Balkon Bahçeciliği: Doğal Böcek İlacı

Dogal bocek ilacı
.
Emek ver bak büyüt hoop böcek sarsın! Yeşil bitler dadansın! Hepimizin başına gelebiliyor. Doğal Yollarla önünü kesme şansımız var neyse ki.
.
Bocek problemi olusmadan onlem almak, artmadan onunu kesmek dogal yollarla mumkun. Biz bugun yavrucadıyla bir kac ilac hazırladık, önlem için. En kolayı sarımsaklı olanı, pek cok seyde etkili. Zehir olmaması en tatlı yanı, bakmayın tatlı dedigime, aslında da zehir gibi acı 🙂
.
Ozellikle balkonlar, ev ici ve minik bahcelerde kullanımı ideal, ben yıllardır kullanıyorum cok faydasını gordum.
.
4 dis sarımsak, 1 cay kasıgı cook cok acı biber, 1 cay kasıgı bitkisel yag, blr parca arapsabunu. Sarımsagı dov, diger malzemeleri ekle, 1litre suda karıstır. Kavanozda 1gece beklet. 1e 4 sulandırarak en ince fısfısla uygula.  Yalnız bitkinin tamamına uygulamadan once bir kac yaprakla dene bekle zarar gorurse uygulama.
.
Ciceklerde sebzelerde yesil bit salyangoz sineklenme vs de etkili yardımcı yontem. Dogal pestisit.

image

Yavrucuk arka planda daha kolay soyulsunlar diye sarımsak kavanozunu sallıyor. Beni yaparken gordu o devam etmek istedi. birlikte tamamladık. Yasayarak ogrenmenin en hos kısmı ogrendiginin farkına bile varmamak galiba. İlerde bir gun sarımsakları boyle soymayı tercih edecek, nedensiz 🙂 kaslari soyleyecek, eli gidecek, baskalari ondan ogrenecek… Büyülü! Değil mi sence de?
.
.
.
#annecadiningunlugu #yavrucadibuyuyor #lunanindunyaturu #cadininbahcesi #surdurulebilirevlilik #doğalilaç #doğalböcekilacı #naturalpestcontrol #naturalpesticide

Gerçek Balı Nasıl Tanırım?

Arı yumurtası görmüş müydün dünyalı dostum? Bu fotoğraftaki peteklerin ortasında gördüğün beyaz minik lekeler kraliçenin kare çekilmeden az önce bıraktığı yumurtalar.

image

Tam tabirle ‘günlük yumurta’. Bizim iğneli kızların bir kısmı çatlayan yumurta var mı diye kontrol ediyor şu görünen anda. Onları böyle mutlu ve halinden memnun hayatına devam ederken görünce havalara uçuyoruz.

Bu petekleri sıfırdan kendileri örüyorlar, arıcıların ‘temel petek’ tabir ettiği şeyi veya onu tutturmak için kovana soktukları teller yok bu arıların hayatlarında. Veya ilaçlar, asitler, suni vitaminler, çuval çuval şekerler… Biz onlara onlar bize eşlik ediyoruz, birlikte yaşayıp gidiyoruz. Ve artık çok iyi biliyoruz ki ülkemizdeki arıcıların inatla savunduğu, hatta ‘otorite’lerin kitaplarında makalelerinde önerdiği -insanı dumur eden- tonla şeker vermeler, ilaçlamalar, müdahaleler olmadan da bu yavrular pek ala mutlu mutlu yaşayıp gidebiliyormuş. Tüketicinin tercihi çok önemli. Paketli her şey gibi paket bal almaması, arıcısını tanıması arılara hakkaniyetli davranılmasını talep etmesi mühim.

Bu işin fabrikasyondan, kovan soyuculuğundan ayrılıp mutlu arıların artması için kilit nokta her şeyde olduğu gibi talepleriniz.

Sorular sorun ne olur, bu hayvancıklar mutlu yaşamayı ve sizler de onların çalınmayan, armağan ettikleri şifalı balını tatmayı hakediyorsunuz.

