Aşısız Bebek Vs İlk Virüsü

Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz bebek…

Ben bunu henüz evli değilken ve hali hazırda hastanede çalışırken söylediğimde meslektaşlarım bile ciddiye almıyorlardı. Ütopik geliyordu. Mümkün olamazmış…

Evlendiğimizde de zaten ben halihazırda 10 yıllık anneydim. Hiç bir insan evladının erişemeyeceği zahmet sınırlarına ve çoğu insan evladının şükür ki yaşamadığı sağlık sorunlarına sahip bir yavrunun annesi hem de. Dolayısıyla hem meslek gereği hem de 11 yıllık tecrübeyle çoğu konuda doğurmuş pek çok kadından daha tecrübeli bir anneydim. Ama öyle olmuyor o iş, doğurana kadar hala ciddiye alınmıyorsunuz.

Learning is a hunger too.

“Bir hamile kal da görücem ben seni bakalım böyle düşünecek misin” le başlıyor kadının kadına zulmü. Hamilelik berbat, hamilelik kadının en zor dönemi sanki… Ve hamilelik bir anda hayata bakışın değişimi gibi anlatılıyor sanki ve her kadına olmak zorunda bu, yersen.

9 ay kustum ben 🙂 Onu saymazsak ne aşerdim, ne şişlik yaşadım son haftaya kadar (42.haftanın sonunda doğum gerçekleşti), ne ağlama nöbeti geçirdim (ne hamileyken ne de bebeğim doğduğunda ağlamadım hatta hala ağlamadım galiba duygulanıp hep güldüm şükür ki hep güldüm) ne sinirlilik yaşadım ne strese girdim. Doğurmadan hemen önce kustuğumu saymazsak hatta neredeyse yardımsız kalkamayacak kadar halsiz bırakan kusmaları rüya gibi bir hamilelik geçirdim. 8. haftada 1 kez kontrole gittik çok kusunca bebeği kontrol için ve ondan sonra hiç doktora bile gitmedik. Ultrasona da girmedik. Dolayısıyla “hamile olunca görücem ben seni”ler boşa çıktı 🙂

Belim sakattı. Omurgamda 3 çatlak. Doktor arkadaşlarım bile normal doğurursan sakat kalırsın 36-37. haftada sezaryen dediler (42. haftada normal doğum yaptık). Onlara kalsa 1,5 ay erken çekip koparmış olacaktık yavruyu. Kordon dolanması, son haftaya kadar ters duruş, mekonyumlu bebek vs onları saymıyorum. 5 gün sancı çektik. Sağlıkla doğduk. Yaptırmadık aşı falan, hatta doğduğu alandan bizsiz uzaklaştırmalarına müsade etmedik, kucağımda çıktım ayakta, ayık. Şahane 🙂 “Bebeği kucağına al da görücem seni ben” de boşa çıktı.

Aşısız, ilaçsız, doktorsuz bebek dedim. Güldüler. Yıllardır söylediğimi söyledim sadece ve alışık olduğum için göreceğiz mümkün mü dedim. Mümkünmüş. Aşısız, ilaçsız, doktorsuz 6 ayı tamamladık. Evet, tartılmadık bile hatta boyumuz bile hiç ölçülmedi. (ne ilgisiz ne saçma anne baba lanet olsun hep böylelerine verir çocuğu da işte!)

6. ayımızda ilk virüsümüzü kaptık. Yazın çok yaygın bir virüs. E biz de çok geziyoruz 🙂 HFMD geçirdik. El ayak ağız hastalığı. Hemen semptomları not ediyorum internette en ufak aramayla ulaşabileceğiniz:

Semptomlar:

  • Ateş
  • Baş ağrısı
  • Kusma
  • Halsizlik
  • Kırıklık
  • Kulak ağrısı
  • Boğaz ağrısı
  • Ağız burun veya yüzde ağrılı lezyonlar, ülserler, vezikül veya püstüller
  • Vücut döküntüleri; avuç içi, ayak tabanı, ağız içi ve bazen dudaklarda görülen daha sonra deri ülseri ve püstüllere dönüşebilen kızarıklıklar. Döküntü çocuklar için nadiren kaşıntılıdır ancak yetişkinler için son derece kaşıntılı olabilir.
  • Yaralar veya kabarcıklar küçük çocukların ve bebeklerin kalçalarında da mevcut olabilir.
  • İştah kaybı.
  • İshal

Ailecek virüsü kaptık. Bizdeki semptomlar sadece döküntüyle kaldı. Döküntüler inatla su tuttu kabardı falan ama bağışıklık sistemimiz şükür ki sağlammış sadece babasıyla bende halsizlik yaptı tek gece ve uykuyla geçti. Ve benim ağzımda inatçı bir kaç yara çıktı o kadar. Yavrunun döküntüden başka ne ateş ne iştahsızlık ve ishali olmadı. Yaşasın anne sütü!

