dolaşmayı sevdiğim ve belki hepsini Minnoşa borçluyum, bana kitapları sevdirdiği için.

İlkokululdaydım daha yeni yeni gerçeğin masaldan farklı olduğunu yeni anlamaya başladığım yaşlarda. Annemin ses duymadığına beni ikna etmeye çalışıp “hayır ben duyuyorum imdat diyor yardım istiyor” deyip İnşaat çukuruna zifiri karanlıkta inip minik “minnoş”u koynuma sokup karanlıktan çıkarttığım, ilk “anne” olduğum yaşlardaydım. İlk “çocuğuma” da ilk kitabımın kahramanının ismini vermiştim. Minnoş’un aslında bir kedi ismi olduğunu bile bilmiyordum o zamanlar. Ama yakışmıştı bu minik çocuğa da ve şimdi kitabım ölümsüzleşmişti nazarımda. Minnoş kitaptan çıkıp gelip beni bulmuştu. Masallarda olduğu gibi.

“Masalın nerede bittiğini, hayatın nerede başladığını fark edemiyorum. Bazen suratıma garip bakıyorlar, o zaman uyanır gibi oluyorum.” diyor Jose, Şeker Portakalında. O çocuk yaşların üzerinden on yıllar geçti, hala ara ara canım çeker Şeker Portakalı. Karıştırırım sayfalarını. Masallara inanır, o miss kokusunu duyarım o minik ağacın. O minik çocuğun o ağaçla kurduğu hayalleri yaşayıp yaşamadığını merak ederim. Benim şeker portakalı hayallerim eşimle bana geldi, bir masalım daha yüreğime kondu desem ne dersiniz?

Yıllaarr yıllar önce ben o kitabın sayfalarını karıştırırken ağaca dokunabilmek için, benim kocam doğduğu evin bahçesinde o ağaca yaslanır hayaller kurarmış meğer. İki yıl önce o ağaca dokunduğumda neler hissettim, kocam o ağaçtan eliyle miis kokulu portakalları bana uzattığında ben neler düşündüm kelimeler anlatamaz.

Tesadüflere siz inanır mısınız bilmem ama ben inanmam. Hayatımıza dahil olmuş her an bizimle geçmiş ya da gelecek arasında anlamlı bir köprüdür bana göre. Bazısını fark eder bazısını etmeyiz. Kitaplar, cümleler, insanlar, evler, şarkılar, melodiler, ağaçlar, çiçekler, sevinçler, hüzünler, hastalıklar… Hepsinin bir manası var. Benim için hayatın en sürdürülebilir hali bu manaları farkedip onurlandırabilmekle mümkün. İşte bu sebeple masallara inanmayı seçtim hayatım boyunca ve kendimle hep bağlantıda kalmayı.

Şimdi sürdürülebilirliğin bambaşka bir hali, Sürdürülebilir Anneliği deneyimlemeye niyetlendiğim şu sıralar “ilk anne” olduğum andan bu yana neler biriktirdiğime bakıyorum. İçimdeki sevgiyi, huzuru, bilgiyi, bilgeliği, mutluluğu, kaygıyı tartıyorum. Bu kadar derinlere indiğini, aslında hayatımız boyunca üstleneceğimiz bütün roller için doğduğumuz andan bu yana birikim yaptığımızı görüp ürperiyorum.

Bir bebek doğuyor ve doğduğu an başlıyor hayat nakışını kendi üzerine işlemeye. Siz ışık oluyorsunuz ihtiyacı olduğunda, kimi zaman iplik, kimi zaman iğne… Bazen “derman vermek” gerekiyor demek bazen “dur dinlen” demek. Ama siz değil, hiç kimse değil kendisi işliyor nakışını. Size elindeki malzemenin kalitesi düşüyor “çevresel bir öge”den ibaret olduğunuz için sanırım. “Annelik” bunu da kabul edebilirseniz sürdürülebilirliğe bir adım daha yaklaşıyor galiba.

Çocuğunuzun hayata ve hayatın ona her dokunuşu ilerde karşısına tekrar tekrar çıkabilir. Hayat başlı başına sürüp giden durmayan durulmayan akan bir şey çünkü. İşte bu sebeple sizin de onun ihtiyaçları doğrultusunda nasıl bir anne olacağınıza karar vermeniz, akıcı, öğrenici, sürdürülebilirliği olan yaşayan bir anne olabilmeyi öğrenmeniz gerekiyormuş, kendi çocuğunuzdan. Bunu keşfettim son günlerde ve şifa niyetine karşılayıp sevgiyle kabul ediyorum hayatıma.

