Duamdır, Ruhunla Büyü Kalbinle Yaşa Benim Yavrum

“Sana kimsenin, bir şey yapamayacağını söylemesine izin verme, benim bile! Bir hayalin varsa, peşini bırakmamalısın, onu korumalısın. İnsanlar kendilerinin yapamadıkları şeyleri senin de yapamayacağını söyler. Bir şeyi istiyorsan peşini bırakma.
Git ve al.
O kadar.“
.
Hayatım boyunca iç sesimi rehber edindim ben. Kimsenin ‘sesimi’ kısmasına, kendimi duyamayacağım kadar yüksek yerden konuşmasına müsade etmedim. Baktım yükseliyor sesler, kapatmayı öğrendim kulaklarımı, mecazen değil, gerçekten duymak istemediğim hiç bir sesi duymamak, dinliyor görünsem de işitmemek, farkında olmamak için eğittim zihnimi.

Duymak istemediğim hiç bir şeyi sormadım. Kendimi bildim bileli böyleydi bu, kimseye ‘göre’ yaşamadım. Ve en tatlı yanı şu ki tüm kararlar, adımlar, anılar yüzde yüz bana ait olduğu için heepsini sevdim, hiç bir zaman pişmanlık duymadım yavru cadım.

Çok şükür.

Ve şimdi insanlar artık beni bırakıp senin ne yapıp yapamayacağına, hangi adımı atıp atamayacağına bile ‘bilir kişi’ olmak niyetinde, ne garip 🙂 oysa ben dünyaya geçişine aracılık eden beden olmama rağmen ben dahi kendimde öyle bir ‘kudret’ görmüyorum.

Yok çünkü benim yavrum, içindeki ilahi sesten, yüreğindeki yumuşak sevgiden, seninle senin için gelenden daha kudretli şey yok dünya üzerinde, sana.

Bunu sen zaten çook iyi biliyorsun ve unutmaman için bulduğum herr yere alıyorum bu notu. İhtiyacın olduğunda eline gelsin, içindeki volumü yükseltsin.

Anı kumbarana zaman banknotu olsun, burada da dursun.
.

image

Hayatımıza gireceğini bildiğimden beri senin için tuttuğum defterin en tatlı ve en çok tekrarlayan cümlesidir, benim sana duamdır

*Ruhunla Büyü, Kalbinle Yaşa Benim Yavrum*
.
#masallah #masallah #masallah
.
#yavrucadibuyuyor #lunanindunyaturu #minikcadiluna #annecadiningunlugu #surdurulebilirevlilik

Küçük Prens! Bi İzleyiverin

Belki dünyada ismi en çok duyulan, en çok adı konuşulan eserlerden ama aslında en az konuşulması en çok anlaşılması sevilmesi bağra basılması gereken bile olabilir o. Evet evet bahsettiğim Küçük Prens.

Le-Petit-Prince2

Kitabını zaten biliriz. En azından kapağını bir yerlerde muhakkak görmüş, bir kaç alıntıya illa ki rastlamışızdır. Şöyle delice şeyler der kitap:

Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: ” Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?” diye sormazlar. “Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?” diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere: “Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinden sardunyalar, damında güvercinler vardı” derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: “Yüz bin franklık bir ev gördüm” demeniz gerek. O zaman: “Aman ne güzel!” diye bağırırlar.”

“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de insanların arkadaşları yok artık. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”

“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”

f1271640d657984b55ae1a41ddee337a

 

”Senin gezegenindeki insanlar” dedi Küçük Prens.
”Tek bir bahçeye beş bin gül dikiyorlar ama yinede aradıklarını bulamıyorlar…”
”Evet bulamıyorlar ” diye yanıtladım onu.
”Halbuki,aradıkları tek bir gülde ya da bir yudum suda olabilir.”
”Haklısın” dedim.Bunun üzerine küçük prens şöyle dedi:
”Ama gözler gerçeği görmez ki.Yüreğiyle aramalı insan.”

İzlerken biz tekrar iyi ki okulsuz diyoruz, iyi ki çocuğun iç potansiyelidir mühim olan noktasındayız diye tekrar geçirdik içimizden.

“Büyümek problem değil, asıl sorun unutmak” biz büyümüş ama unutmamış, ruhundaki çocukla barışık iki deli ebeveyn olarak tutumumuzun çocuğumuza “yük” olmayacağını hissedip bir kez daha ohh dedik. Okul, sınav, toplumsal kabul vs vs çocuğumuz kendisi değilse, çocuk olamıyorsa hatta bunların ne önemi olabilir ki? Bizim için hiç bir şey ifade etmiyorlar, iyi ki.

Yüreğinizle okuduysanız zaten eminim ki çok sevdini onu, ama bir de izleyin. Bakın bir çocuğun yüreğinden nasıl görünür yetişkin dünyası?

Müsaitseniz akşam oturmasına gelicez, bi fincan masalınız var mı?

Uzaaakk uzak diyarlarda birbiriyle gönül bağı olsa da hepsinin bir araya gelmesi azıcık zor olan okulsuz aileler varmış. Her birinin derdi yavrularına kendi yazdıkları masalların kahramanı olma şansı vermekmiş. İşte bunun için az gitmiişş uz gitmiişş altı ay bir güz gitmiişş bir arpa boyu yolun sonunda buluşuup bir masal gecesinde masallarını birbirlerinden dinlemek için buluşmuşlaar.

Zorsa da imkansız değilmiş ya. Teknoloji diye bir şeyin olduğu zamanlarmış hala. Hangout denilen bir zamazingoyla birbirlerinin evine konuk olup yavrularıyla masallar anlatııp masallar dinlemişlerr.

masalyazıı

Müsaitseniz akşam oturmasına gelicez, bi fincan masalınız var mı?

İşte böyle diyip sıp diye ekranında beliverdiğimiz ailelerle kesişti yollarımız zamanın bir yerinde okulsuz gezegeninde.

Bu gezegende okulsuz yavrular okulsuz ana babalar var. Okul şartları zorlayıp hayatlarına girmiş olsa da bazılarının, ne gam, yürekleri okulsuz. Sınırları kalkmamış olsa akşam misafirlikte nasıl masal anlatsınlar. İyi ki varlar <3

Dün gece gerçekten çook severek içinde bulunduğumuzbir etkinlik gerçekleştirdik. Okulsuz yuvalara konuk olduk, onları yuvamıza buyur ettik. Masallar derdik düş dünyasından, geceyi harika bir buketle bitirdik.

