Pet şişede soğan yetiştirme detaylı fotoğraflı anlatım

Tezgahımızdaki minik ormancığı daha önce burada paylaşmıştım sizlerle. Orman arazimizi genişletmeyi düşündüğümüzü yaklaşık altı katına çıkarınca zengin olacağımızı anlatmıştım 🙂 Başardık! Tam 5 lt lik bir orman arazimiz ve atılmış tohumlarımız var şimdi. Ve sizlerle de detay ve fotoğraf paylaşmak istedim ki herkesin minnak ormancıkları olabilsin!

Öncelikle şişeyi tam anlamıyla temizleyip hazırlamalıyız. Ağız kısmını keskin bir bıçakla yada uygun bir makasla kesip uygun seviyeden açalım. (şişeyi kapalı tutmak isteyebilirsiniz orayı da kullanmak için ancak ısınıp plastiğin zararlıları toprağımıza karışsın istemeyiz) Sonrasında ne çok sık ne çok geniş, ortalama uzaklıklı aralıklarla küçük soğan yuvacıkları açalım.


Açtığımız yuvaların ilk seviyesine kadar toprağımızdan dolduruyoruz. Dökülecek diye endişe etmeyin soğanlar yavaş yavaş o delikleri kapatacaklar. Toprak uygun seviyeye geldiğinde yuvacıklara nazikçe soğanlarımızı yerleştirmeye başlıyoruz. Soğanlarımız yerleşince bir kat daha toprak atıyor ve tekrar soğanları yuvalara yerleştiriyoruz.

Ağıza kadar toprak soğan sırasını izleyerek aynı işlemi tekrarlıyoruz. Yavaş yavaş sona doğru yaklaştığımızda artık projemiz oluşmaya başladı.

En Son kata geldiğimizde son kez toprak atıp kalan soğanlarımızı da uygun boşluklara yerleştirerek ekim işlemini tamamlıyoruz.

Nazikçe can suyunu veriyor ve köklenip yeşillenmesini istediğimiz yere

Sarsmadan sevgi göstererek yerleştiriyoruz.

Pet şişe kullanmanın soru işaretleri yaratacağı bir gerçek. Aynı endişeleri duymam sebebiyle detaylı araştırmalar ve güvendiğim hocalara sormak yoluna gittim. Sonuç olarak şunu söylemeliyim bahçesi bağı toprağı olan kimse zaten fantazi olarak şişeye soğan ekeyim ben bir demeyecektir, demesin de zaten 🙂

İkinci önemli husus alan darlığına çözüm bulması. Gönül isterki aynı sayıda soğanı aynı miktarda toprakla bu kadarcık alanda cam, porselen yada toprak çanaklarda yetiştirebilelim ancak şuan mümkün görünmüyor, en azından benim açımdan. Dolayısıyla maliyet ve alan önemliyse mecburen pet şişe kullanımı ilk tercihe yükseliyor.

Üstelik geri dönüşüme katkı sağlamış oluyoruz pet şişe kullanarak bu bir artı. Bunun yanında mümkün mertebe direk güneşe maruz bırakmamaya özen gösterirsek ve çok fazla ısınmazsa içerisinde su ve toprak mümkün mertebe plastik zararlılarından da uzak tutmuş oluyoruz bitkimizi.

Bununla birlikte bana sorsanız marketten aldığın her yanı zirai ilaç kaplı ve hormomla büyümüş bildiğin soğanımı pet şişendeki soğanımı tercih edersin diye…

İLLE DE SOĞANIM DERİM!

Bunlar şahsi fikirlerim ve deneyimlerim. Dilerseniz siz de deneyin ve bizlerle paylaşın.

Toprağa ve yeşile dokunun, ruhunuza dokunsunlar!

Ve okumak isteyene çok güzel bir yazı 🙂

aynı şekilde plastik şişede yetiştiriciliği inceleyen bir yazar daha şunları söylemiş bir yıl önce

Sevgiler tüümm evrene!

Ete muadil, daha sağlıklı, daha lezzetli, daha ucuz! Acaba Nedir?

Aylardır deniyoruz tam bir et delisi olan kocam üzerinde ve çalışıyor 🙂 Eti o kadar andırıyor ki her piştiğinde, hangi versiyonda pişirdiğimiz önemsiz, arsız köpek burnuyla dapi koştura koştura mutfağa geliyor ve her yerde et arıyor,  o kadar gerçekçi bu muadilimiz 🙂

Ne olduğunu açıklamadan hemen önce size protein değerinin hatrı sayılır derecede olduğunu, C, B1, B2, Niacin, Folik asit gibi pek çok değerli içeriğinin günü kurtarır değerde olduğunu söyleyemek istedim zira az sonra rakamsal veriler de paylaşacağım.


Size en çok mantarları tanıtırken heyecanlanıyorum ben sanırım her birine ayrı hayran olduğumdan. Daha önce Evimizin Şifacısı Kombuchayla tanışmıştınız burada hatırlarsanız, işte en az onun kadar marifetli bu mantarımız da, Pleurotus Ostreatus namı diğer KAVAK MANTARI.

Et tüketiminin azaltılmasının sürdürülebilirlik açısından önemini, kocamın et tüketiminin 2 yılda nasıl %90 azaldığını burada konuşmuştuk, dileyen göz atabilir. Aynı yazıda müjdesini vermiştim size kavak mantarından bahsedeceğimin. Pek çok denemeyi bizzat kendimiz yapıp, pişirip, tadıp gördük ki gerçekten ete kıyasla çok avantajlı ve bir o kadar sağlıklı, lezzetli. Hatta yakında üretimine de geçmeyi planlıyoruz, hakkında yeterince bilgi sahibi olup tam manasıyla hazır hissettiğimizde.

Pleurotus ostreatus, kayın mantarı, kavak mantarı, selvi mantarı, yaprak mantarı, lamelli soluk istiridye mantarı, karakulak mantarı v.b. bir çok isimlerle bilinen doğada yetişebilen ve yenilebilen mantar türlerinden bir tanesidir. İsmini aldığı gibi, doğada kavak ve kayın gibi ağaçların gövdelerinde yetişen bir mantar türü. İstiridye şeklinde  olması nedeniyle “istiridye mantarı” ismini de almış, kültür ortamında yetiştirilebilen ender türlerden bir tanesi. Kültür ortamındaysa herhangi bir gübre, kimyasal veya ilaç kullanılmadan üretilmesi diğer kültür mantarlarından daha güvenilir kılıyor kavak mantarını. Besin değeri daha yüksek ve diğer mantarlara göre gerçekten daha steril bir alanda yetişiyor olması cezbedici.