Her bal yazısından sonra soruluyor, çok mesaj alıyoruz, baştan yazayım, biz zaten arı ‘al bunu artık yer aç bana’ demezse kovandan damla bal çıkartmıyoruz, yaygın tabirle ‘bal sağımı’ yapmıyoruz. Dolayısıyla bal satmıyoruz. Keşke olsa fazlamız da hepinize tattırabilsek o şifayı. (Bir gün olur da kraliçeler bol bol armağan verirse fazlamız var kim ister deriz belki kim bilir, ne belkiler gerçek oldu neden olmasın, ne hoş olur) Gerçek balı nasıl tanıyayım diyorsunuz. Bir de nereden bal alayım sorusu geliyor ardından yerel arıcıları bulun gidin ziyaret edin canlar, baktınız göz gönül tuttu alın. Blogda güvenilir gıda yazısının sonunda balcıya sorulacak sorular var, soruverin 😉

Gerçek balı nasıl anlarız sorusuna dönersek, ben bunu Soner ve arıları gözlemlerken kulağıma fısıldadı rüzgar ve başka yerde yazıldığını görmedim. Dolayısıyla size çok önemli bir sırrımı veriyorum, ona iyi bakın lütfen. GERÇEK BALIN ANA MALZEMESİ AŞK. ARIYA DOKUNAN İNSANLAR ARIYA AŞIK OLACAK, ARI YAŞADIĞI YERİ SEVECEK, BİRLİKTE MUTLU GÖRÜNECEKLER. Ne koklayarak ne tadarak değil arıları ve arıcıyı tanıyarak anlaşılıyor gerçek bal a dostlar. Aklınızda olsun, gidin o kovanları görün, kovanlara, arılığa, arıcıya bakınca ne hissettiğinizi tartın. Sevgi hissederseniz, aşk görürseniz, vicdan sezerseniz, kendinizi arının yerine koyunca ‘ah şu kovana beni koysan, bana bu insanlar baksa burada ben de yaşarım be’ derseniz içinizden, işte o vakit doğru yerdesiniz 😉
Şifa olsun.

#annecadiningunlugu #surdurulebilirevlilik #doğalarıcılık #müdahalesizarıcılık #arıcılık #arıaşktır #arı #günlükyumurta #godsavethequeen #savethebees #beelove #honeybee #treatmentfreebeekeeping #bahçe #bahçecilik #garden

Neden Okulsuz: Okullar Güvenli mi?

Güneşle birlikte yeniden doğuyorum her gün..

Her sabah sesimi duyan duymayan, yüzümü bilen bilmeyen tüm komşularımı selamlıyorum. Kumruları, kargaları, portakal ağaçlarını, sabahları hep aynı saatte kırmızı arabasını aynı yere park eden yaşlı amcayı. Bazı sabahlar gecikiyor merak ediyorum. Sesini bile bilmem halbuki. Ama bir şekilde varlıktaki huzurumuzun birbirine bağlı olduğunun farkındayım.

Çocukluktan kalma bu alışmışlık belki. Şimdi çocuklar bunu bilmese de biz bu hisle büyüdük.

Komşularımızdan oluşan gizli bir teşkilat vardı bizi korumakla yükümlü. Bizi bilirlerdi. Biz tanımasak da onlar ya anamızı tanırdı ya babamızı belki alt komşumuzu belki amcamızı teyzemizi. Onlar bizi gözetirdi biz bizden küçükleri yaşlıları, kocaman bir güven çemberindeydik. Dünya küçüktü belki.

İstanbulda bunun tamamen dışında olmak, en tanıdığın yüzün kendi telaşıyla senin varlığını farketmeme yanından geçip gitme ihtimali ürkütücüymüş benim için. Dışına çıkınca daha iyi anladım.

Şimdi kızım için aynı güvenlik çemberini oluşturabilme şansım biraz daha yüksek. Burada insanlar konuşurken birbirinin yüzüne bakıyor. Gördüğün yüz daha az olunca anımsamak daha kolaymış, meğer hatırlamamalarım yaşlıklıktan değilmiş, bunu bilmek güzel.