İnsanlar okulsuz ailelerin çocuklarını “çahil cühela yobaz asosyal konuşamayan iki lafın beli kırılamaz kaba saba insan yüzü görmemiş hikaye okumamış masal dinlememiş iki kere iki diyememiş dördü hiç bilememiş” şekilde yetiştirmek istedikleri için “okulsuz” olmak istediklerini düşünüyorlar. İşte bu yüzden yazıyorum bu yazıyı, işte bu yüzden azıcık daha üzerine düşünürsünüz belki diye umuyorum. Okula giden kaç çocuk okul vesilesiyle ana babasıyla toplanıp haydi bu akşam da masal webinarımız var masal seçip okuyalım deyip heyecanlanıyor? Diğer yetişkin ve çocukların anlattıkları masalları dinleyip yorum yapıyor, hayal kuruyor, kendileri masal yazıp anlatıyor? Okula gerek yokmuş demek böyle şeyler için. Tüm aile aynıtivitenin içerisinde pekala olabiliyormuş. Birlikte öğrenip birlikte büyümek mümkünmüş.

Dün gece bir anne kızının yazdığı masalı okudu bize, sonra bir yavru anne babasının yazdığı masalı anlattı annesiyle birlikte. Bir sürü masal bir sürü hikaye anlatıldı. Dinledik, öğrendik, güldük eğlendik. En önemlisi bir gece daha yalnız hissetmedik.

Okulsuzlar sınıfının birbiriyle dirsek teması duran aileleriyiz biz, bunu hissettik yine. Ohh dedik! Okulların hangisi bizi bu kadar birbirimize yakın hissettirip ülke çapında komşular gibi yapardı, bilemiyorum.

Çocuklarımız için iyi bir gelecek, güzel bir hayat, hoş bir gece istediğimizdendir belki okulsuz halimiz… Belki okula gerek bırakmayan bir yuva hayatıdır, okula ihtiyaç duymadan yetişip gelişebilen kendi kalıplarında büyüyen yavrulardır hayalimiz? Okul bunları verdi de biz mi istemezük dedik 🙂 Vel hasıl kelam biz dün yine harika bir etkinlik geçirdik.

Aşağıya canınız çeksin diye minicik bir kuple bırakıp kaçıyorum.

Canınız çeker de okulsuz olursunuz belki 😉

Güvenlik Güvenden Önce mi geliyor?

Hayatlarımız bambaşka, hayata bakış açılarımız bambaşka, köklerimiz başka, toprağımız başka… ebeveyn olarak da başka başkayız ama şu konuda aynıyız: yavrularımız güvende olsunlar, zarar görmesinler.

99-330025634418475003304461

Bunu algı biçimimiz, güvenliği sağlama yolumuz hatta güvenlik anlayışımız da başka başka, evet. Ama ortak isteğimiz güvenlik.

O meşhur “sana güveniyorum ama… ” bu isteğin yansıması. “Beni bir bıraksalar güveneceğim ama.. çevre kötü, güvenlik yok, ortalık garip kötülükler kaynıyor, neler  duyuyoruz neler….” liste böyle uzar gider.

Biz sokakta oynayarak büyüdük. Eve, yatmadan yatmaya girerdik. Komşu kapıları evimizin kapısından farksızdı. Belirli bir çemberde “mahallede” olduğumuz sürece ailelerimizin güvenlik endişesi yoktu. Bizim neslimiz büyüdü ana baba oldu. Şimdi hepimiz biliyoruz sokakta oynamak kıymetli. Çok şey öğrendik biz “sokak arkadaşlarımız”dan, sokak oyunlarından. Gel gör ki kaçımız çocuğunu sokağa emanet edebilecek kadar güveniyor kendine, sokağına, komşusuna? Çocuğa güvendik tamam da gerisi? Peki bu bizim yavrumuzla ilişkimizi nasıl etkiliyor? Peki gelişimini?

Bugün bunlara değinen güzel veriler barındıran hoş bir yazıya rastladım. Yankı Yazgan Birgün’e yazmış. O biraz sosyal boyutundan dem vurmuş. Ben daha küçük ölçekte bakıp minik alıntılar yapacağım. Yazının tamamını aşağıda bulabilirsiniz.

Güvenlik yoksa güven de yok

“Güvenlik ihtiyacının hızla arttığı, korku ve kaygının egemen duygu olduğu, kendine ve başkalarına güvenin sarsıldığı bir zaman diliminde yeni kuşakların gelişimi nasıl etkilenecektir? ” diyor başlarken günümüz şartlarını sıraladıktan sonra.

“Tehlike gerçektir korku ilüzyon” bunu bir yerlerden duymuş olmalıyım. Sevmiş, not etmiş zihnim. Korku söz konusu olunca bu dosya açılıyor. Korkmak seçim. Tehlikeyi nasıl ele alıp ne tepki vereceğimizi biz seçiyoruz. Siz var olan güvensizlik ortamında hangi tepkiyle devam ediyorsunuz yola? Bu çocuğunuza olan tutumunuzu nasıl etkiliyor? İstemediğiniz şeyler yaptırıyor mu korku size? Bunu yapmamak için bir şeyleri değiştirmeyi denediniz mi?

Kendinizle sohbet etmeniz için bırakıyorum bu soruları buraya. Dilerseniz cevapları bana da yazabilirsiniz, muhabbet ederiz 😉

“Çocuk yetiştirme alışkanlıkları toplumun işleyişine ilişkin ipuçları taşır. ” “Kriz dönemlerinde, toplumsal uyuşmazlık ve çatışmaların öne geçtiği durumlarda, sorunlara nasıl yaklaşılacağının ipuçlarını, anneler ve çocuklarına bakarak bulmayı deneyebiliriz.”

Bu noktalar çok derin şimdi dalmak istemiyorum ancak şunu iliştirip geçeceğim “Cehaletin en büyük korkusu kadındır çünkü kadın öğrenirse çocuklarına da öğretir.

“Annelerin çocuklarına nasıl yaklaştığını inceleme amacıyla Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 10 ülkede 2006-7’de yapılmış bir araştırma (Singer ve Singer, Unilever kampanyaları için), ülkemiz annelerinin çocuklarını büyütürken nasıl düşündükleri ve davrandıklarını başka ülkedekilerle kıyaslamalı olarak gösteren ilginç bulgular ortaya çıkartmıştı. ”

“Temel sorular, çocuklar ev dışında oynamaları, bunun yararları, ve ne ölçüde mümkün olduğu üzerine kurulmuştu.

Çocukların (evin) dışında özgürce oynuyor olmasının önemini net ve doğru biçimde kavrayan annelerin oranı ülkemizde % 86 iken (dünyadaki en yüksek oran), Türkiye’deki çocukların evden dışarıda, parklarda, bahçelerde, sokakta oynama oranlarına baktığımızda gördüğümüz oran ise, çarpıcı biçimde düşük: %28 (dünyadaki en düşük oran, dünya ortalaması % 60).