Doğalını bulduğunuzda hele hiç kaçırmayın diyeceğim (mantarları iyi tanıyan ve güvenli olduğunu teyit eden birinin onayıyla elbet) çünkü kavakta yetişeni en zehirsiz sağlıklı mantar türlerinden biri bu istiridyeye benzeyen sevimli mantarın ve selvide yetişeninin doğal antibiyotik gücünün çok yüksek olduğu söyleniyor.

100 gram istiridye mantarı SIFIR YAĞ İÇERİYOR. 45,65 kaloriye sahip ve bünyesinde 8,9 mg kalsiyum, 1,9 mg demir, 17 mg fosfor, 0,15 mg vitamin B1, 0,75 mg vitamin B12 ve 12,40 mg vitamin C içeriyor. Et ve baklagillere yakın protein içeriğine sahip bulunduğu söyleniyor. İnsan vücudu için gerekli olan kalsiyum, fosfor ve demir gibi tüm mineral tuzlar sığır ve tavuk etinde bulunanların iki katı düzeyinde diyormuş veriler.

Öyle ki okuduğum bir kaç yerde yazdığına göre karaciğer hariç diğer tüm et ve sebzelerden daha fazla folik asit ihtiva ediyor. Bu da onu gerçekten önemli bir noktaya tek başına taşımaya yetecek bir bilgi.

Lezzetinin yanında sıfır yağ oranıyla obezite, diyabet ve kalp rahatsızlığı olanlar için tehlike arz etmemesi ve hatta tavsiye edilmesi vurucu bir diğer özelliği. Sanıyorum sadece alerjisi olanlar için tehlikeli olabilir, rahatsızlığı olanlar da doktoruna başvurduktan sonra onay alarak rahat rahat tüketebilir.

Gelelim bana sizin için poz veren şirinlerime 🙂

Belki bir gün tarifini de veririm detay çekip, deneyeceklere şimdiden şifa, afiyet olsun!

****

Bir kaç ay sonraki Güncelleme: Evde yetiştirmeyi ve yemeyi de başardık evet <3 Paha biçilemez bir duygu. Kesinlikle tavsiye ediyoruz.

Eti sıfırladın mı? Sıradaki adım, evinde et tüketimini azalt!

Ben oldum olası et tüketimi yüksek olan birisi değilim. Aslına bakarsanız evimde yakınımda et tüketen yemeklere et sokuşturan birileri olmadığı sürece et tüketimim sıfır. Gözü olan şeyleri tüketmek istemiyorum vicdani olarak. Fakat kocam tam bir etoburdu ve onunla yaşamak benim için biraz zordu başlarda.

Canı sürekli et isteyen, aldığım her et kokusunda ben kusma noktasına gelirken aynı kokuyla ağzı sulanan biriyle olmak biraz karmaşık. Saygıyı elden bırakmadan seçtiğimiz yolun bize göreliğiyle fakat birbirimize anlatmaya da çalışarak yaşamaya devam ettik. 2 yıl geçmiş neredeyse bu mücadelenin aynı çatıya taşındığı günün üzerinden, 2 yıldır sürdürülebilir evlilik deneyleri yapıyoruz ve şuan müthiş bir ilerleme kaydettik, insanlık için küçük gibi görünse de bir ev için devasa bir adım 🙂


Kocamın iki yıl öncesine göre et tüketimi yaklaşık %90 oranında bir azalma gösteriyor yaptığımız hesaplamalara göre. Bu yıla hatta ömüre vurduğunuzda müthiş sonuçlar veriyor, pek çok hayvan kesilmeyecek, azad etti kocam, evet! Bunun yanında ekonomik boyutu, sera etkisi ile orantılı olarak kocamın küçülen karbon ayak izi ve karbon emisyonunu azaltarak (Tüketilen her kg kuzu eti için 39 kg CO2 ve eşdeğerde diğer sera gazları ortaya çıkıyor) koruduğu ekosistem ona minnettar olmalı.

Et tüketimini azaltmak için zorlama yada herhangi bir baskı olmadığını belirtmeliyim öncelikle. Sadece konuşarak büyük bir kısmını aştık zaten problemimizin. Bunun yanında ilk aşama elbette bilgilenme ve aslında bilip de göz ardı ettiği gerçeklerle yüzleşme olmalıydı. Bu noktada önce Samsara ve sonra Earthlings yetişti imdadıma. Sonra o ahtapot yemeyi reddeden minik adam var kocaman yüreği olan, onunla tanıştırdım kocamı.Yüreğinde merhamet duygusu olan herkesin yüzleştiğinde tutuklu kalacağı türden şeyler bunlar, etkilenmemek imkansız.

Mantardan tiksinen bir kocam vardı. Biber hiç yemeyen. Karnabahar tanımayan. Yavaş yavaş, damak tadını tanıyarak, onun için özel dizayn ettiğim uyduruk yemeklerle onu tanıştırarak, ama gerçekten çok çalışarak geldik bugünkü noktaya. On kat daha fazla et tüketiyordu 2 yıl önce ve evet şimdi neredeyse yok olmak üzere.

Özellikle et endüstrisini tanıdıktan ve az önce bahsettiğim gibi aslında bildiği ama göz ardı ettiği şeyleri yeniden göre göre en azından şu noktaya geldi o da, “hayvansal ürün tüketeceksem bile bu mutlu hayvanların yaşadığı çiftliklerden olmalı hayvan sanayisini reddediyorum”. 

Et içermeyen bir düzenle beslenmenin derin bir anlamı ve müthiş bir felsefesi var. Bakmayın vejetaryen ve vegan kelimleri yeni, bu tür insanlar yeni yeni türedi gibi görünüyor. Hiç öyle değil. Vejetaryen veya vegan olmak zorunda da değil kimse üstelik, bir öğünde haftanın bir gününde bile et tüketmemeyi ilke edinse yine faydalı bir iş yapmış olur herkes. Örneğin ben ne vaganım ne vejetaryen ama çocukluğumdan beri dengeli tüketimi, var olana saygıyı ve kaynakları korumayı savunuyor et tüketiminiyse reddediyorum. Bu da beni FREEGAN’lara daha yakın yapıyor. Ama Bir görüşe ait olmak zorunda değilim sadece inandığımı ve vicdanımın doğru bulduğunu uyguluyorum.