Kızım için güvenlik dediğimde bunun sadece fiziksel güvenlik olmadığını hissediyorum içimde, derinde. Sosyal, ruhsal, zihinsel güvenlik de mühim. Neden “okulsuz” diye soruyorsunuz ya işte sebeplerinden biri bu, okulların büyük kısmı artık güvensiz.

“Biz de okuduk hiç bir şey olmadı”lar çok sık duyduklarımdan. “Ben de okudum ama nasıl bir okulda nasıl arkadaşlarla nasıl öğretmenlerle okudum?” Bu sorulara verdiğiniz cevaplar çocuklarınızın okuduğu/okuyacağı okullarla örtüşüyorsa amenna.. Benim gördüklerim malesef örtüşmüyor.

Biz yaşadığımız güvenlik çemberinin içinde okula gittik. Kendi sokağımızın çocuklarıyla, kendi mahallemizde oturan öğretmenlerle, kendi mahallemizde yürüyerek. Okulda yabancı yoktu. Sabah birlikte derse girdik akşam sokakta saklambaç oynadık. Hepimiz aynı mahallenin çocuklarıydık. Ana babalarımız birbirini tanır konuşmamış olsalar bile yüzlerine aşina olurlardı. Pazarda, çarşıda bakkalda gördüğümüz, evini damını bildiğimiz kişilerdi hepsi.

Şimdi şartlar böyle mi?

Çocuk yabancı bir ortama gidiyor mu? Sosyal bocalama yaşar mı?

Biz ortama yabancı mıyız?

O okula giderken hadi yürüyelim desek yürüyebiliyor muyuz? Yürüme mesafesinde mi?

Okula yürürken biz kendimizi güvende hissediyor muyuz?

Okulun içinde biz kendimizi evde, huzurlu bir yerde, gerilmeden, aitmiş gibi hissedebiliyor muyuz?

Öğretmenlerin evlerini hayatlarını biliyor muyuz? Bilme şansımız var mı?

O okula kimler çocuklarını gönderiyor, biliyor muyuz? Tanıyor muyuz?

O okulda çocuklar kendileri olabiliyorlar mı?

Öğretiler ezber mi? Yaratıcılığı tetiklemiyor iç dünyayı baskılıyor mu?

Bu sorular size abartılı gelebilir, ne alakası var diye düşünebilirsiniz. Ama temelde kendi erişimimiz kısıtlı, içinde güvende hissetmediğimiz, gerildiğimiz, huzursuzluk veren bir ortama çocuklarımızı göndermek mantıklı mı?

Bana hiç mantıklı gelmiyor. İyi hissettirmiyor bu düşünce. İşte bu sebeple okulsuz eğitim diyorum. (yanına eğitim kelimesini koymayı dahi sevmiyorum esasında sadece okulsuz)

Biz ülkenin ve şehirlerin durumunu göz önüne alarak böyle hissediyoruz şuan ama bu elbet sağlantımız değil. Bu sorulara iç rahatlatan cevaplar verdiğimiz, huzurlu, çocuğumuzun da kendi isteğiyle gitmek istediği bir okul keşfedersek bir gün, neden olmasın.

O zaman okullu okulsuzlar da oluruz işte 😉

Büyüdükçe Küçüldük, Küçüldükçe Büyüyoruz

Cocugum o zamanlar,
henuz tam bilemiyorum okumayi,
5yasinda falanim okula baslamamisim ama az yazip az okuyorum.
Tam dukkan tabelalarini misir tabletleri gibi okuyup kutsanilan donem var ya iste oralar. Kirmizi isik yansa da minibus dursa diye firsat bekliyorum, butun cam kenarlari benim. Cok eminim kendimden hangi tabela gelse cozerim, uzman sayılırım artık, yüzlerce tabela okudum.