‘Çocuklar oynamalı, çok faydalı; ama bizimkiler değil’ anlamına gelen çelişkili bir sonuç. Peki, ama neden?

Çocuklarını kendi kaygıları sebebiyle evde tuttuklarını, “sokağa, dışarı salmadıklarını” söyleyen annelerin oranı dünyada % 45, Türkiye’de % 83.

Annelerimize “Peki ama sizi tam olarak ne kaygılandırıyor ki, çocuklarınıza yararlı olduğunuza inandığınız halde, onları yaşayarak öğrenme hakkından yoksun bırakacak biçimde evde tutuyorsunuz, dışarı bırakamıyorsunuz” diye tek tek sorulduğundaki yanıtlar, annelerin düşünüşlerini ve duygularını yansıtıyor:

“dışarısı güvenli değil (Türkiye % 83, dünya %65),

bir yerlerine bir şey olur, düşer bir taraflarını incitirler (Türkiye %75, dünya ortalaması %57),

(üşütür) hasta olurlar” (Türkiye %48, dünya ortalaması %31)…”

Bu oranlar başlı başına endişe sebebi. Ülkedeki anneler biliyor ama uygulamıyor ve bunun için “çok doğru” sebepleri var, her zaman. Bu son dönemlerde annelerde gözlemlediğim ve şaşırdığım bir konu. Ben sağlık emekçisi olduğum ve yavrularıyla ilgili en kritik anlarda analarının tutumunu görme fırsatım olduğundan sana şunu çok net söyleyebilirim dünyalı dostum “anneler çok şey biliyor ama işine geldiği gibi uyguluyor”  İnsanlar kitaplardaki şeylerle konuşuyor, yazıyor “o yazar” oluyor adeta ama gerçekler “çalınmış minare ve yazarın imzasıyla uydurulmuş kılıf”.

Çocuklar için her şey “tehlike”. Biliyoruz çocuk sokakta oynamalı ama “üşütür”. Biliyoruz çocuk düşe kalka öğrenir ama “düşer bi yerine bişi olur”.

Böyle böyle etrafımız “mükemmel sosyal medya anneleri”yle doluyor. Hepimiz süper donanımlıyız ve her konuda saatlerce konuşabiliriz ama… ama sı yok işte “çocuğa güveniyoruz da çevre kötü”.

Ha biz bu hale nasıl geldik? İşte orasını çok deşmemek lazım. Sokaklarda çocukların öldüğü yerlerde annelerin “kapı eşiğinin ötesi tehlike” diye düşünmesini de kınayamıyor insan. O “düşer bir yeri acır, üşütür” falan derinlerde daha acı kaygılar içeriyor…

“Annelerin çoğu, çocuklarına her an bir zarar gelme olasılığını akıllarına getiriyorlar. Bu olasılıkları düşünme eğiliminin evrensel olduğunu, en çok gebelik ve doğumdan sonraki ilk birkaç yıl boyunca yoğun olduğunu gösteren sayısız araştırma var. Ancak ülkemizdeki annelerde bu kaygılar hiç hafiflemiyor. Annelerin çocukların yaşayarak öğrenmesinin önemine inanmalarına rağmen, çocuklarına zarar gelebileceği kaygısı ile, çocuğu ev dışına, kendi haline bırakmaya içleri elvermiyor.”

E bunun yanında bir de gelenek görenek hadisesi var. İlgisiz anne, umursamaz anne, pis pasaklı anne damgaları… Kendi anası, kaynanası, eltisi, görümcesi, komşu teyzesi… Kadının kadından gördüğü zulme bak! Onların beklentilerini karşılamak zorunda hissetmeyen, benim gibi “kaygısız kara gelin”ler çok az. Moda olan neyse, toplumun beklediği nasılsa, biçilen annelik rolü neyi gerektiriyorsa onu yerine getirmek zorunda hissediyor çoğu anne. “Aşı yaptırılacak yaptır, ilaç içirilecek içir, mama verilecek ver, kreşe gönderilecek gönder” istesen deee istemesen de.

““Peki, çocuklara özgürce oynama, gelişme olanağı tanınsa, ne kazanmalarını beklersiniz?” diye sorsak:

kendine güven (% 59; aynı beklenti oranı özgüven şampiyonu Amerikalılar için % 20).

Sosyal anlamdaki gelişim, yardımlaşma, işbirliği ve arkadaşlık gibi beklentiler ise, daha arka planda kalıyor (ülkemizde % 38, Amerikalılarda % 60 ).

Çocukların geleceğine dönük beklentileri (annelere) sorulduğunda ise, “daha güvenli” bir gelecek umduklarını söylemeleri de ruh hallerini yansıtıyor.”

“Ülkemizin çocuk yetiştirme kültüründe çocuğun sadece ekonomik değer taşımaktan çıkıp giderek psikolojik bir değer kazanması, hem sosyo-ekonomik açıdan farklı toplumsal kesimler, hem aynı kesimden kuşaklar arasında, çocuklara yaklaşım açısından önemli farklara yol açıyor.. Bir yanda geleneksel olarak bağımlılığı körükleyen, bağımsız birey olma yolunda yetiştirmekten uzak duran, itaate ve söz dinlemeye önem veren yaklaşım. Az ötede, çocukların özerk, kendine güvenli olmasını, yaşayarak deneyerek öğrenmesini isterken, bunun aileden uzaklaşmaya yol açacak düzeye varmasından, kopmalardan kaygı duyan yaklaşım. Üçüncü bir yaklaşım gerekli, ama henüz ortada yok.”

Üçüncü bir yaklaşım hemen sunuyorum “Başka Bir Annelik Mümkün” 😉 Önce kendimizi tanıyor, kendimizi biliyor, kendi iç sesimizi buluyoruz. İç güdülerimize güvenen ve kendi iç sesimizden başka seslere kulakları tıkayan, toplum beklentilerinden öne yavrumuzun ihtiyaçlarını koyan bir yol izliyoruz. Şöyle olacağım bunu yapacağım, böyle çocuk yetiştireceğim kaygısından kurtuluyor, çocuğumuzun iç potansiyeline, hayatın ona sunduğu hediyelere sonuna dek güveniyor ve bunu içselleştiriyoruz. Hoop gelsin özgür mutlu ve kaygısız annelik, bebeklik, çocukluk. Gelsin neşe. Özellikle toplumun beklentilerini karşılamayan “kara koyun” bir anneyseniz, azıcık aykırıysanız deli taklidi yapmanız hatta bazı zamanlarda ölü taklidi yapmanız bile gerekiyor. Okulsuz anneyseniz, aşısız anneyseniz, ilaçsız anneyseniz, azıcık yedirdiğinize içerdiğinize dikkat ediyor hatta kendiniz yetiştiriyorsanız, şeker falan olmasın, aman paketli yemesin ben evde yaparım diyen, doktora pek götürmeyen, bebeğine ihtiyacı varken mümkün olduğunca “anneli zaman” vermek isteyen, diplomalı ama “işsiz” falan bengillerden annelerdenseniz, o taklitleri iyi bilmek şart, iyi bilirsiniz 🙂

“Annelerin yaklaşımlarını, ülkemize yön verenlerin topluma bakış açısına benzetmemek mümkün değil. Ne de olsa, (Oğuz Atay’ın betimlemesindeki gibi) çocuk kalmış milletimizin ebeveyn ihtiyacı sürgit devam ediyor.”