Viral enfeksiyonların zaten çoğunun ilacı hatta tedavisi yok. Bol istirahat sıkı beslenme bolca sıvı alımı. Hep söylendiği gibi ilaçla 1 hafta dinlenerek 7 günde geçiyor 🙂

Bizim yavru da ilk virüsünü kaptı ama hasta edemedi virüs onu. Bu da “aşısız bebek her türlü hastalığa açık olmuyor önemli olan bağışıklık” tezimizi daha da güçlendirdi. Bunlar biz hasta olmayız veya hiç doktora gitmez hiç ilaç kullanmayız anlamına elbette gelmiyor. Ama luzum olmadıkça bunlara başvurmayacağız, hedefimiz inşallah en az 1 yaş. (1 yaş diyorum çünkü belki o ara bir uğrayıp kan testi yaptırabiliriz luzum görrsek zira hiç bir takviye kullanmıyoruz demir vitamin vb dolayısıyla belki eksiklik belirtisi görürsek depolara baktırabiliriz)

Hala doktora hiç gitmedik, hiç ilaç kullanmadık (vitamin fitil vs de dahil) ve aşısızız.

Maşallah demenizi rica ediyorum bu yazıdan hemen sonra hastanelik olmayalım. Bu yazıyı hastalığı geçirip atlattığımız günlerden ileri bir tarihte otomatik yayınlanmak üzere yazıyorum enerjiye inanan bir anne olarak. Tüm yavruların yolu temiz enerjilere çıksın. Kötü bakışlar evrenin ışığında bizlere ulaşamadan yok olsun. Aslında yazmama gerek bile yok çünkü enerjimi zamanımı harcamak bile gereksiz belki… Ama yazıyorum, yazıyoruz işte çünkü bir bebeğin bile belki hayatına bir damla güzellik dokunur mu bu vesileyle diye umut ediyoruz. Yazıyorum çünkü tüm bebekler hepimizin…

Yazıyorum çünkü anneler başka bir şeylerin mümkün olduğunu görsün en azından doktora yapılan “ilaç yaz” baskısıyla aileye yapılan “ilaç kullan” baskısı ortada makul bir yerlerde buluşsun da yavrular azıcık daha az zehirlensin diliyorum. Çünkü luzum halinde gerçekten hayat kurtarabilen ilaçlar önceden zamansız kullanıldıysa asıl işe yarayacakları zaman etkisiz kalıyorlar biliyorum.

Başkalarını değil çocuklarınızı dinleyin. Ben hastayım ve ilaca ihtiyacım var noktasına onlar gelene kadar siz çoktan ağzına zehir sokuşturur olmayın. Bedenlerini onlar tanır bırakın ateşle, ağrıyla, sızıyla baş etmek istiyorsa etsin sınıra kadar gözlemleyin.

Bir birey hasta olduğunu kabul edip hastayım diyene kadar tıbben de sağlıklı kabul edilir unutmayın 😉

Bebeğiniz ebeveynlik şablonunuz, sezgileriniz kılavuzunuz olsun dilerim.

Aşk ve ışıkla

Yavru Cadının İlk Hanamisi

DSC_0362Doğumu ölümü… Birlikteliği yalnızlığı… Çokluğu hiçliği…

Böyle hem soft hem de çetrefilin dibi olan kavramları yanyana seviyorsan bu yazıyı da seveceksin dünyalı dostum, bekleme yapma devam et 🙂

Biz ailecek dünya kültürlerini incelemeye ve ne var ne yok bakmaya bayılıyoruz. Hatta baktık ki “adamlar yapmış abii” diyoruz bize uyuyor o adet, gelenek, uygulama neyse artık o, hemen çalıverıyoruz utanmadan 🙂 Ama bir kültür var ki hem insanı hem coğrafyasıyla hastasıyız! Japon kültürü…

İşte o kültürün önemli taşlarından biri vabi-sabi.

Hiç bir dile tam olarak çevrilemeyen bu sevimli kelime öbekciği aslında hayatın özünü koyuveriyor ortaya. Diyor ki yaşam iyisiyle kötüsüyle birlikte tatlıdır. Diyor ki gençlik varsa yaşlılıkta var ve güzel. Diyor ki sağlık varsa hastalıkta var, güzel varsa çirkin de var. Her türlü varoluşu yan yana iç içe kucak kucağa hayal ediyor ve uyguluyor bu eski felsefe.