O zamana dek okula gidip ogrenmek icin her sabah aglayan, cama yapisip mavi onlukleri izleyen cocuk nasil da hevesli artik minibuse atlayip evden babasinin dukkanina kadar olan butun tabelalari okumaya. Kendimi buldugumu, yapmak istedigim her seyi yapabilecegimi hissettigimi cok net animsadigim ilk hd hatiralar bunlar. Iki uc yas civari karincali veya siyah beyaz olanlar da var ama onlar sayilmaz belki.

O zamandan bu zamana sistem, okul, aile, akraba, arkadaş, hayat, sartlar falan zaman zaman torpulemeye ‘herkeslestirip kimselestirmeye’ calissa da kendilik hali baskın gelen, ic sesi gür olanlardanim. Öyleleri bilirler, kim ne konusuyor olursa olsun yurek seslenirse dis kulak kapanir ic kulak acilir. Iste boyle boyle, yuregin izinde o yavru yas alir, yol alir, ama kendi kalir.

Hala kendimim ben, hayatimin hic bir evresinde kimselesmedim. Kimseye kendimi kabul ettirme begendirme derdine dusmemis, hatta çoğu zaman sürüye uymayan “kara koyun” olmanın acısını da fazla fazla çekmişim. Olsun “ben benim” buna değer diyerek yoluma devam etmişim. Sonra bir lutuf ki şükrüne ömrüm yetişmez, oyle de bir adama sevdalanmış, onun kendiligini sevmisim, daha ne isterim.

Hal boyleyken ikimiz de yavrumuzdan, kendisinden baska bir sey gibi olmasini, dogasini kaybetmesini nasil isteyelim?

Kitaplarda, tekniklerde, teorilerde olmayan bir hayati, kendi biricik hayatimizi yasiyoruz. Dogamiza hic aykiri dusmeden, ic sesimizi bir an bile kismadan. Her hayat cok ozel ve hic kimse daha once o hayati yasamadi, bunun kutsalligini goruyor kalplerimizin ruhlarimizin uzerine titriyoruz.

New Image

Dogada, dogadan, dogayi, dogamizi tekrar tekrar ogreniyoruz.

Toprakla gecirdigimiz anlar sihirli. Birlikte büyüleniyoruz. Aksam babasina buyuk heyecanla gosteriyor ogrendiklerini; eller tirmik oluveriyor hali toprak oynuyor da oynuyor, kuslari taklit ediyor, kedi olup tıslıyor, dalindan hayali bi limon koparip uzatiyor babasinin burnuna, kokla diyor.

Cocuk ve yetiskinin gunluk aktivitelerinin baska oldugunu ilk kim soylediyse yalan. Birlikte yasiyoruz, birlikte yapiyoruz. Gunun getirdiklerine gore birlikte gelistiriyoruz yasam becerimizi, hayatta kalma yetimizi.

Kimse yasamayi digerinden daha cok bilemez, birlikte kesfediyoruz dogdugundan beri o an yasadigimiz hayati.

Okulsuz, kalipsiz, sezgisel yasam bu yuzden onemli bizim icin, gunun gerektirmedigi hic bir yuku sirtlamiyoruz. Ferah ferah dusunuyor ferah ferah konusuyoruz, olmasi gerekenden ne eksik ne fazla.

Bu sezgiyle azaltiyoruz yuk olanlari. Insandan, esyadan, duygudan, yasadigimiz alandan, izimize dusen zamandan sadelesiyoruz. Yavru buyurken biz itinayla usul usul kuculuyoruz.

Kuculmek guzel, kuculmek keyifli.

Kuculdukce hep bir olup yavas yavas buyuyoruz. Bereketleniyoruz. Yavasladikca mekan buyuyor sanki. An’a an katiyor sanki sadelik, yavaslik ve boylelikle zamana maya caliyoruz her gun batiminda. Ya tutarsa?

Her gun dogumunda yeni bir hayati yoguruyoruz yeniden, itinayla. Sadece o gunu, o anda.