Niyet ediyorum, çocuğumun ihtiyacı olduğu gibi bir anne olmayı , ondan öğrenmeyi denemeye.

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla,

Anneligi Yeniden Ogrenirken

Bu sıralar su gibi akıp geçiyor hayat ve bazen zamana geç kalıyorum.

Kaybediyorum geçen zamanı, izlerken kullanmayı unutuvermiş oluyorum. Benim gibi kaybolmayı sevenlerdenseniz çok da koymuyor aslında küçük kayıplar. Yeter ki bize bir şey olmasın. Yeni bir şehirde kaybolmayı, tanımadığım sokaklarda kendimi aramayı, zamanın nasıl geçtiğini dahi anlayamamayı seviyorum. Haliyle de zaman zaman “zaman” da kaybediyorum yapmak

istediğim şeyler için.

Zamanın içinde kaybolan arzularımdan biri de aslında bu yazı dizisine biraz daha erken başlayabilmekti. Bir süredir bu günceye başlamak ve anıları sıcak sıcak biriktirmek aklımda çünkü önemli anları kaçırmaktan, unutmaktan, soldurmak istemiyorum. Çocuklar ve bizim için taze taze saklansınlar niyetindeyim. Biraz geciktim çünkü son zamanlarda bilgisayar, internet, telefon vs pek çok şeyi kişisel alanımdan uzaklaştırdım. Tercihim bu yönde olunca bir türlü başlamaya ikna edemedim kendimi, içimden gelmeyen bir şeyi yapmak adetim olmayınca da bazı anıları ısıtıp servis etme fikri hoş geldi 🙂

6. ayının içinde dolaştığımız sihirli bir süreçteyiz. Evin üçüncü meleği yolda. Kendimi bir tırtılın kozası gibi

hissediyorum. İstiridyeyim sanki de inciler büyütüyorum içimde. Bu süreci mümkün mertebe farkında yaşamaya çalışıyor ve tekrar tekrar anne oluyorum her sabah. Bambaşka şeyler öğreniyor ve bambaşka dünyaların farkına varıyorum.

Hayatın sihrini hissettiren anları seviyor ve anın büyüsüne kapılmaktan kendimi alamıyorum. Bu olağanüstü süreci tüm büyüsüyle yaşarken, bu büyüden biraz da sonraya saklamak ve başkalarıyla da paylaşmak ama en çok da o büyülü anları ölümsüz kılmak için başlıyorum bu bloğa. Hoşgeldim tembel annenin günlüğü,

yaşasın anneliği her an yeniden tadıp her bebekle anne olmayı sil baştan öğrenmek.

Işığın gücü ve sevginin sıcağıyla,

Bu hafta alışveriş yapma İstanbul! Pazar günü doğa ayağına geliyor

Uzuunnca bir süredir ara ara size UTTM’den bahsediyorum. Hani sayelerinde anadolu tarlalarından çıkıp bize ulaşan GDOsuz oynanmamış miss gibi tohumlardan, onlardan elde ettiğimiz miiss gibi yerel hazinelerden, endüstriyel üretim yapmayan küçük üreticilerden haberler getiriyorum ya size zaman zaman ve diyorum ya aahh burada yakında olsaydı da tatsaydık diye, müjdelik isterim bu pazar o güzelliklerin bir kısmı İstanbula geliyorlar. O güzel ekip yine miis gibi bir organizasyona ön ayak olmuş, üstelik bu kez sevgili grup yöneticilerimiz Ali Özırmak ve Abdullah Mete Tiren de katılacakmış İzmirden kalkıp gelip, daha ne olsun!

Kermes tadında gerçekleşecek etkinliğin amacı gönüllü usulle devam ettirilen bu güzel faaliyetlere çam sakızı çoban armağanı destek olmak, aynı lokasyondaki bireylerin birbiriyle tanışıp daha sağlıklı iletişim kurmasına ön ayak olmak, yemek, içmek, eğlenmek. Üstelik bunları yaparken de orada bulunan ülkenin dört bir yanından gelmiş endüstriyel olmayan ürünü tatmak, satın almak ve evine getirip çoluk çocuğuna “ohh bee” rahat nefesiyle bir kaç öğün rahat rahat yedirmek. Hoş değil mi?