Yazı böyle sona eriyor ve bizi tekrar başlığa bağlıyor.

Korumaya çalışırken daha çok zara vermek diye bir şey var mı?

Güvenli çevre oluşturmak mümkün mü?

Güvenlik Güvenden Önce mi Geliyor?

 

Bahsi Geçen Yazının tamamı

Aşı ile hukuki mücadele nasıl yapılmalı? (Ordu Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Ayyayla)

Aşı ile hukuki mücadele nasıl yapılmalı?

Bu soru çok sık karşımıza gelen sorulardan bir tanesi.

Özellikle kafası karışık ve henüz tam karar verememiş aileler için çekinilen önemli bir konu hukuki süreç.

Bu süreçleri mesleki terimlerden ayıklayıp konuşan hukuk insanlarını bulmak zor. Dolayısıyla hiç bir zaman tam aydınlanmıyor gibi soru işaretleri.

Çok kıymetli bir toparlamaya rastladım Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesinde ve hiç kaçırmadan arşivimize eklemiş olalım istedim.

Ordu Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Ayyayla’nın kalemine sağlık. İznini de almadan seslendirdim affına sığınarak çok önemli bulduğum için. Af buyurur umarım. Çünkü bazen okuyunca derlenip toparlanmıyor kafamızda bazı noktalar, illa ki duymamız, birinin anlatması gerekiyor. Ya da hadi ben okudum da eşime dostuma okutamıyorum diyenlerin elinde dinleteceği bir şeyler olması iyi olabiliyor. Dilerim faydası olsun. Aşağıda aşılar ile hukuki mücadele sürecini dinleyebileceğiniz kayıt mevcut. Sonuçta Başka Bir Annelik Mümkün 😉

Azıcık uzun, yoğun, biraz ağır belki bir çırpıda dinlemek için. Ama yavaş yavaş madde madde, dura dinleye sindire sindire işinize yarar umarım. Varsa tam da bunu merak ediyordum diyenler, umarım önce onların karşısına çıkıversin 😉

Dilerseniz burayı tıklayarak da Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesinin notunda metnin tamamına erişebilirsiniz.

Haklarımızın ne kadar farkında olursak o kadar sağlıklı bir ortam sunabiliriz çocuklarımıza.

Hem Kurtlarla Koşan Kadının Aşı Güncesi hem de Sevgili Hüseyin Ayyayla iyi ki paylaştınız, ulaştı bizlere ve biz de daha fazla anneye ulaşmasına vesile oluruz dilerim.

Sevgiyle,

Sağlıklı günlere.

Çocuk & Televizyon

Evimizde televizyonun olmayışı insanlara hala garip geliyor 🙂 Nasıl olur da bu *çağın gerekliliği olan bu makineyi satın alma ihtiyacı hissetmez ki insan? Bunun mümkn olabildiğini görmek sarsıyor insanları. Sebebimiz ne bilimsel araştırmalar ne de tam manasıyla televizyondan nefret ediyoruz.

Biz sadece televizyona vakfedebileceği kadar değersiz zamanı olmayan bir aileyiz. Zamanımızı birbirimize armağan ediyoruz ve kendimiz için harcıyoruz. Çocuğumuz olmadan önce de böyleydi bu yani çocuğun gelişimi etkilenecek aman televizyonu atalım demedik, hiç televizyonumuz olmadı bizim. Hatta şurada bir yazım daha var bununla ilgili. Ama yavru aramıza katıldıktan sonra şunu çok duymaya başladık “isteyecek, alacaksınız, siz de göreceksiniz buraya kadarmış marjinallik” Komik geliyor bize bu :)) Çok isterse elbette bir televizyonu olabilir ilerleyen zamanda bununla ilgili hiç bir sorunumuz yok bizim, ambargo uygulamıyoruz hayata. Arzular önemli. Ama evinde kedi köpek kuş balık kardeşleri olan, babası arıcılıkla uğraşan, domatesi balkonuna çıkıp dalında yiyebilen, annesi domateslerle konuşan, her gün evde zaten ayrı bir hayat yaşanan ailenin çocuğu neden umutsuzca televizyona sarılsın ki? En azından kendi sosyal çevresi olup televizyonu onlardan vazgeçilmez bir nesne olarak duyup tanıyana kadar bu pek gerçekleşmez gibi geliyor bize. Dolayısıyla hayal gücünün, gerçek algısının, hayattan zevk alma becerisinin, hayatta kalma marifetinin geliştiği yılları o da televizyonsuz geçirecek öngörüsüne sahibiz şuan.

Elbette televizyona yaklaşan her çocuğun ilişkisi aynı değil bu aletle ama aşaıdaki araştırma sizin de ilginizi çekebilir 😉

11825887_807099666073838_4966312688993754691_n

Çocuklar televizyonda gördüklerini gerçek olarak algılıyorlar mı?

Experimental Child Psychology dergisinin 2015 Haziran sayısında yayımlanan bir araştırmada çocukların televizyonda gördükleri olayları hayali (fantastik) olarak mı, yoksa gerçek olarak mı algıladıkları araştırılmış.

Araştırmanın ilk kısmında 4-6 yaş arası çocuklara ve yetişkinlere popüler bir çizgi film olan Sponge Bob’tan alıntılanan 10 gerçek (örn., televizyon izleyen iki insan), 10 fantastik (örn., bir adama dönüşen kahve) olay videosu gösterilmiş. Her bir videodan sonra katılımcılara videoda gösterilen olayın gerçekte olup olamayacağı sorulmuş. Bulgular, çocukların çizgi filmlerdeki hem fantastik hem de gerçek olayları gerçek dışı olarak algıladıklarını göstermiş.