O gun için gerekenden fazla nefesi bile yuk etmiyoruz kendimize, diliyoruz ki; tek bir an’ı bile kutlamayi kacirmayalim.

Bize kadar anca var zaman, bosa mi harcayalim?

Kuculmek Guzeldir: Tiny House/ Ufak Ev ilk deneyimler

Hic ummazdik oldu
Hediye gibi geldi, hosgeldi!

Sürdürülebilirlik evde başlar dedik..

Sürdürülebilir Evlilik… Hikayemiz 2012 yilinda bagdat caddesinde bir terasta basliyor, ekme bicme olcme tartma derken son uc yildir da, teras tarlayi artik tanidiniz, orada devam ediyor.
DU.

Bir anda ne oldu anlamadan kendimizi akdenizde buluverdik. 3gun icinde yuvamizi istanbuldan gocurduk. Biz de sastik kaldik tatile cikarmis gibi ciktik geldik.

Kuculme, azalma, eksilme ve boyle boyle bereketlenme hikayemiz bagdat caddesinden atasehire tasidi bizi. Once hayatimizdaki insan kalabaligindan, ses yogunlugundan, egsoz gazindan, fren sesinden falan eksilttik. Derken baktik guzel bu is, mis gibi alanlar aciliyor bize, daha cok urettik daha cok turettik, bir gezidir ettik derken avmler falan da cikip gidiverdi hayatimizdan, ‘baktik öle de oluuu böle de oluu’, biraz daha kuculelim dedik gelirimizi 3te birine dusurduk. Evet tersiz biz biraz once geliri azalttik ki gider azalsin :p Istifami verdim ben, bisiler vesile oldu, iyice bi mandira filozofu oldum. Soner is degistirdi vs gelir azaldi lakin biraz daha mutlandik.

3 yil neler neler urettik o terasta, hatta hala fide de miniklerim vardi, o kadar yoktu akillarda ayrilik. Oyle ki bacasiz eve portatif baca yapti Soner, bu kis sobamizi da kurmus, gidip gelip daglardan odun toplamis, kar yaginca kestane keyfi ismarlamis beklerdik. Kar gormeden gocecekmisiz ne bilelim.

Uc gunde yalap sap toparlandik ciktik yola. Nerede yasayacagimizi bilmiyorduk buraya vardigimizda. Aklimizda minik bir tarla hani gucumuz yeteninden, icine de bir konteynir evimizi yapana dek falan pembe hayaller. Evdeki hesap yanlos olmus bagdattan dondu. Istedigimiz gibiler hep cook buyuk gucumuzu geciyor, kucukler bize olmuyor. Kaldik kontripiyede. Sonere lojman vermisler hem de bahceli mustakil villa tipi mis bizi bekleyen yuvayi bulana dek idare ederiz? Demisler ki hayvan beslenmez kopegi kediyi atin gelin, e o lojmani siz munasip sekilde degerlendirin demis Soner, dedim az soylemissin 🙂

Basimizi sokacak bir yer illa ki buluruz, acikta kalacak degiliz ya dedik yattik, sabah ola hayrola. Hayra cikti gun baska bir yuva kapisi acildi onda da yine garibim dapiyi istemezler, ne yapalim yavru bu, kolunu kes at hadi, yok o yuva da olmazmis. O gece de halimize gulup yattik. Ertesi gun yeni kucucuk ficicik yuvamiz cagirdi, gittik. Ohh cok sukur! Her seyde var bir hayir.

150 metrekare dubleks terasli falan bir yasam alanindan sonra burayi gorunce esyalar ve yerlesim konusunda tereddut ettik acikcasi cunku 38 metrekare. Hobbit deliği kadar 🙂 Acayip sevimli ama gerçekten içine girince hele de eşyalar gelince bayaca minik işte. Bildiğin minik. Her ne kadar hayallerde olsa da (biraz buyuk hayal etmis olabilirim ben 38 metre kareyi tabi) insan alanin minicikligi karsisinda irkiliyor.