Hem de standlarda İstanbulda olup sağlıklı üretim yapan kişilerle tanışıp sonrası için kontakt kurup düzenli olarak sağlıklı ürüne ulaşma şansımız da olacak. Bunları düşündükçe gerçekten heyecanlanıyorum ben.

Bir de grupla aşina olanların pek çoğunun yakından tanımak istediği iki isim var ki aksilik olmaması halinde onlarla da kucaklaşacağız, bu da güzel başka bir nokta… Sevgili Bedriye Engin ve namı diğer Bahattin abi Bahattin Sarıkaya başka başka şehirlerden gelecek, hem de el emeği göz nuru mis gibi doğal ürünlerinden getirecekler. Bir de o ayaküstü sohbetlerde bile ne teknikler ne tüyolar alabileceğiz o ürünlerin yapımı, tüketimi, saklanmasına dair kim bilir. Offf siz hayal edin orada bulunabilecek herkesin ne kadar karlı döneceğini.

İstanbul ayağında henüz diyaloğum olmasa da emek ve çabasını takdirle karşıladığım sevgili Fatoş Duran sorumlu organizasyondan. Her gelişmeyi etkinlik sayfasında an be an güncelleyerek son durumu sürekli paylaşıyor. Emeğine sağlık.

30 Kasımda Moda Parkında gerçekleşecek olan etkinlikte size hitap eden bir şeyler muhakkak bulacaksınız.

İşte Fatoş hanımın son güncellemesine göre pazar günü ulaşabileceğimiz doğal ürünlerin bir kısmı:

Aydın , Antalya , Bursa ,İznik , İzmir, Kırklareli , Düzce , Tunceli , Trabzon ,Tokat ‘ dan gelecek olan yerel tohumlarla üretilmiş , kimyasal kullanmadan yetiştirilmiş doğal mevsim sebzeleri, meyveleri ve köy ürünleri :

“Ispanak, pırasa, turp , Havuç , Maydanoz, Limon, yer fıstığı , fındık

Dağdan toplanmış yabani sarmısak

Portakal , Nar, Ayva, Muşmula, Elma (yabani elma ve yerel Amasya elması) , Ayva, Mandalina , Kestane ,

Balkabağı , Nohut , Kurufasülye , Yeşil mercimek

Kuru incir, kuru üzüm, kuru mısır, erik kurusu, kızılcık, elma kurusu

Ihlamur , Ada çayı , Biberiye

Peynir , zeytin ,Bal , pekmez, çemen , pestil , tarhana ,

Ve reçel çeşitleri ( Turunç, portakal, Nar, Kızılcık , yasemin çiçeği , zeytin , domates, ceviz, mandalina , ayva, buğday , portakal çiçeği, hanımeli , ebegümeci reçeli, hatta acı biber reçeli ..

Vee İstanbul gönüllülerin den .. Kısır, Kek, Börek, Çörek, Barbunya, Bakla sarması, zeytinyağlı sarma, Kurabiye ,Mercimek köfte, Boza, Aşure ve çeşit çeşit bitki çaylarııı

İstanbuldan ve İl dışından gelecek hediyelik eşyalar : El örmesi bebek yelekleri , El yapımı kolye ve küpeler , Müzik kutusu, otantik mücevher kutusu, tasarım kabak ahizeler”

Ve Bahattin abi kendi getireceği ürünleri şöyle anlatmış:

“Hadin şincik gelmeyin.

Niksar Köy ekmeği (günlük),Tokat tarhanası,Üzüm tarhanası,dut pestili,Hiç ama hiç gübre kullanılmamış yayla patatesi.2 çeşit dağ köyü buğdayı+ çavdar karışımı,kepeği içinde esmer un..Şeker vs katkısız Reçellerim,Marmelatlarım,Pekmezlerim,6 çeşit Ballar,Tereyağlar…Manda yoğurdumuz,Yöresel kahvaltılık (nefis) ,Peynir çeşitler,Tahıl türleri.Niksar Asma yaprağı,Cevizimiz..
–Hepsi yayla köylerimizden..Gelmeyen çok pişman olacak,biline.
1 kamyonet dolusu gelecem..”