Videodaki olayların çizgi film karakterleri tarafından yaşanıyor olmasının çocukların gerçeklik yargısını etkileyebileceği düşünüldüğü için araştırmanın 2. kısmında bir televizyon programından alıntılanan ve gerçek insanlar tarafından yaşanılan gerçek (örn., arkadaşının telefonla arayan bir çocuk) ve fantastik (örn., havada uçan bir çocuk) olay videoları gösterilmiş. Sonuçlar, 6 yaşındaki çocukların ve yetişkinlerin olayların gerçekliği hakkında doğru yorum yapabildiğini göstermiş. 4 yaşındaki çocuklar ise televizyonda gördükleri gerçek olayları, karakterler gerçek insan olduğunda dahi, gerçek dışı olarak algılamış, fantastik olayları ise gerçek gibi algılamış.

Bulgular, özellikle 4 yaş ve daha küçük yaşlardaki çocukların televizyonda gerçek kişiler tarafından yapılıyormuş gibi gösterilen fantastik olayları gerçek zannedebileceklerini, bunun yanında gerçek olayları da gerçek dışı algılayabileceklerini, dolayısı ile gerçeklik algılarının olumsuz etkilenebileceğini göstermesi bakımından önemli. Araştırma özellikle küçük yaştaki çocukların ailelerinin, çocuklarının izlediği programlar konusunda daha dikkatli olmaları konusunda uyarıcı niteliğinde.

Makaleye bu bağlantıdan ulaşılabilir:
http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0022096515001307

Aşısız Bebek Vs İlk Virüsü

Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz bebek…

Ben bunu henüz evli değilken ve hali hazırda hastanede çalışırken söylediğimde meslektaşlarım bile ciddiye almıyorlardı. Ütopik geliyordu. Mümkün olamazmış…

Evlendiğimizde de zaten ben halihazırda 10 yıllık anneydim. Hiç bir insan evladının erişemeyeceği zahmet sınırlarına ve çoğu insan evladının şükür ki yaşamadığı sağlık sorunlarına sahip bir yavrunun annesi hem de. Dolayısıyla hem meslek gereği hem de 11 yıllık tecrübeyle çoğu konuda doğurmuş pek çok kadından daha tecrübeli bir anneydim. Ama öyle olmuyor o iş, doğurana kadar hala ciddiye alınmıyorsunuz.

Learning is a hunger too.

“Bir hamile kal da görücem ben seni bakalım böyle düşünecek misin” le başlıyor kadının kadına zulmü. Hamilelik berbat, hamilelik kadının en zor dönemi sanki… Ve hamilelik bir anda hayata bakışın değişimi gibi anlatılıyor sanki ve her kadına olmak zorunda bu, yersen.

9 ay kustum ben 🙂 Onu saymazsak ne aşerdim, ne şişlik yaşadım son haftaya kadar (42.haftanın sonunda doğum gerçekleşti), ne ağlama nöbeti geçirdim (ne hamileyken ne de bebeğim doğduğunda ağlamadım hatta hala ağlamadım galiba duygulanıp hep güldüm şükür ki hep güldüm) ne sinirlilik yaşadım ne strese girdim. Doğurmadan hemen önce kustuğumu saymazsak hatta neredeyse yardımsız kalkamayacak kadar halsiz bırakan kusmaları rüya gibi bir hamilelik geçirdim. 8. haftada 1 kez kontrole gittik çok kusunca bebeği kontrol için ve ondan sonra hiç doktora bile gitmedik. Ultrasona da girmedik. Dolayısıyla “hamile olunca görücem ben seni”ler boşa çıktı 🙂

Belim sakattı. Omurgamda 3 çatlak. Doktor arkadaşlarım bile normal doğurursan sakat kalırsın 36-37. haftada sezaryen dediler (42. haftada normal doğum yaptık). Onlara kalsa 1,5 ay erken çekip koparmış olacaktık yavruyu. Kordon dolanması, son haftaya kadar ters duruş, mekonyumlu bebek vs onları saymıyorum. 5 gün sancı çektik. Sağlıkla doğduk. Yaptırmadık aşı falan, hatta doğduğu alandan bizsiz uzaklaştırmalarına müsade etmedik, kucağımda çıktım ayakta, ayık. Şahane 🙂 “Bebeği kucağına al da görücem seni ben” de boşa çıktı.

Aşısız, ilaçsız, doktorsuz bebek dedim. Güldüler. Yıllardır söylediğimi söyledim sadece ve alışık olduğum için göreceğiz mümkün mü dedim. Mümkünmüş. Aşısız, ilaçsız, doktorsuz 6 ayı tamamladık. Evet, tartılmadık bile hatta boyumuz bile hiç ölçülmedi. (ne ilgisiz ne saçma anne baba lanet olsun hep böylelerine verir çocuğu da işte!)

6. ayımızda ilk virüsümüzü kaptık. Yazın çok yaygın bir virüs. E biz de çok geziyoruz 🙂 HFMD geçirdik. El ayak ağız hastalığı. Hemen semptomları not ediyorum internette en ufak aramayla ulaşabileceğiniz:

Semptomlar:

  • Ateş
  • Baş ağrısı
  • Kusma
  • Halsizlik
  • Kırıklık
  • Kulak ağrısı
  • Boğaz ağrısı
  • Ağız burun veya yüzde ağrılı lezyonlar, ülserler, vezikül veya püstüller
  • Vücut döküntüleri; avuç içi, ayak tabanı, ağız içi ve bazen dudaklarda görülen daha sonra deri ülseri ve püstüllere dönüşebilen kızarıklıklar. Döküntü çocuklar için nadiren kaşıntılıdır ancak yetişkinler için son derece kaşıntılı olabilir.
  • Yaralar veya kabarcıklar küçük çocukların ve bebeklerin kalçalarında da mevcut olabilir.
  • İştah kaybı.
  • İshal

Ailecek virüsü kaptık. Bizdeki semptomlar sadece döküntüyle kaldı. Döküntüler inatla su tuttu kabardı falan ama bağışıklık sistemimiz şükür ki sağlammış sadece babasıyla bende halsizlik yaptı tek gece ve uykuyla geçti. Ve benim ağzımda inatçı bir kaç yara çıktı o kadar. Yavrunun döküntüden başka ne ateş ne iştahsızlık ve ishali olmadı. Yaşasın anne sütü!

Viral enfeksiyonların zaten çoğunun ilacı hatta tedavisi yok. Bol istirahat sıkı beslenme bolca sıvı alımı. Hep söylendiği gibi ilaçla 1 hafta dinlenerek 7 günde geçiyor 🙂

Bizim yavru da ilk virüsünü kaptı ama hasta edemedi virüs onu. Bu da “aşısız bebek her türlü hastalığa açık olmuyor önemli olan bağışıklık” tezimizi daha da güçlendirdi. Bunlar biz hasta olmayız veya hiç doktora gitmez hiç ilaç kullanmayız anlamına elbette gelmiyor. Ama luzum olmadıkça bunlara başvurmayacağız, hedefimiz inşallah en az 1 yaş. (1 yaş diyorum çünkü belki o ara bir uğrayıp kan testi yaptırabiliriz luzum görrsek zira hiç bir takviye kullanmıyoruz demir vitamin vb dolayısıyla belki eksiklik belirtisi görürsek depolara baktırabiliriz)

Hala doktora hiç gitmedik, hiç ilaç kullanmadık (vitamin fitil vs de dahil) ve aşısızız.