Eti menümüzden çıkarttıkça yerine koyacak bir şeyler aramaya başladım. Fırında makarna, muazzam bir seçenek özellikle kış için. Bol kaşarla ve beşamel sosla damak tadı et arayan birini memnun edebilirsiniz. Galeta unlu karnabahar kızartması, çok az zeytinyağında bir kaç maydanoz dalıyla muazzam bir iş çıkaracağınıza garanti veririm. Ebegümeci kavurması, topladığınız ebegümecini bol soğanla kavurup bol sarımsaklı yoğurtla sunun parmaklarını yiyecek et sevenler. Beşamel soslu fırın sebze, booll baharatla bol patatesli harika bir yemeğiniz olacak ve reddedemeyecekler. Mantar, eti en çok andıran ve et krizlerinde en çok işe yarayan en bereketli kurtarıcınız. Kültür mantarını ızgara fırın ve tavada şapkalarını kaşarla süsleyip muazzam bir lezzetle sunabilir, sebzeyle bol kimyonlu soteleyebilir, soğanla kavurarak sunabilirsiniz. Kavak mantarı var bir de kocamın kahramanı 🙂  (Bir sonraki yazıda detaylı kayın mantarı varr) Kızart, sotele, kavur, ne yaparsan gönlün ne çekerse olur. Etle yaptığın her şeyi yap; böreğe koy, yemeğe ekle, çorba yap, ızgara yap. Dilediğin her şeyi yap. Gerçekten çok uygun ve çok lezzetli.

Et tüketimi arttıkça kalp rahatsızlıkları, kanser, sindirim sistemi problemleri gibi olumsuzluklar daha fazla karşımıza çıkıyor. Hayvan öldürmenin, ölü hayvan yemenin insan kalbini ruhunu vahşileştirip kararttığına dair pek çok inanış var üstelik. Stresin insan sağlığına olduğu kadar hayvan sağlığına da etkisi biliyor, hiç hareket etmeden hiç güneş görmeden ilaçla hormonla pek çok acıyla büyüyen hayvanın etinin size aktardığı enerjiyi, stresi hastalığı bir düşünün, tüyleriniz ürpermiyor mu? Üstelik her şeyi kenara bırakın siz bir öğün doyun diye bir hayvanın aylarını yıllarını acı içinde geçirip sonra acı içinde ölmesi size adil geliyor mu?

Evde, mutfakta menüyle en çok haşır neşir olanlar; genellikle bugün ne pişirsem diye düşünen hanımlar, dünyanın geleceği sizin ellerinizde. Eti azaltın sofranızdan. Keşke kaldırın diyebilsem ama iki yıldır yaşadım ve biliyorum et bazı insanlarda “yemezlerse öleceklerini düşündürten” bir şey. Fakat benim kocam gibi bir on kaplan gücünde et yiyebilen biri dahi %90 az et tüketiyorsa artık, bu yapılabiliyorsa herkes başarabilir. Lütfen özellikle çocuklarınıza bu et sanayisinin etlerini yedirmeyin. Masum kuzucukları öldürenlerin onların etleriyle sizin kuzucuklarınızı zehirlemesine izin vermeyin. Mutlu hayvan ürünleri talep edin en azından güneşi görebilen hayvanlar olsun tercihiniz ki o çirkin endüstri yavaş yavaş erisin, işlenmiş et ürünü tüketmeyin, çiftlikler isteyin.

Fabrikaların dünyayı, kuzuları, kuzularınızı katletmesine müsade etmeyin. Lütfen.

Rıza'nın İmalatı (Manufacturing Consent)

Rıza İmalatı

Bazı zamanlar insanların arasına girdiğimde kendimi sanki 1800lerin sonu 1900lerin başından kaçmış gelmiş, bu döneme ait değilmiş gibi hissediyorum. “oğlum bir telefon yapmışlar hemen benimkini değiştirip ondan almalıyım” “şekerim yeni bir maskara çıkmış ki görme bu haftasonu alıyorum” “anne çok değişik bir ayakkabı tasarlamışlar ondan almak istiyorum hemen” ciddi olamazsınız?! hiç bir “alma” isteği ihtiyaca dayanmıyor artık neredeyse.

Benim hislerimde yanlışlık, eksiklik ve hatta defo olduğunu düşünmeye başlamaktan korktuğum zamanla oldu. O kadar inanıyor ki herkes “alınması gerektiğine” her şeyin, şaşakalıyorum. Artık bir şeyin değiştirilmesi için eskimesi bozulması gerekmiyor. Yeni model, yeni tasarım, yeni özellikler öldürücü noktada yoksunluğa sebep oluyor sanki insanlarda, almasalar ölecekler!


Bunun nasıl olabildiğini algılayamazdım kısa bir zaman önceye kadar hatta dediğim gibi sorunlu olanın ben olduğumu düşündüğüm zamanlardan dahi geçtim. Yeni yeni bunun bilişsel düzey ve düşünme yetisiyle ilişiği olduğunu farkediyorum. Düşünebilme ve olması gerekeni olması gerekmeyenden ayırt edebilme yetisini kaybediyormuş insanlar meğer. Ve bu onlara bilinçli şekilde yapılıyormuş.

Çalış, Satın al, Tüket, Öl

“Rıza imalatı” diye bir şey duydunuz mu? Uluslararası literatürde Manufacturing Consent olarak geçiyor. Rızanın imalatı ilk defa Walter Lippman tarafından Public Opinion (1922) kitabında kullanılan bir kavram. Daha sonra Noam Chomsky ve Edward Herman tarafından geliştirilmiş. Kavram, temel olarak devletlerin ve şirketlerin normalde insanların karşı çıkabileceği davranışlarına olumlu bakmalarının veya tepkisiz kalmalarının nasıl sağlandığını çeşitli açılardan ele alır ve insanların istemedikleri şeyleri istiyormuş gibi hissetmelerini, ihtiyaç duymadıkları şeylere ihtiyaç duyduklarını sanmalarını ve kabul etmeyecekleri şeylere rıza göstermelerini sağlamak olarak tanımlanabilir.

Rıza İmalatı’nı şu şekilde maddeler halinde özetlemişler bazı çalışmalar:

“1 – Büyüklük, Mülkiyet ve Kar Yönlendirme: Piyasaya hükmeden şirketler arasındaki ticari ilişkiler, yatırımcıları kontrol etme rolü ve harici yöneticilerin birbirileri arasındaki kişisel, politik ve finansal bağlantılar.”

Yani; Büyük şirketler piyasayı kontrol altında tutmak için birlikte hareket ediyor

“2 – İş Yapabilmek İçin Reklamcılık İzni: Reklam geliri bazlı haber medyası, reklam verenlerin politik peşin hükümlerine ve ekonomik isteklerine kesinlikle hitap etmelidir.”

Yani; Haber kanalları ve medyanın esas ve en büyük gelir kaynağı reklamlar olduğu için medya kuruluşları “müşterilerinin olur” verdikleri şeylerin dışına çıkamıyor.

Rızanın İmalatı

“3 – Kitlesel Medyanın Haberlerine Kaynaklık: Muhabirler hükümet kaynaklarını özel kaynaklara göre çok daha güvenilir olarak değerlendirirler. “Bu sayede büyük bürokrasilerin yönetenleri kitlesel medyaya maddi destek sağlar ve medyanın haber edinirken ve üretirkenki giderlerini hafifletmeye katkı sağlarken ayrıcalıklı erişim hakkı kazanır.”

Yani;Hükümetler medyaya kaynak sağladıkları için ne derlerse o olur.