Etkinliüe şöyle davet ediliyorsunuz

Doğal yerli tohumlardan üretilmiş gıdalar, sebze ve meyveler, kurutulmuş meyve sebzeler, kitap, giysi, hediyelik eşya , yaratıcı emek ürünleri ve süpriz bir çok ürünlerin , gençlerin enstrümanları ve türküleri ile katılım gerçekleştireceği kermesimize tüm halkımız davetlidir. Gülücüklerinizi kapın gelin…” 

Etkinlik sayfası şurasıdır, inceleyin, bence zaman yaratın ve gülücüklerinizi kapın gelin 🙂 Biz bir aksilik olmazsa kısa zamanlı da olsa orada olacağız.


Sevgiyle ve heyecanla 🙂

Fiyat etiketi yok bu sabunların! Gönlünüz biçiyor bedeli: Soaps By Naga

Miss gibi sabun kokusu temizliği ferahlığı getirmez mi burnumuzun ucuna her seferinde?

Ohh be demeyen var mıdır sabunun, hele o doğal sabunun, el yapımı sabunun kokusuna?

Epeydir aklımda kendi sabunumuzu yapmak. Bir türlü fırsat yaratıp deneme yapamadım. Ama illa da doğal olsun, el yapımı olsun, miiss gibi koksun derken kendim yapamayınca kendisi yapanı arayıp bulmalı elbet. Benim güzel tontonum, ailemizin Florasının yakışıklısı Selahattinin sayfasında rastgeldim Soaps By Naga’ya. Sevgili Ayşe ve Selahattini ailecek seviyoruz ve yakın hissediyoruz kendimize yani beğendiyse onlar biz de muhtemelen bir incelemeliyiz bu sayfayı.


Tazecik bir filiz yeşermiş, miss gibi sabunlara dönüşmüş. Üstelik Armağan Ekonomisi deyip deyip duruyorum ya size ben, işte o sistemle ulaşıyor size bu miss sabunlar. FİYAT ETİKETLERİ YOK! Siz değer biçiyor, gönül payı veriyorsunuz. Çok da güzel anlatılmış zaten sayfada, bana ne hacet diyor sizi bu güzel anlatımla başbaşa bırakıyorum 🙂

Heyecanlıyım… Bir süredir sabun yapıyorum ve bundan çok keyif alıyorum.

Paranın ve tüketimin merkez oldugu bir dünya sisteminden kalben ve zihnen mümkün mertebe uzakta, naif bir hayatım var. Ancak para kazanmam da gerekiyor. Hayatımı dürüstçe idame edebilecek kadarını kazanmayı niyet ediyorum. Bu hislerimi ve para kazanma gercegimi nasıl dengede tutabilirim diye düşünüp, başka bir modelle başlıyorum bu işe…Armağan ekonomisi… Bu da beni heyecanlandırıyor, yeni bir deney gibi…

Ürünlerime fiyat biçmeyeceğim. Size sunarken fiyatı su demeyeceğim, kalbinizden geçen değeri biçmenizi isteyeceğim. Ürünlerimi farklı şekillerde alabilmenizi istiyorum. Para vermek istemiyor veya veremiyorsanız ihtiyacım olacagını düşündüğünüz bir servis, gıda vs. karşılığı ile takas edebiliriz. Misal fazla salça yaptınız… Ama bunu yaparken size karşı dürüst olacağım; eğer ihtiyacım yoksa cömert teklifinizi geri çevireceğim. Gereksiz, ihtiyacımdan fazla esya, objeye sahip olmak beni rahatsız eder. O nedenle herhangi bir obje, esya vs. önermeden önce bir kez daha düşünmenizi rica ediyorum. Dönem dönem gerçekten paraya ihtiyacım olabiliyor, bu zamanlarda ürünlerimi para karşılığı almanızı rica edeceğim. Bu işten elde ettiğimin gelirin %5’ini de (şimdilik) benzer bir projeye armağan ediyor olacağım.

Kalbinizden geçene güveniyorum. Birbirimizi bu ve benzeri yeni modellerle destekleyebileceğimize güveniyorum. Başka bir dünya mümkün bunu biliyorum. Bu yolculukta heyecanlıyım… Destekleriniz için şükran, şükran

Hepimize bolluk, bereket diliyorum…

Buraya tıklayarak sayfayı ziyaret edebilir, takip edebilir, sipariş verebilirsiniz. Muhtemelen evdeki stok tükenirken biz bir sonraki alışverişimizi buradan yapacağız. Haberdar ederiz 🙂

Sevgiyle,