İşte bu vabi-sabinin enn güzel örneği de HANAMİ. Türkçesi çiçek seyretmek demek 🙂 Evet evet bildiğin çiçek seyretmek diye bir gelenek var adamlarda! Gel de hayran olma şimdi… Biz de böyle güzel gelenek bulunca durur muyuz! Çaldık tabi 🙂

Biraz Japon kültürüne aşinaysan duymuşsundur Sakuraları. Japonların uğruna Hanamiler düzenlediği muhteşem Japon Kirazları namı diğer cherry blossom. Ben hayranım işte onlara! Ve hayatının ilk baharında kızımız da sakuraların altından geçti, mutluyum <3

Sakuralar efsanevi güzellikler. Mart sonunda açıyor ve en güzel en ihtişamlı hallerine gelip o güzel pembe çiçeklerini solmadan döküyorlar. Ölümü ve yaşamı, onların iç içeliğini simgeliyorlar Japonlar için. Samuraylar mesela o güzelim sakuranın çiçekleri en güzel halindeyken dökülüp toprağa düştüyse ben savaşta ölsem ne yazar diyor bir nevi. Dünya savaşı sırasında kamikaze yapan pilotlar uçuştan önce birer sakura çizmiş 🙁 Bu beni çok etkilemişti. Daha da neler neler… Vel hasıl faniyiz en güzel şeyler de bitebilir olduğu kadar olmadığı kader demek gereken anlarda sakura hemen o güzelliğiyle imdada koşuyor. Mart sonunda sakura koridorları oluşuyor sokaklarda ve zarif pembe yaşayan bir kar yağarken altında yürüyor insanlar.

Biz de sakuraların açtığını duyunca heyecanlandık ve güneş müsade etse de bitmeden yetişsek diye her gün pencereye koştuk acaba diye! Bu pazar güneş azıcık müsade etti felekten bir Hanami çaldık 🙂

Bizim hanami çalıntı olunca birazcık modifiye hakkımızı saklı tuttuk. Minik cadının ilk hanamisi çok bereketli geçti. Sadece sakuralarla kalmadık çeşit çeşit onlarca çiçek kokladık ağaca dokunduk. İşte bizim hanamimizden kareler 🙂

Not: Görseller tarafıma aittir ve izinsiz kullanılamaz!

DSC_0359DSC_0338DSC_0353DSC_0385DSC_0389DSC_0330DSC_0378DSC_0320DSC_0293DSC_0312DSC_0362DSC_0332

"Onu arka odaya kapat"cılara özel proje: Misafir odası!

Bayram yerlerinde ellerinde rengarenk balonlar ceplerinde çermeçeşit şekerlerle kırmızı yanaklı çocuklar olurdu ya eskiden, hatırladın mı? Hani bayram harçlıklarını büyük meblalı tek kağıt para olarak değil de toplasan iki ekmek almayacak ama sayıca çok bozuk para olarak tercih edecek kadar “dünya” nedir bilmeyen çocuklar… Kalmadılar sanki etrafta pek… İşte onlardan biri olduğunu düşündüğüm bıcırığı kucağıma alıverdim geçtiğimiz günlerde. Ben oldum üstelik onun başka bir dünyadan bu dünyaya geçiş portalı. Ne şeref!

Bir kızımız daha oldu bizim. 10 yaşı bitirmek üzere olan ablamız birden üç yaşına döndü, 5 yaşındaki abimiz ona ayrılan her köşeye kıvrılma bütün battaniyelerinin oyuncaklarının üzerine yatma peşinde 🙂 Evde bir bayram havası, annesi babası onları çok severmiş <3

8DSC_0077a

“Üç çocuk” meselesini yanlış tarafından tuttuğumuzu düşünebilirsin. (Bizce elle tutulur tarafı da yok ya) olacaksa böylesi böylesi olsun! Çekirdek ailemizle pek bir mutluyuz.

Çocuklar birbirini sandığımızdan çok daha çabuk kabullendi. Bebeği birlikte besliyor, altını birlikte değiştiriyor birlikte uyutuyoruz. Bebek ağladığında abiyle abla bizden önce koşuyorlar yatağının başına. Odada değilsek onlar da başlıyorlar ağlamaya, bize haber vermek için.