“4 – Kınama ve Uygulayıcları: Güçlü, özel etki grupları (muhafazakar ya da liberal sivil toplum örgütleri gibi) resmi şirket girişimlerinin gerçeklerini ya da olaylarını çarpıtmak için muhabirlere sistematik cevaplar organize eder.”

Yani; Şirketlerin kirli çamaşırları ortaya döküldüğünde hemen tartışmaların yönünü değiştirecek birileri çıkacak ve etnik gruplar, siyasal görüşler vs ortaya atılıp ana mevzu unutulacaktır. Bunu da özel etki grupları yapar.

“5 – Anti-Komünizm: Rus-Amerikan Soğuk Savaş’ı sona erdikten sonra antikomünizm mevcut milli, dini ve sosyal kontrol mekanizması olarak “Terörle Mücadele”ye dönüştürülmüştür.”

Yani; Varsa bir düşmanı abartmak yoksa bir “suni” düşman oluşturarak toplumun korku politikasıyla sessizleşmesi ve koyunlaşmasını sağlamak.

Bu konuda bilinçlenip tedbir almak isteyenlere “Rıza’nın İmalatı-Kitle Medyasının Ekonomi Politiği” kitabını önerebilirim. Üstelik meraklısına bir de aşağıdaki harika belgesele göz atmalarını öneririm.

Doğal Bulaşık Makinesi Kokusu

Cok hassas burnum. O kadar ki yemeklerin tuzunu dahi kokusundan anlarim veya pisip pismedigini. Hatta ust kat caprazimizdaki yasli amca tavasinin dibini tuttursa yangin var apartmanda saniyorum her seferinde, o derece 🙂

Haliyle kokusunu cok net duyumsadigim seylerin bir anda tadini da aliyorum hos olmayanlar ani bulantilara sebep olabiliyor. Bu yuzden bulasik makinemin kapagini actigimda ici hep ferah olsun guzel koksun istiyorum.


Bulasik makineleri icin ozel uretilmis makine kokulari var, biliyorum ve bir kac markasini denedik. Hemen hemen hepsinde sonuc husran oldu. Istedigim etkiyi yaratmadiklari gibi bir de kimyasallarin tadini kokusunu almaya basladim yıkanmış bardaklarda, ozellikle su icerken.

Esime farkli gelmedigi gibi pek cogunuz da farketmiyorsunuz belki ama o kimyasallar gercekten zehirliyor, kaliyor yapisiyor cikmiyor degdikleri yerden.

O kadar cok arastirdim ki hangi marka hangi firma yok hepsi ayni. En sonunda dogal yollar aramaya karar verdim ve utandim gecirdigim zamandan! Yarim limonmus meger caresi!

Evet, ne komik degil mi? O aksam salataya siktiginiz yarim limondan kalanlari bulasik makinenizin tellerine takiyor ve mucizeye tanik oluyorsunuz. Miss gibi limon kokuyor. Hem atik degerlendiriliyor, hem ekonomik hem saglikli hem pratik! Daha nesi?

Yaklasik 6 aydir limonu deneyimliyorum ve muazzam memnunum. Kisa bir zamandir da mevsimiyle birlikte sikilmis portakallardan kalan kabuklari kullaniyorum, sonuctan memnunum. Denemelisiniz.

Not: Gün aşırı değiştirmeyi unutmayın. Sevgiyle

Mutfaginizda cilekler cicek acti mi hic?

Ruhum en derininde şükran duyuyor topraga onu besledigi için. Her gözüm iliştiginde mucizenin pırıltısı doguyor içime. Nasıl mümkün olur ki görüp hayran olmamak? Hangi insan büyü gibi uyanıp her sabah; sonra inkar edebilir ki büyülendigini?

Bildim bileli kendimi evimizin bir kosesi hep orman. Varsa bahcemiz topragimiz babam da pek sever ekmeyi bicmeyi büyü veren topraklarda gezmeyi. Ama gittikce daha bir zor oluyor bir karis toprak bulmak! Koyler bile betona gomulmusken artik, hele de sehirlerde cocuklar agaclari ipadlerdeki oyunlarda dekor olarak animsayacak neredeyse!

Umudumuz azalirken tam da karar verdik kacacak yer arayan dogaya evimizi acmaya. Bizim oldugumuz her yer orman, dokundugumuz her sey yesil olsa olmaz mi? Dedik. Olurmus 🙂


Daha once bir suruce cilegim oldu bahcede balkonda ama hic biri beni bu kadar heyecanlandirmadi. Cok sevdim onlari da fakat hic biri hayatin tepemizde dolaşıp konacak yer aradıgını bu kadar net hissettirememisti bana. Meger hep etrafimizda doner dururmusta biz ona azicik yer acinca gelip konuverirmis doganin ruhu.

Bu cilegimiz ne badireler atlatti bir bilseniz.. Zavalli cocuk once iki kez tamamiyle devrilip dustu henuz bir konserve kutusundayken tepesi taklak. Neredeyse tamamen öldü dedik hic hayat belirtisi kalmamisti. Ertesi gun saksina aktarip sehpaya yerlestirdim hesapta aksam kocama surpriz yapacagim bak yerine aktardim belki yasar diye. Soner eve gelince bir heyecan tuttum kolundan surukledim saksi basina! Surpriz ona degil bana oldu. Saksilardaki cilekleri bizim kiz bir guzel sokmus ve tum yaprak dal ne varsa parcalamis. Aglamak istiyorum hala o manzarayi dusundukce ve halim her gozunun onune geldiginde Soner guluyor hala. Yine bir umut kalan parcalari topladim ve yerlestirdim saksiya. Bu kez erismedigi bir yerde olmali kizin yoksa pesini birakmaz kiskandi cunku cilekleri anne butun gun sevdi konustu ya onlarla 🙂 kizamiyoruz da sıpaya.

Aldik mutfak tezgahina. O da mutfakli oldu. Öldü dedigimiz cilek ucuncu gun yaprak bile olmayan tepesinden cicek verdi, simdilerde uc tane oldu cicekleri. Meyve doker mi yapraklari cogalir mi falan bilmiyorum. Cok da ilgilenmiyorum dogrusu! O bana buyuk dersler verdi ve kocaman mucizeler armagan etti.

Onu seviyor, surecini oldugu gibi kabul ediyor, saygi duyuyor ve armaganlari icin tesekkur ediyorum huzurlarinizda. Ve hepinize diliyorum bu guzel dostluktan. Size minnet duyup sizi sevip siz ummasaniz da yeserip sizi yesertecek doganin ruhlari olsun her daim cevrenizde ve etrafinizda onlar icin actiginiz her bosluga konsunlar.

Sukur ve iyi niyetle kucakliyorum hepinizin yuregini.