Gugilcigima tiny house diye sordugumuzda cikan arazideki sirince evlere pek benzemiyor “disaridan”. Cunku betonarme bir daireyi biz tiny house a cevirdik. Ofis olmak icin tasarlanmis, Sonerin ailesine ait. Biraz degisiklik ve ekleme cikartmayla sirin bir tiny house oldu, iceriden bakinca 🙂 en azından bize öyle geliyor (kimbilir belki de şimdilik)

Ilk tespitlerim ve hislerim soyle:

– Kesinlikle harika bir deneyim ve aklinizda varsa betonarme, bungalov, konteynir, apartman, mustakil vs demeyin imkaniniz olan ilk kucuk alanla bir deneyin 😉

– Hayalimdeki 40metrekarelik cixlzimlerdeki arazimize koyacagimiz tiny house suaki yuvamizin 2,5 kati falanmis 🙂 gercekci algilamamisim alan boyutunu bunu kendime itiraf etmem 1 haftami aldi. Aklinizda olsun eger daha once gormediyseniz ve minik bir yuva hayaliniz varsa once ayni boyutlu yasam alanlarini zlyaret edin bence. Hani o ikeadaki 20 metrekarelik dizaynlar falan var ya etraflari acik ve yasayip dagitanlari yok, beni onlar cok yaniltmis, kazin ayagi oyle degil 🙂

– Eger boyle bir dusunuz varsa kullandiginiz esyalari sik sik tasfiye edin. Gercekten kullanmadiginiz her seyi azad edin. Bir anda bu noktaya gelip 38 metre kareye sigmak durumunda kalirsaniz oo piti pitii demek zorunda kalmayin 🙂 o kapi mecbur kapanacak cunku 🙂

– Bizim pek mobilyamiz zaten yoktu. Vitrinimiz konsolumuz yemek masamiz sandalyeler vs falan hic olmadi mesela. Oradan yirttik 😉 onlar varsa zaten hemen bosa dusurun derim. Cunku kullanmaya devam ettiginiz seylerin bir anda yok olmasi sizi uzebilir, zorlayabilir. Eger onlari kullanmayi misafir odasini falan seviyorsaniz ve yokluklari mutsuzluk olacaksa sanirim tiny house sizi hayal kirikligina ugratabilir.

– Biz en son iki secenek elde ettik. Alanin bir kismi yatak odasi olsun veya olmasin yasam alanina donussun. (ki bel sorunu olan insanlar olarak yatagimizi cok severek aldik, paraya da kiydik ama cok da buyuk) sadece yatakla alandan calmayalim dedik yatagi ve yatak basini iptal ettik. Hediye edecegiz, bir depoya kaldirdik. Boylelikle yatak odamiz yok artik. Artik yaşam alanımızda bir “clark kent yatak” gunduz koltuk geceleri super kahraman 🙂 yatak isi icimize en cok boyle sindi. Rayli, katlamali, duvara gomulen falan yataklara baktik ama yavrucuk kucukken en uygunu bu oldu. Digerlerinde guvenlik soru isaretlerimiz olustu tatmin olmadik.

– Diger evimizde varligini bile hissetmedigimiz minik sehpalarimiz vardi, onlari bile iptal ettik alani daraltmamk icin. Hos zaten yavru hareketlendikce guvenlik geregi diger tarafta da muhtemelen yok olacaklardi ama burada o bile sizi boguyor. Gercekten sade ve ferah kalmanin onemini hissediyormus insan alan daraldikca.

– Buzdolabimiz gercekten kucuk. Ama o bile evin icini bir dolasti acaba nerede en az alani yer diye. Minimal yasamamizin nimetlerini ciddi manada hissettik, eger dev esyalarimiz olsa bu eve mumkun degil sigamazdik. Eger sizin de yuvanizi kucultme niyetiniz varsa minik esyalar edinin. Minik esyalara alisin.