Bebek için uzun süre misafir kabul etmedik çocuklar hassas çünkü ve ilk zamanlar ablamız babaya bile hırlıyordu bebeğe dokunma diye. Yabancıyı yeme potansiyeli hala yüksek 🙂 Velhasıl 21. günde ailelerimizi kabul ettik Luna Hanımın Galasına, torunlarıyla yeğenleriyle tanıştılar.

Dapi kafayı yedi tabi. Bana kimseyi yaklaştırmıyor, biliyor hala hafif de olsa yanıyor canım. Kimseyle tokalaşamadım bile, ki zaten sevmem tokalaşmayı sarılmayı falan, çok üzücü olmadı bu 🙂 Bebekle kimsenin temasa geçmesine de müsade etmedi. Zorla bir iki kucaklarına aldılar falan ama kimseye de rahat vermedi çocuğum ve ben ilginç şekilde bundan rahatsız olmak yerine kızımla gurur duydum. Bebeği bu kadar kısa sürede kabullenip üstüne bir de sahiplenip koruması oturup hüngür hüngür beni ağlatabilir şuan bile. İnsanların kendi doğurduklarının bile bu kadar kolay kardeş kabullenmesi nadir görülüyor üstelik. Ve o kadar fazla da kıskanıyor ki o kıskançlık bile o koruma dürtüsüne engel değil, nasıl sevgi dolu içi siz hesap edin.

Başta kendi babam olmak üzere rahatsız oluyormuş misafirler dapiden, korkuyor tedirgin oluyorlarmış, ısırırmış, havlıyormuş, falan filan… Genel istek kedinin köpeğin misafir geldiğinde başka odaya kapatılması üzerinde yoğunlaşıyormuş. Seviyoruz hepinizi tamam da biz sizin evinize gelince televizyonu bile kapattıramıyoruz arkadaş, kiminiz fosur fosur sigara içiyor, kiminizin çocukları deliler gibi ağlayıp bağırıyor, hanımlar desen bir dedikodular, bir kim kiminleler 5 saat otur 5 saat sürekli konuşuyorsunuz başımız şişiyor hanginizi kırdık bugüne kadar? diyemiyorsun tabi… Ah keşke okusanız bu yazıyı da bilseniz sizi ne kadar sevdiğimizi ama o kedi köpeğin ev halkı olduğunu anlamadığınız için, hadi anlamadınız, saygı duymadığınız için bizi ne kadar kırdığınızı anlasanız.

Ağlayan ve manasız bağıran çocuk sesi benim başımı en çok şişiren şey. Düşünüyorum  bugüne dek acaba hiç aklımdan geçtimi gittiğim yerlerde çocuğu bağırana “şu çocuğunu bi arka odaya kapat hele de az sohbet edek” demek? yok hiç aklımın ucuna bile gelmedi. O ev o çocuğun evi, banane bağırır da ağlar da! Misafir olan benim, hadsizliğin o kadarı olur mu nasıl derim çocuğunu odaya kapat?? Ama insanlar benim çocuğuma diyebiliyor, şaşırıyorum. Şimdi de derler ki “sen benim çocuğumla kedi köpeği bir mi tutuyorsun?” onlar da benim çocuğum 🙂

Herkesin beklentisi bebek gelince kedi köpeğin evden gitmesi yönündeydi, inş cınım ya 🙂 Kocam da ben de onları da en az Lunacık kadar çok seviyoruz. Hiç öyle kendi doğurduğunun sevgisi bambaşka falan da demeyin, bende tutmadı o şehir efsanesi. Hepsinin sevgisi başka, yeri ayrı ama hepsi yine benim canım ruhumun parçası. Hiç biri diğerinden ayrı değil.

İnsan çiçeği severse çiçek böceği severse böcek onun parçası olur. Birisi bir bardağa evladım gibi sevgi duyuyorum dese bunu bile yadırgamam ben. Sevgisi bol olan içinden taşan neye isterse ona verir o sevgiyi, kime ne… Dağı taşı ağacı kuşu ayıyı da severrr öpeerr ka-rı-şa-maz-sın ki!

Zaten kediyi köpeği sevmeyen temizlik manyağı kişinin bizim evde ne işi var onu da anlamam. Gelme arkadaş, gelme benim çocuklarımı kendi evlerinde huzursuz edeceksen, uzaktan sev bizi… hiiçç kırılmayız merak etme sen…

Bundan mütevellit madem ki Lunacık hatrına eve misafir gelip gidecek bundan kaçış yok, öyleyse ben de yeni projemi açıklıyorum 🙂 Çocuklarımdan rahatsız olan misafirlere ayıracağım evin bir odasını, her hangi bir odaya kapatma talebiyle geleni o odaya yollayacağım 🙂 Al sana misafir odası!