Ben Çatlak Bi Kovayıımmm

Çamaşırları dürüyorum az önce askıdan aldım, kurumuşlar. Bir yandan da konuşuyorum onlarla, şaka değil konuşurum ben her şeyle, parçacıkları olan her şeyin bir düzeyde başka bir boyutta da olsa benimle anı paylaştığını bilmenin keyfini çıkaranlardanım. Olanları anlatıyorum, Berkin gitti acısı dinmeden 10 yaşında bir çocuk başından vuruldu yine dün gece, onca zamandır yırtıldık orta yerimizden üçüncü köprüye hayır, üçüncü havaalanına hayır, katliama hayır diye şimdi ise insanlar “ama yapacaksa da bizden biri” yapsın moduna girdiler ve bu beni çıldırtıyor. Epeyce ütülüyorum kafalarını çamaşırların, öyle ki kızgın ütüyü tercih edecek hale geldiklerinde gülerek bir de güzel şarkı dinleteyim size kaldırmadan enerjiniz tazelensin, four seasons; spring!

O çalarken bir yandan TEMAnın son raporunu inceleme şansı buluyorum, korkunç! Tek kelimeyle korkunç! Deliriyorum, bir sonraki yazıda bir kısmını sizin için not düşeceğim raporun! Yorgun hissediyorum bunlar omuzlarıma çökünce, bir çare bulamamanın yorgunluğunu soluyorum.


Nefes alamayan birine yardım edebilirim, kalbi durmuş birine bile müdahale edip hayata döndürebilir insan. Tek bir insan bunları deneyebilirken, milyonlarca biz, nasıl olur koca şehrin ülkenin dünyanın yaşam damarlarını, göllerini, derelerini, akciğerlerini katletmelerini seyrederiz? Eziliyorum zaman zaman ben bu düşüncenin altında.

Kalbi yüreği buluttan insanlar biliyorum kendim gibi, bizler hem yumuşak, hem elektrik yüklü, hem bereket getiren, hem felaket çağıran olabiliriz. Evet, çok doluyuz biz, hem sevgiyle hem kaygıyla. Pek çoğumuz içlerindekine tam anlamıyla sahip olabiliyor, büyük ölçüde damıtabiliyor onu, hatta çookk özelinde olmayan kimse bilemiyor ne vardır yüreğinde. Kocam onlardan. Sakin, sessiz, kararlı.. Elementler gibi aynı, kimseyle canı istemezse düşünsel bağ kurma gereği duymayan cinsten, saygı duyulası.

Ben düşüncelerimin sıçramalarına engel olamayanlardanım. İçimdeki sevgi de olsa fırtına da biraz sızdırıyorum hatta saçıveriyorum ortalığa bazen. Tutamıyorum içimde. Aklımdaki dilimdeki derler ya, öyle gibi. Düşündüğüm şeyi, yaşadığım duyguyu sığdıramıyorum içime, öyle bir çoğalıyor ki saçılıveriyor. Öfke kontrolüm çok sağlam, kendime yapılan şeylere karşı epeyce ileri tepkisizlik derecesinde hatta fakat masuma yapılana hala katlanamıyorum. Ve öfkemi kontrol etsem de, üzüntüye yeniliyorum 🙁

Bu sabahta böyle bir sabah. Can acısı ve çaresizlik yine dalgalandırdı beni. Ve yine tam o sırada o bulut yüreklilerimden, Ayşem durulttu.

Sevgili Ayşe bana öyle bir farkındalık sundu ki bu sabah, bir kez daha süreçlerimizin olması gerektiği gibi işlediğine kanaat getirdim. Ne güzel bir sohbet, ışıkla geldi, huzurla bitti. Harika bir hikaye paylaştı, daha önceden bildiğim bir hikaye üstelik ve şunun farkına vardım, ben evimizin çatlak kovasıyım. Hatta Ayşenin de çatlak kovası hissettim, olmak istedim.

Ben evimizin çatlak kovasıyım, zaman zaman bu sebeple özür dilediğim, kendimi kötü hissettiğim de çok oldu. Ama şimdi durup düşününce, yeşeren çiçekleri görünce yolun benim tarafımdaki, bu da gerekmiş demek diyorum.

Ben çatlak bir kovayım.

Dolduğumda illa ki bir şekilde sızdırıyorum ben. En iyi de kocam bilir, anam bilir herhalde. Para dolsaaamm kediye köpeğe çoluğa çocuğa sızıyor. Hüzün zaten dolamıyorum bile gözlerim hiç müsade etmiyor, illa ki sızdırıyor. Sevgi dolsam, acı dolsam, öfke dolsam, sevinç dolsam, hoplaya zıplaya güle ağlaya illa ki sızıyor. Varış noktasına kadar birazı eksilmiş oluyor. Bunun için bir zaman kendimi çok sıkmış, gerçekten hissizleşmem gerektiği hissine bile kapılmıştım, denedim olmuyor 🙂 bırakmıştım.

İnsan kimi zaman içinde tutamadıkları sebebiyle de sanki üzgün hissediyor, anlatmak, paylaşmak, açıklamaya çalışmak, sanki kimse anlamayacak ve boşa gidecek sonuç vermeyecek gibi geliyor. Kusurlar kimine çok batıyor, belki kiminiz benim gibi duygu vedüşünceleri için kendine kızıp benim gibi kendini eleştiriyor “sen kurtaracaksın sanki her kediyi köpeği her kadını çocuğu sen kurtaracaksın dünyayı memleketi”

Biraz sızdırıyor olabiliriz hepimiz, ama kimbilir ne çiçekleri suluyoruz, ne güzel uyandırıyor beni Ayşem. Bazen sıçrayanlarım sizlere bulaşırsa sevgili dostlarım, çatlağıma verin, çiçekler hayal edin suladığım, sizleri seviyorum.

Hepinizi kucaklıyorum <3 Sevgilerin gücü adına!

 

Bir sucu, boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina taktigi iki büyük kovayla su tasirmis. Kovalardan biri çatlakmis. Saglam olan kova her seferinde irmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis. Saglam kova basarisindan gurur duyarken, zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus. Iki yilin sonunda bir gün çatlak kova irmagin kiyisinda sucuya seslenmis.

“Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” “Neden?.” Diye sormus sucu. “Niye utanç duyuyorsun?” Kova cevap vermis.
“Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi için tasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun.” 

Sucu söyle demis:
“Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri farketmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanini bir yanindaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs. Fakat yolun sonunda yine suyununu yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis. 

Sucu kovaya sormus:
“Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini fark ettin mi?… Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir. Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve her gün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin. Iki yildir ben bu güzel çiçekleri toplayip onlarla patronumun sofrasini süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri yasayamayacakti.”

Hepimizin kendimize özgü kusurlari vardir. Hepimiz aslinda çatlak kovalariz. Tanri’nin büyük planinda hiçbir sey ziyan edilmez. Kusurlarinizdan korkmayin. Onlari sahiplenin. Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz eger, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.