Maşallah demenizi rica ediyorum bu yazıdan hemen sonra hastanelik olmayalım. Bu yazıyı hastalığı geçirip atlattığımız günlerden ileri bir tarihte otomatik yayınlanmak üzere yazıyorum enerjiye inanan bir anne olarak. Tüm yavruların yolu temiz enerjilere çıksın. Kötü bakışlar evrenin ışığında bizlere ulaşamadan yok olsun. Aslında yazmama gerek bile yok çünkü enerjimi zamanımı harcamak bile gereksiz belki… Ama yazıyorum, yazıyoruz işte çünkü bir bebeğin bile belki hayatına bir damla güzellik dokunur mu bu vesileyle diye umut ediyoruz. Yazıyorum çünkü tüm bebekler hepimizin…

Yazıyorum çünkü anneler başka bir şeylerin mümkün olduğunu görsün en azından doktora yapılan “ilaç yaz” baskısıyla aileye yapılan “ilaç kullan” baskısı ortada makul bir yerlerde buluşsun da yavrular azıcık daha az zehirlensin diliyorum. Çünkü luzum halinde gerçekten hayat kurtarabilen ilaçlar önceden zamansız kullanıldıysa asıl işe yarayacakları zaman etkisiz kalıyorlar biliyorum.

Başkalarını değil çocuklarınızı dinleyin. Ben hastayım ve ilaca ihtiyacım var noktasına onlar gelene kadar siz çoktan ağzına zehir sokuşturur olmayın. Bedenlerini onlar tanır bırakın ateşle, ağrıyla, sızıyla baş etmek istiyorsa etsin sınıra kadar gözlemleyin.

Bir birey hasta olduğunu kabul edip hastayım diyene kadar tıbben de sağlıklı kabul edilir unutmayın 😉

Bebeğiniz ebeveynlik şablonunuz, sezgileriniz kılavuzunuz olsun dilerim.

Aşk ve ışıkla

Okulsuz Aileler Ülke Çapında İlk Mini Toplantısını Yaptı :)

Ekran Alıntısı5

Başlık çok mu iddialı? Hiç değil 🙂 Ülke için küçük olabilir bizim için büyük adımdı 😉

BU-LUŞ-TUK! Giresuunn, Selçuukk, Urlaaa, Manisaaa, İstanbuull Anadolu, İstanbul Avrupaa <3 Ülke çapında ilk mini webinarımızı yaptık a dostlar.. Kendi başıma kalmayı göze almıştım nasıl da mutluyum şuan, ne de güzel oldu. Tanıştık, bir sürü şey paylaştık bir sürü şey konuştuk en önemlisi bir kere daha tazelendik galiba… Yavrular için bir adım daha attık benim çook önemsediğim.

Hangout fikri kitap tartışmalarımız arasında ortaya çıktı. İyi de oldu. Hepimiz ayrı ayrı yerlere düşmüş aileleriz. Yüzyüze tanışmamız gerçek hayatta gecikecek gibi. En azından sanal da olsa birbirimizin yüzünü görüp sesini duyalım ve fikir alışverişinde bulunalım, ne dersiniz? dedim. İyi ki demişim! Gerçekten tamamiyle yalnız başıma oturumu açıp kapatmayı göze alarak dedim bunu çünkü hepimizin malumu zaman zaman bazı şeyler için çok kalabalık kişiler konuşurken “haydin gari” deyip yürüdüğünüzde bir bakmışsınız ardınızda yanınızda kimse kalmamış. Oluyor bunlar.

Biz İstanbulda yüzyüze de görüşmüştük o hikaye şurada tıklayınız

Neden buluşmak isteriz o da şurada yazıyor 🙂

İşte bu yazılarda da var olan sebeplerle insan ülkenin her yerindeki tüm okulsuz aileleri bir görmek, konuşmak tanışmak çocuklarını tanıştırmak istiyor ama şartlar malum. Bunun üstesinden gelebilmek için teknolojinin nimetlerinden yararlanmaya karar verdik. İyi ki! Ve ilk webinar oturumumuzu gerçekleştirdik.

Tek kelimeyle harikaydı! Beklentimin çok çok üzerinde bir sevinç yaşadım ben kendi adıma.

Ülkenin pek güzel köşelerinden tatlı mı tatlı aileler düşünün aynı çemberde toplanmış <3 Tadından yenmez!
Üstelik yazıştığımız kişilerin sesini duyup yüzünü görme fırsatı da bulduk. Yeni kan demek bu… Taze umut…

“Yapabiliriz yaa” gazı da demek evet benim için, zaman zaman ihtiyac olmuyor değil, bir köşede durmalı “bunu da yaptık ki biz, hep birlikte her şeyi başarabiliriz”ler.

Dolayısıyla sosyal bir platform kendiliğinden oluşmaya başladı. Tamamiyle sivil, bağımsız, tek bağ çocuklarımıza olan sevgimiz ve geleceğe olan umudumuz.

Bu toplantıları tekrarlamayı da umuyoruz. Şu an için çok sık da değil çok seyrek de değil kararında bir aralıkla kimseyi de yormadan, çocuklarıyla geçirecekleri tüm zamanı da “okulsuz günü”ne ayırmalarını istemeden bir orta yol bulacağız. Hem hazırlık aşaması hem esnası biraz zaman alıyor ve zahmetli eğer dikkatli ilerlemek istiyorsanız. İlkini başarıyla gerçekleştirdik. Devamı neden olmasın.

Gün tadındaydı bu arada evet 🙂 Çok samimi, eğlenceli ve hoş sohbetli. İleride belki aynı ilde olanlar bir mekana toplanır bir kaç il yine görüntülü sohbet bile yaparız kim bilir. Hoş olmaz mı? 5 il düşünün 3er 5er ebeveynler toplanmış ve o beş il de ekranda <3 waauuww 🙂

Konuşmacı sayısı hiç bir zaman çok yükselmemeli sanki. Çok zaman gerekli yoksa. Ama başka ebeveynler de katılabilmeli izleyebilmeli.. Bu sebeple sonraki oturumlar için konuşmanın aynı zamanda diğer kişiler tarafından online izlenebilmesini de sağlamaya çalışacağım. Sanırım dün bunun için bir kanal kurup alt yapısını tamamladık. Aksilik çıkmazsa bir sonraki öyle olacak. Ve bu izleyenler yazılı yorum da yapabilecek ve bu da katılımı interaktif hale getirecek. Yani çok çok daha güzel şeyler bekliyor bizi <3

Böyle de heyecanlı bir yazı oldu işte bu. Eğer sizin de yüreğinizde “okulsuz eğitim mümkün” notu ilişikse, eğer siz de okulsuzsanız buradaki anketi yanıtlayarak Buradaki Okulsuz Eğitim Düşleyen Ebeveynler grubuna katılıp hayalleri gerçeğe taşıma yoluna düşten tuğlalarınızı bırakabilir, tatlı mı tatlı ailelerle tanışabilirsiniz.