– Yesil cocuklarimiz kiymetli bizim, terasin getirebildigimiz her parcasini getirdik. Ya yesil cocuklar ya bulasik makinesi celiskisini bulasik makinesi kaybetti mesela. Bulasik makinemizi iptal ettik. Ben buna cok sevindim. Arada bir deterjanla yikama yaptirmazsak temizlememeye basliyordu ve bu beni cok geriyordu. Isabet oldu. Cunku kalintidan dolayi yavrunun hic bir tabak tenceresi makineye girmiyordu, bu da her defasinda ekstra caba, kontrol vs demekti. Tedirginlikten kurtuldum. Yasasin arap sabunu.

– Bulasik makinesi olmayinca sudan tasarruf etmek gerek. Tum mutfak alet edavatinin sayisino minimuma indirip biraktik. Mis gibi oldu. 5 tabak 2 tencere bir kac plastik kap bir takim kase bir takim bardak 5 kasik 5 catal 5 bicak. Birazcik su fazla harcayabilirz ama harcamamizin cok daha fazlasini dogaya geri kazandirma cabasindayiz zaten.

– Kiyafetimiz falan pek yok zaten. O konuda hic sikinti cekmedik. Giymediklerimiz de varmis onlari da derleyip toplayip armagan ettik ustumuzden yuk kalkti.

– Kitapligimizdan odun vermedik! O varligini hissetmeden duramayacaklarimizdan. Sadece biraz sadelesti okunanlar gidecek olanlar gitti hediye oldular.

– Eger ufak bir ev istiyorsaniz firininizi ya evi siz insa ediyorsaniz sabitleyin yer kaplamasin ya da enn kucugunu secin diyebilirim. Eger biz evimizi yaparsak ben oyle olsun istiyorum. Bildigimiz bu borekciler varya, eski zamanda onu kucuk diye almistik guya ama evde kendine yeri zor bulan gezip gezip konamayanlardan oldu bir sure. Sigamadi ‘koca!’ eve 🙂

– Eger cok kalabalik yatmali misafirleriniz oluyorsa sikinti yasamamak icin alternatifleri en basinda dusunmelisiniz. Suan bize uc kisi gelse birine yatacak yer yok mesela 🙂 iki karardir dedik, alanimizdan fazla daraltmadik. Ama duzenleme yapmasak hic agirlayamaya da bilirdik. Onceden dusunmek gerek.

– Cok sevdigimiz bir mutfak masamiz vardi. Onu kurduk once ama baktik cok boguyor. Onu da iptal ettik. Yer masasinda karar kildik. Yasasin yer sofrasi.

– Banyo iki adim 🙂 Tuvalet icinde. Kabin falan yok haliyle. Dusunduk tarttik eklesek mi dedik vazgectik yine alandan kaybetmemek icin. Ama eger kendimize bir minik ev yapmak nasip olursa tuvalet ve banyoyu ayirmanin yolu olacaksa en azindan ayni alanda olacaksa da bolmeyle ayirmak vs bunu denemeyi tercih edecegimi farkettim. Cunku banyonun alanindan baya caliyor klozet. Ya da bana oyke hissettiriyor henuz alisamamisbda olabilirim bilmiyorum.

– Firin ocak vs hep bastan dusunmek gereken seyler. Yasam alanini genis tutunca mutfak daraliyor. Amerikan ve kisa bir tezgahimiz var. Dolayisiyla cok fazla daraltmamak icin buyuk ocagimizdan vazgectik. Dogalgazimiz yok. Evde tup istemedigimiz icin elektrkli ocaga gectik. Iki kafali elektrikli bir ocak edindik. Once tereddut ettik ama cok sevdik. Hatta diger ocaga gore cok avantajli buldugum yanlari oldu. Boz yere tereddut etmisiz.