Gelin umudunuzu tazeleyecek biriyle tanıştırayım sizi

13 mart oldu 14e devirecek ama sıkkın içim. 11 marttan bu yana sanki asırlardır acı ve öfke içindeymiş gibi kıvranıyor ruhum artık kendimi zehirlemeye başlamaktan korkuyorum. Öfke büyüyor içimde. Berkin’i kaybettik. Ardından dün gece iki yuvaya daha ateş düştü. Canım kavruluyor. Umut arıyorum, olmaz böyle diyorum, bir oturup bir kalkıyorum.

Evi bok götürüyor. Zaten böyle zamanlarda “Bırak Evi Bok Götürsün!” Makineye çamaşır attım dün akşam hala asmaya elim varmamış onu fark ediyorum. Yok bu böyle olmaz diyorum da nasıl olur onu bir türlü kestiremiyorum. Sesim kısılıyor sessiz çığlıklarımla, odanın duvarlarına çarpıp dönen susuşlarım kulaklarımı patlatıyor. Aklım dakika dakika bileklerini kesip öldürüyor vicdanımı ama yok yine dinmiyor sızı aklanmıyor gün karardıkça kararıyorum.

Tam da şimdi üstelik benim daha sakin, daha sevgi dolu, daha yavaş, daha kendimden emin, şimdi benim daha akıllı olmam lazım! Bir sebep bulmalıyım umuduma ışık tutacak. Bir yol bulmalıyım çocukların baktıkça boşa ölmemişiz oğlum diyeceği ülkeyi yaratmak için. Bir şeyler olmalı diye düşünüp devinip dururken kendi zihnimde onunla tanıştım, JOSE MUJICA, Uruguay Devlet Başkan. 

Selam verip dünyasından içeriye giriyorum ki ne göreyim bir yanda minik bir çiftlik, bir yanda kediler, köpekler, tavuklar, bir köşede çiçekler… Hayalimdeki yaşam diye dert yanıyorum ona. Bunu istiyorum ben de diyorum, böyle sadeleşip böyle uzaklaşmak. Ama diyorum Sayın Mujica nasıl olur siz ki koca Mr. President. Gülüyor ama nasıl da sevimli gülüyor boş versene diyor ben en resmi görüşmelerde bile kravat takmam sayın mujica da nedir bana hose de. Ammaann ben de gülüyorum. Benim canıma minnet, oldum olası banka gişesi bile bozar beni, hiç sevmem. Hose diyorum “bizim buralar berbat çalıyor, çırpıyor bizi soyuyor, yatlar katlar gemicikler alıyor bir de üstüne çocuklarımızı öldürüyorlar. Daraldım, bunaldım, öfkeden hoşlanmıyorum ama içimi öfkeyle dolduruyorlar.”

Dünyada adını söylediğiniz zaman akla gelmez belki ama “Dünyanın En Fakir Devlet Başkanı” derseniz hemen akla gelirim diyor. “Bana fakir denmesi yanlış, ben tutumlu bir insanım. Asıl yoksullar sürekli yaşamdan talepleri olan ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır. Ben elimde hafif bir bavulla dolaşıyorum. Bu bana istediğim yaşamı sürdürmek için yeterli zamanı veriyor.

Asıl özgürlük yaşamak için kazandığın zamandır.” Ne güzel konuşuyor. Doğru söylüyor. Şaşkınım. Donup kalıyorum karşısında. Nasıl olur diyorum kendi kendime al işte buda devlet başkanı bizimkiler de! Demek ki oluyor işte, demek bu da mümkün. Mırıldanıyorum ama anlamıyor beni yine gülümseyerek “efendim” diyor “anlamadım”. Yok hose diyorum, gerçekten çok şaşkınım demek ki çalmadan çırpmadan da oluyormuş siyaset demek mümkünmüş?

“Ben insanların gece uyuyacak bir saçak altı bile bulamadıkları bir dünyada, başkalarının 500 metrekarelik malikanelerde yaşamasını anlamıyorum.

Evsizler için ev, suyu olmayanlar için su lazım, ekmek lazım. Sense böyle bir dünyada özel uçağım olsun, oraya buraya gideyim diyorsun. Eğer herkes daha fazlasını isterse, birgün kimseye birşey kalmayacak.”


Gözlerim doluyor ağlamak istiyorum hıçkıra hıçkıra ona sarılıp ağlamak bütün acımı akıtmak istiyorum. 


“Biz ölüyoruz, çocuklarımız, ağaçlarımız, ruhlarımız.. Tükeniyoruz, bize işkence ediyorlar” hose diye biliyorum sadece.


“Küresel ısınmadan bahsediyoruz ama doğaya saldırmaya ve çöp üretmeye devam ediyoruz.

Eski ruhani tanrımızı kendi ellerimizle kurban ettik ve artık market tanrının tapınağındayız. Bu yeni tanrı; ekonomimizi, politikamızı, alışkanlıklarımızı, yaşamlarımızı düzenliyor ve bizlere faiz oranları ve kredi kartları ile mutluluğun yeni adresini veriyor.”

Eski bir gerilla lideri olduğunu, onların da çok kötü zamanlardan geçtiğini, zamanında çok acılar çektiklerini ama pes etmediklerini anlatıyor hose bana. 1960larda Küba devriminden esinle kurulan bir grubun kurucularındanmış hose. Bu örgüt demokrasi istemiş, uruguaydaki amerika destekli hükümete karşı pek çok eylem düzenlemiş ve karşı durmuş. 1971 yılında polis öldürmekten mahkum edilmiş ve 15 yıl mahkumiyeti sırasında çok çeşitli işkenceler görmüş ve tek kişilik hücrede tutulmuş. O günlerden çok bahsetmek ve zamanı acıyı anımsayarak harcamak istmeiyor hose ama bana bu kadarı yetiyor zaten daha fazlasını benim de duymaya ihtiyacım yok şuan, içimde yeterince acı var.

1985’te Uruguay’ın demokrasiye dönmesinden sonra diğer tüm siyasi mahkumlar için çıkarılan bir genel afla tekrar özgürlüğüne kavuşmuş. Sonrasında diğer grup üyeleriyle birlikte bir parti kurmuş ve siyasete atılmışlar.

2009 yılında başkan seçilmiş ve 1 mart 2010 da göreve başlamış. Aylık 12000 dolar maaşı var ve bunun %90ını hayır kurumlarına bağış olarak aktarıyor hose ve çok mutlu.

“Öyle anlaşılıyor ki bizler, yalnız tüketme için yaratılıyoruz ve artık tüketemediğimiz zaman derin hayal kırıklığına uğrayarak kendimizi yok ediyoruz.

diyor bana ve yine gözlerim doluyor, bu kez umutla. O halde bizim ülkemizde de olabilir diyorum. Gülümsüyor, “neden olmasın?” diyor.