Daha pek çok etkinlik gerçekleştireceğiz, buna inanıyorum.

Heyecanımız artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin 🙂 Daha ne diyeyim <3

Bildiğim En Dingin En Ruhani Koku

Sen hiç sordun mu sarı çiçeğe?

İçinden o an geçen her neyse işte, sordun mu? Sardın mı gözlerindeki sevgiyle hiç bir sarı çiçeğin taç yapraklarını?

Arıların nasıl nazik öptüklerini, çiçeğin onları uğurlarken nasıl da nazik selamladığını, o güzel veda dansı salınımlarını hiç izledin mi rüzgarın müziğinde?

Hiç bir yerde bunun yapılabileceğini bize öğretmediklerinden ve kalp ile bakmazsak göremediğimizden nasıl akıp geçiyor güzellikler günümüzün kıyısından.

Her sabah koşup hayatımda tanıdığım en ruhani çiçeği selamlıyorum ben. Öyle çiçekçilerde bulup milyon liralara vazoda gönderebileceğiniz cinsten değil, çiçek deyince ilk akla gelen “süs” olanlardan hani. Süslü olsa da süs değil sebze bu. Bildiğimiz tek yıllık otsu, çalımsı, meyveleri de pek şifalı.

Kudret narı yetiştirip de hala koklamayanlar olduğunu fark edince nasıl derin bir üzüntü kapladı içimi. Ruhuna nasıl da güzel dokunuyor insanın halbuki… Nasıl da düşler aleminin kapısından en tatlı masalları kapıp geliyor daha ilk koklayışla.

Bir çiçeği koklamak okulda öğrenilir şey değil, çünkü okullarda belki zamanında öğretilirdiyse de çiçeklerle konuşmayı öğretmiyorlar artık. Ahh öğretseler çiçeklerle konuşmayı. Hani daha doğrusu ah bi gösterseler çiçeklerle konuşabilenler bunun mümkün olduğunu. Ağaca sarılanlar zaman geçirse okul bahçelerinde. Dünya okul oluverse o vakit, her yer okul bahçesi. Okulsuzlaşıversek, bulduğumuz her yerde öğrensek.

Balkonda aldım ben hayatımın en tatlı kokan derslerinden birini geçtiğimiz sabah horozlar öterken uzaklarda. Bir minik dal, yanından geçip domateslerimi koklamaya giderken fısıldadı kulağıma “her sabah domatesleri kokluyorsun ama bu sabah seni şu yaprakların arasında hoş bir sürpriz bekliyor” galiba tam duyamamış olmalıyım saçımın ucundan yakaladı beni. Ona zarar vermemek için refleks olarak başımı eğince yazın en tatlı kokusunu duydum. Temmuz başından beri çiçekli, defalarca kafamı içine sokmak suretiyle yaprak bakımı yaptığım, böcek temizlediğim, çiçeklerini saydığım kudret narı bu sabah buram buram daha önce tatmadığım kokular saçıyor.

Öyle bir koku ki dünyaya ait değil sanki…

Öyle bir koku ki sanki az sonra dünyanın sırlarını kucağıma bırakıverecek…

Zamanı anlatıyor, beklemeyi anlatıyor, olgunlaşmayı anlatıyor. Hani büyükler “ermedi daha o meyve ham” der ya işte öyle “ermeyi” anlatıyor bu çiçek.

Çiçek erer mi?

Eren çiçek o, evet! O koku ruhuma dokunuyor. Ruhum kabarıyor, maya oluyor bu koku, bilmem hangi yanımı büyütecek. Doğal maya…

Kalbim heyecanlı, diğer yarısına da tattırmalı bu kokuyu. Sonere sesleniyorum, geliyor. Azıcık başını eğmesini istiyorum. Almıyor kokuyu, azıcık daha sokulup şurayı koklar mısın diyorum çiçeği göstererek. Öyle ya hala içten içe acaba koku gerçekten var mı merak ediyorum, arasıra delirdiğim olmuştur, severim deliliği. Belki yine delirmişimdir. Sahi ne kadar az zaman “akıllı dünyalı”yım. Gerisi hep deli.

Üçüncü seferde alıyor kokuyu. Ohh diyor gönlüm. Gerçekmiş. Sadece bana kalsa içimde nasıl tutardım bu kokuyu. Çatlar mıydım? İncir çatlıyor tadından, nar çatlıyor, taş olsam çatlardım bu koku sadece bana kalsa, zira kudret narı da çatlıyor en sonunda.

Soner de seviyor kokuyu, o da şaşırıyor çiçeği misler gibi “çiçek” kokan sebzeye. Nasıl da esir olmuşuz öğretilere. Komik değil mi? Çiçeğin “çiçek” kokması garip geliyor bize. Aslında nasıl da güzel sebzelerin hem çiçekleri hem kokuları. Hatta biz hep düşünüyoruz şu ektikleri “süs” çiçekleri yanına aralarına azıcık da sebze sıkıştırsa belediyeler? Hatta mis gibi kudret narından sarmaşıkları olsa parkların, uhrevi kokular saçılsa, ruhumuz tazelense fena mı?

Ben bu yaz hayatımın en dingin kokusunu kokladım. En ruhani çiçeğiyle tanıştım.

Aylarca dalında kokmadan bekleyen çiçeğin bir sabah aniden nasıl da güzel kokmaya başlayabildiğini taa içinden yaşadım. Okullarda öğretilemeyecek dersler aldım ben kudret narından. Daha da öğretiyor hala.

Ben bu yaz yavrumu kudret narı çiçeğiyle, meyvesiyle tanıştırdım. Benim neredeyse 30 yıl sonra edindiğim deneyimi o henüz hayatının ilk yılı dolmadan edindi.

Öğretim-eğitim okulda olur gibi öğretilmiş ya bize hani. Farkında olmadan öğrenmişiz biz bunu ya, işte o yüzden ana baba öğrenmeyi bırakınca yavrular okulu bekliyor öğrenmek için. Halbuki o an neredeysek orası okulmuş. Olduğumuz “an” öğreten ve öğrenilen şey olunca hep birlikte öğrenmek kaçınılmazmış. Bu ahengi yakalayabilirsek eğer kendi içimizde, işte o zaman yavrularımıza daha güzel bir gelecek kalırmış.