Böyle birilerini bulmak ve seve seve onları destekleyip onlara oy vermek istediğimi, ülkemin aslında ne kadar güzel olduğunu böyle politikalarla cennete dönüşebileceğini anlatıyorum ona, hayaller kuruyorum. Dinliyor beni, sonra ülkesindeki diğer güzel şeyleri anlatmasını neleri başardıklarını bilmek istediğimi söylüyorum, “belki vatandaşınız oluruumm” diyorum şunları sıralıyor

-cumhurbaşkanı maaşının %90’nını yoksullara bağışlıyor,

– toplam 15.000 asker var ülkede, askerlik zorunlu değil. 15 tankımız var zaten toplamda ağır zırhlı.

– gay’ler isterse askerlik yapabiliyor.

– eşcinsel evliliği serbest.

– 19 il, 3 buçuk milyona yakın nüfusla kendi halinde bir ülke.

– eğitime yapılan bütçe ayrımı, savunmaya ayrılan bütçenin yaklaşık 20 katı. dünyadaki “her öğrenciye bir laptop” sistemine ilk geçen ülke.

– nüfus arasındaki gelir ortalaması çok ama çok yakın. fakir ve zengin kesim çok düşük bir bölümü oluşturuyor.

– kişi başına 3 inek düşüyor. hayvancılık tavan yapmış durumda

– ülke çapında wi-fi hedefleniyor. 2010 yılında başlanan projede “eve girince wi-fi’a bağlanmak” yok. havalimanına indiğiniz anda ülkeniz sizi internet bağlantısıyla kucaklıyor.

-eğitim 6 aşamalı, 3 yaşından itibaren başlıyor, 18 yaşına kadar.

– medya berraklığı şili’den sonra 2. sırada. medya gerçekten tarafsız. lokal iletişim üst seviyede, ülkemizde çok fazla “mass” olay olmadıgından insanlar kendi bölgesinin tv’sini seyrediyor.

– dış ticaret yapanlardan vergi alınmıyor.

– havalimanımız dünyanın en modern havalimanlarından

Ağzım açık dinliyorum elbet. Gerçekten ya bu ülke böyle olsun ya da ben sizin oraya geliyorum diyorum, yine sıcacık gülümsüyor kapıları her zaman açık.

En sonunda dayanamıyorum, makam aracı kendisine ait tek mal varlığı olan vosvosu olan, banka hesabı bile bulunmayan bu tatlı tontona soruyorum neden hose neden sen de diğerleri gibi değilsin? neden zengin olmaya çalışmıyorsun? neden bırak çalmayı maaşının bile büyük kısmını bağışlıyorsun?

“bu benim kendi seçimim. hayatımın uzun yılları böyle yaşayarak geçirdim. maaşımın geri kalanı bana yetiyor. ben yoksul değilim. pahalı hayat seçen insanlar yoksulluk çeker.” diyor.

O çalışmalı, malum sorumluluğu ağır, çok bile meşgul ettim. Ben de kalkmalıyım yavaştan, malum çamaşır makinesine yolum uzun oradan başlamalı. Yavaş yavaş doğrulurken yerimden üst kata giden merdivenler hala gözümde büyüyor ama hose doğru söylüyor neden olmasın! Umudu yeniden çağırma zamanı şimdi!

Kocaman dersler aldığım minik bir sanrı sığdırıyorum bu akşama.

Olabilirmiş diyorum, yapılabilirmiş.

Yılmamalıymış.

Rüya değil, gerçeği varmış.

Uruguay hakkında daha fazla bilgi için burayı tıklayın

ve hose ile ilgili daha fazla bilgi için burayı

Oha! sen nasıl girdin o sepete?

Alışveriş merkezlerinden daha doğrusu insanların toplu halde uğuldayıp sürekli tüketmeye yöneldiği yerlerden oldum olası nefret etmişimdir. Kaçıyorum sürü halinde raflara saldırılan yerlerden. Dağı taşı tepeyi saatler ve hatta günlerce sıkılmadan dolaşıp her bir çiçeğe saatlerce bakabilecek bir böcekle hiç sıkılmadan dakikalarca vakit geçirebilecek olan ben AVM kapısından girince yoruluyorum, geriliyor strese giriyorum her seferinde.

Her ne kadar benim için sıkıntı olsa da ara ara yolumuz mecburen düşüyor toplu alışveriş yapılan yerlere. AVMleri neredeyse tamamen bıraktık GEZİden beri de hiç gitmemiş bile olabiliriz hatta şuan hatırlamadığım bir ziyaretimiz yoksa. Ama büyük marketlerden hala alışveriş yapıyoruz malesef. İhtiyacımızın büyük kısmını küçük esnaf ve minik “dükkanlardan” karşılamaya çalışıyoruz mümkün olduğunca.


Bugün bir malzeme için bir yapı markete gitmek durumunda kaldık. AVM değil ama koca bauhaus! pazar günü hava da güzel oohhh diyen düşmüş yola o koca mekan bile tıklım tıkış! İnanılmaz! Spor olarak alışveriş yapıyor halkımız buna kanaat getirdik!

Kaç evin acil ihtiyac listesinde “BİR ALIŞVERİŞ ARABASI DOLU IVIR ZIVIR” olabilir? Bir iki üç? sabahtan akşama kadar o kapıdan çıkan kaç araba dolusu “şey” gerçek ihtiyaç? Bunu sorgulamaya başladık bugun…

Düşünerek bakmaya, bilinçle görmeye başlayınca değişiyor her şeyin görünüşü bir anda… Kapıda dikilip şunu düşündüğümü farkettim, elimizde bir mikrofon ve kamera her geçene sorsak ne var sepetinizde ne aldınız ne kadar acil ihtiyaçtı diye kaç kişi sepetine bakmadan cevap verebilir? Ve merak ediyorum kaç kişi aldığı şeyleri almaya o an karar vermiştir? kaçı tanımaz bile aldığı şeyleri? Acaba kaçı aldıklarına OHA! SEN NASIL GİRDİN O SEPETE? der gibi bakar meraktayım!

Sizler yaşıyor musunuz bunu? evinizde var mı neden aldığınızı bilmediğiniz şeyleriniz? Neden ve nasıl bu tuzağa düşüyoruz? Bunu yaşadığım her an kendime ve yaşadığını gördüğüm kişiye şunu hatırlatacağım bundan sonra ;

BUNA GERÇEKTEN İHTİYACIN VAR MI? HEMEN KULLANACAK MISIN? KULLANMAYACAKSAN KAMPANYA UCUZ BULAMAM BİDAHA AMAN ZAMAN BAHANEYLE KANDIRMA KENDİNİ! SAKIN SATIN ALMA!!!

Üç küçük kayıp yunan keçisi misafirimiz bu kez de!