Kudret narının ince dalı beni yakaladı ben ondan öğrendim, yavruma, sevdiğime gösterdim. Ben bu kokuyu gönlüme ektim. Sana kokladığım en dingin kokudan, en ruhani çiçekten haber getirdim. Bu yazıyı okuyan zihinlere bu bilgiyi ektim, bilin istedim ki çok güzel kokar kudret narının çiçeği yılın bu mevsimi.

Gördüğünüzde bir kudret narı çiçeğini, tanıyın, koklamadan geçmeyin istedim.

11811347_929111137127211_5579949732778238178_n

Steve Jobs çocuklarının iPad kullanmasına neden izin vermiyordu?

Bu sabah güzel bir çeviriye rastladım. Konu çocuklar ve teknoloji…

Bizim evimizde televizyon yok. Ben yaklaşık iki yıldır telefon kullanmıyorum. Soner de telefon kullanımını oldukça azalttı. Şuan minik cadı ve dapi uyurken yazabiliyorum bu yazıyı, çünkü onlar uyanıkken bilgisayarla temas etmeyi ben de sevmiyorum onlar da. Üstelik henüz 6 aylık bile olsa bunu gayet net ifade edebiliyor minik boklu, dapi zaten az modem parçalamadı, ne telefonlar yedi 🙂 İstemiyorlar onlar bana bakarken başka bir yere bakmamı, haklı olarak… Onlardan zaman çalmayı ben de istemem.

Bebeğimiz 6 aylık olmasına rağmen o konuşurken ekrana bakmamızı değil onu dinlememizi istiyor. Çocuklar teknolojiyle yakınlaşana kadar onlarla sizin gözgöze gelmenizi istiyor. Ve muhtemelen teknolojiyle tanıştıklarında henüz zaman yönetimini ve kullanım amaçlarını tam öğrenememişlerse bu artık ekranlarla gözgöze gelmek ve bunu iletişim yerine koymak anlamına geliyor diye düşünüyorum ben. Bununla ilgili bilimsel verim olmasa da gözlemim bu. Bunu başarıp çocuğu daha 5 yaşındayken teknolojiyle olması gereken şey için ve olması gerektiği kadar haşır neşir olmaya örnek olabilmiş anne babalar var tanıdığım ama çoğunun bunu başaramayıp çocuklarını önce teknolojiye teslim edip sonra kurtarmak için çırpındığını görüyorum.

Bu noktaya gelmemek için Steve Jobs bile temkinliymiş mesela… Ben neden olmayayım? Göz göze olmak benim de arzumsa neden çocuğumdan bunu çalayım? Biz çocuğumuza teknolojiyi yasaklama veya kısıtlama gibi şeyleri de doğru bulmuyoruz. Ambargo koyularak da çözülecek şey değil bu. Doğru ilişkiyi önce biz kurmaya çalışıyoruz teknolojiyle. Önce biz ona teslim olmuyoruz. Çocuğumuz da elbet halihazırda görerek tanıştığı teknolojiye bir gün dokunmak isteyecek, işte o an ona teslim olmaması için işe kendimizden başladık biz. Teknoloji ve çocuk konusunda soru işaretleriniz varsa bakınız Apple’ın kurucusu o ipad-iphone vs nin babası  Steve Jobs un tavrı neymiş ve bu tavır neden?

***

Nick Bilton‘un New York Times’ta yayınladığı yazıda Steve Jobs‘a “Herhalde çocuklarınız iPad’e bayılıyordur?” diye soruyor. Jobs da şöyle cevaplıyor: “Çocuklarım iPad kullanmıyor. Onlara evde ne kadar teknolojiyi kullanacakları konusunda sınır koyuyoruz.”

Özellikle Silikon Vadisi’nde mühendisler ve teknoloji yöneticileri, çocuklarını teknolojinin zararlarından korumaya fazlasıyla dikkat ediyorlar. Hatta çocuklarını, Los Altos’taki Waldorf Okulları gibi teknolojinin olmadığı yerlere gönderiyorlar.

children-ipod-technology-iphone-internet-2926901

3D Robotik’in CEO’su ve beş çocuk babası Chris Anderson‘un Times’ta vurgulanan bir alıntısı var. Teknoloji sektöründe çalışanların çocuklarını teknolojinin zararlarından neden korumaya çalıştığını anlatıyor: “Çocuklarım, arkadaşlarının hiçbirinde böyle kuralların olmadığını söyleyerek beni ve eşimi teknoloji konusunda fazla endişeli ve kuralcı olmakla suçluyorlar. İlk elden teknolojinin zararlarını gördüğümüz için kurallar koyuyoruz. Kendimdeki etkilerini gördüm ve çocuklarımda bu zararları görmek istemiyorum.”

Çocuklar erken yaşlarda teknolojiye kancayı taktıkları zaman hayal, yaratıcılık ve merak yoksunluğu ile yetişiyorlar. Bu da iPhone’lara ve diğer teknolojilere olan şimdiki bağımlılığımızın göstergesi. Son kuşak içindeki bizler dışarıda oynuyorduk çünkü bizim çocukluğumuzda akıllı telefonlar ve dizüstü bilgisayarlar yok sayılırdı. Google’da aramanın aksine bilgiye kütüphanelerdeki ansiklopedilerden, kitaplardan arayarak erişiyorduk. İnsanlarla el hareketleri ve göz temasları ile sosyalleşiyorduk.

çocuklar,sokak,oyun

Farklı şekillerde öğrenme yolları, çok yönlü bireysel gelişmemize yardımcı oldu. Bu yüzden, tüm gün “Candy Crush” oynayan ve Snapchat’te takılan çocuklarımızın yeteneği ve hayal gücü köreldiği için; eğer ellerinden akıllı telefonları almazsak bu sefer sağlıklarının da bozulacağını bildiğimiz için daha fazla endişe etmeliyiz. Sanırım, Steve Jobs da çocuklarını göz önüne alarak aldığı kararda bu yüzden haklıydı.

O zaman bir sonraki zamana çocuklarınızın ne sıklıkta teknolojiyi kullanacağını sınırlayabilirsiniz. Bilgisayar başında geçirecekleri vakitleri onlarla birlikte doğaya gidip, oyun oynayarak ve konuşarak geçirebilirsiniz. Büyük ihtimalle bundan hoşlanmayacaklar ama daha sonra size teşekkür edecekler!

Kaynak: Off Grid Quest ve çeviri için Gaia’ya teşekkürler.