Susup doğayı dinlediği ve olayların akışının melodisiyle ağzı açık bakakaldığı anlar vardır insanın. Çok yaşıyorum ben onları, çünkü dinlemeyi, gözlemlemeyi, anlamayı seviyorum.

Bambaşka bir tat alıyorum kendimi susturup olayların akışını izleyip doğanın anlattıklarını düşüncelerim bana tercüme ederken. Beynimin kendi kendine konuşmasını seviyorum.

Dün akşam Soner annesi hala istanbuldayken ziyaret etmek sürpriz yapmak istedi. Akşam üzeri haydi çay içmeye gidelim mi e peki gidelim derken hoop çıktık yola. Az öncesinde bir animasyon izlemiştik hayvanlarla eski bir masalı onların alemine uyarlayarak oluşturulmuş klasik bir şey. Ve yolda yürürken üzerine sohbet ettiğimiz şey bilge, şaman, yaşlı kadın vs sembollerine hep keçinin seçilmesinin temel bir sebebi olup olmadığıydı mitlerin dışında. İlgimizi çekti bayaca konuştuk hararetli hararetli öyle ki oradan baykuş, kedi, karga falan hayvanlar aleminin bilge kişiliklerinin ellerinden bir öptük geldik.


Benim keçi hayranlığımı bilen kocam güldü “alacaazz karıcımm alacaazz, keçimiz olacak bi gün merak etme” ben de güldüm haliyle 🙂 Metropolde keçili yaşama geçiş hayallerimiz zihnimizden çıktığı anda yanımızdan geçen kamyonların otobüslerin egsozlarında boğuldular muhtemelen.

Çocukların bilgeliklerini, onlarla konuşup öğrenmeyi, paylaşmayı seviyorum. Bunu hissediyor olacaklar ki gittiğimiz her yerde çocuklar tarafından zaptediliyorum 🙂 Bilmiyorduk ama hoş tesadüf oldu Sonerin abisi ve ailesi ve diğer ablası ve çocuklar da oradaydı. Baya geniş bir aile toplantısına dönüştü anne ve yeğenli akşam çayımız, gülmeli yemeli eğlenceli de geçti.

Evine gittiğimiz ablası ise Yunanistandaymış Sonerin bizim çıkmamıza yakın o da geldi, onu da görmüş olduk. Kukuletalarımızı taktıık haydi biz kaçtık derken Zehra abla Sonerle bana iki paket olduğunu hatırladığım mumlar uzattı sevimli şeyler. Ve ben o çıkma telaşında “aa tabiki buuu” dediğim paketi kapıp kaçıverdim 🙂 içerisinde üç dört tane sevimli köpek olan!

Az önce o paketi açtım ve içerisinden keçiler çıktı, üstelik yunan keçiler. Nasıl olmuşsa yollarını şaşırmış, sıcak bir kalp bulunca onu kandırıp çantasına girmiş ve dün gece beni kandırıp son duraklarına ulaşmış antik, mitolojik, bilge, mesaj veren Yunan keçileri!

Keçi sizin için ne ifade eder bilmem ama aslında dünya insanını antik çağlardan beri kendisine epeyce hayran bırakmış olmalı ki Pan ya da satirler gibi önemli mitolojik karakterleri etkilemiş. Bu küçük keçi Hint mitolojisinde de Brahman’ın kalbini, yani sırrı, bilgeliği, ışığı ve iyiliği temsil eder.

Zeus annesi tarafından dünyaya bırakıldığında Keçi Capella (bazı kaynaklarda Amaltheia) tarafından emzirilip büyütülmüş uzun süre yol arkadaşı o keçi olmuştu üstelik Girit adalarında! Yunanistanda.

Ve yine bir rivayete göre Zeus o keçiyi öyle bir sevmiştir ki gökyüzüne yıldızların yanına koymuştur her zaman görebilmek için. Şimdi, gökyüzünün bu iyi kalpli keçisi Capella gökyüzünde Castor ve Pollux’un biraz üzerinde bize göz kırpıyor. Arabacı takım yıldızının alfası olan Capella’nın arapçadaki adı Ayyuk. “Ayyuk’a çıkmak” deyimine adını da işte bu güzel ve iyi kalpli yıldız vermiş.

Bir blogger Capella’yı şöyle anlatıyor:

Şimdi, gökyüzünün bu iyi kalpli keçisi Capella gökyüzünde Castor ve Pollux’un biraz üzerinde bize göz kırpıyor. Arabacı takım yıldızının alfası olan Capella’nın arapçadaki adı Ayyuk. “Ayyuk’a çıkmak” deyimine adını da işte bu güzel ve iyi kalpli yıldız vermiş.

Ne zaman gökyüzünde Capella’yı; Bu güzel yıldızı görsem aklıma “ vicdan “ gelir. Doğurmadığı çocuğu emziren ve büyüten gökyüzü keçisi ….. işte bu yüzden, yeryüzündeki bunca kötülüğün içinden başımızı kaldırıp Capella’ya bakmak ruha iyi gelir.

Zaten “vicdan” dediğimiz şey de birisinin bizi gözetlediğini bıkmadan, usanmadan ihtar eden o ilahi his değil midir?

Sabah keçi olduklarını fark ettiğimde ve bilgelikle olan bu bağlantılarını hissettiğimde O ilahi vicdan ve koruyucu hissin zaten hissettiğimiz bizi kucaklama duygusuna elçi olduklarını imgeledim. İsim verdim ben bu üç küçük keçiye. Lavantalı olan mumun adı HUZUR! Huzur ve mutluluğu temsil edecek bizimle oldukları sürece yakılmayacak. Kırmızı gül TUTKU! Aşkı, tutkuyu ve bağlılığı kaybetmediğimiz sürece bizimle birlikte mutlu mesut yaşayacak. Gardenya ANLAYIŞ! Gerçek aşk beraberlik ve anlayışı temsil edecek. Bunlardan birini gerçekten kaybettiğimizi hissettiğimizde bir mum yakma, bir dilek daha tutma hakkımız olacak belki de böylelikle.

Ne de saçma gelecek çoğunuza, amma da uydurmuş ha hayal gücüne bak da diyeceksiniz 🙂 olsun! Hayatın kendisi bir büyü, hala nefes alabilmemiz mucize! Bu neden olmasın (:

Sizlerin de olsun elinizdekilerin kıymetini hatırlatacak minik imgelemleriniz. & o en keskin anlarda “onun hatrına” kendinize ikinci bir şansı, bir dilek daha’yı ve bir mum daha yakıp karanlığı eritmeyi size hatırlatacak kıyaya köşeye koyduğunuz fırsatlarınız.

Kendi mucizelerinizin de koşarak size geldiği hayran bırakan bir hafta olsun!

İnançla, sağlıkla, mutlulukla kalın