– Bu deneyimimden edindigim icsel deneyim, kendi kucuk evini yapmadan kucuk baska bir evde yasamak faydaliymis. En azindan beni bekleyenin ne oldugunu artik biliyorum. Bu onemliymis cunku bizim evimiz icin dusundugumux, Sonerin uzerinde calistigi insa teknigi pek oynamalara musade eden bir teknik degil. Orayi yikayim buraya bir pencere acayim sansi pek yok. Dolayisiyla bu evde kesfettiklerimiz bizim icin altin degerinde olacak. Belki de uc bes ay sonra yok bu bize gore degilmis diyecegiz ve tamamen vazgececegiz ufak ev fikrinden kimbilir.

Simdilik ufak evde yasamla ilgili edindigim ilk deneyimler bunlar. Bakalim daha neler neler bekliyor bizi, yuvamizi. Bu konuda sik sik yazmaya, gelismeleri eklemeye guncelleme yapmaya calisacagim. Cunku bizim toplumumuzun pek alisik oldugu bir ev sekli degil bunu icine girince daha net anliyor insan. Hani misafir odamiz hic olmadi da yatagin isgal ettigi bir odamiz varmis bizim fazladan mesela 🙂 Bakalim daha neler ogrenecegiz!

Güvenilir Temiz Gıdaya Nasıl Ulaşırız?

Güvenilir gıdaya erişmek zor.

Gıda terörü her öğünümüzde tabağımızda.

Kafalarımız karışık. Çok fazla soru geliyor güvenilir gıda erişimi konusunda dolayısıyla fırsat bulunca böyle bir yazı hazırladım. Baştan söylüyorum uzuunca bir yazı. Hatta belki sıkıcı bilemiyorum. Yine de belki “tam da bunu arıyordum” diyenler için karşılaşmak iyi gelebilir diye buracığa bırakıyorum.

Bu yazıyı bir ‘Guvenilir Gıdaya Ulasma Rehberciği‘ gibi hazırlamaya calıstım. Çünkü sağlık muhim. Bizim bakış açımızı artık biliyorsunuz “Hasta olup ilaç kullanmaktansa, var olan sağlığı korumak” önemli. Oysa farkında olmadan mutfağımıza girenlerle, “seçenek dolu” dandığımız raflarla reklamlarla, algı yönetimiyle, alıştırıla uyuşturula tabağımıza koyulanlarla hasta ediliyoruz.

Satın alma gücümüzün, sosyal statümüzün hiç bir önemi yok. Uyanık olmak zorundayız. Hep birlikte paramızla zehirleniyoruz.

Artık nerede olduğunuzun bir önemi yok, köylerde bile her gıda güvenilir değil, doğal hiç değil. En iyi ihtimalle “ot ilacı” denilen ve modern tarım yapılan hemen her tarlaya atılan zehir gelip giriyor evimize. Diğer kimyasalları, hormonları, antibiyotik vb ilaçları saymıyorum.

Kime inanacagiz?

İnsanlar kime neye güveneceklerini şaşırdılar. Organik yönetmelikler ilaçlamalara müsade ediyor. Organik pazarlarda bir semtte ayrı başka semtte ayrı fiyatlar biçiliyor, market rafları ayrı ateş pahası, dolayısıyla insan bu “sağlıklı gıda hikayesi” de mi para tuzağı diye düşünmeden edemiyor.

Öte yandan hepimiz içimizde bir yerde biliyoruz ki tükettiğimiz gıdanın yetiştiği, yapıldığı yerdeki hava, su, zemin, ortamın mikrobiyolojisi, gıdayla temasta olan kişilerin sağlık/hastalık durumları, gıdanın paketi/paket malzemesi/paketlenme yöntemi, taşınması, saklanması vs uzun vadede her şey çok çok önemli. Zira her gıdayla aldığımız minik zehirler bünyemizde birikiyorlar. Üstelik et, süt, yumurta bambaşka mevzular. Hem hayvanlar için hem de bizler için “temiz gıda tercihi” hayati önem taşıyor. E ne yapacağız?

Saglikli yasamak istiyoruz! Peki ne istemedigimizi biliyor muyuz?

Maddi durum, sosyal konum, bilgiye-gıdaya erisim sansimiz, lokasyonumuz ne olursa olsun hayati onem tasiyan bir konu da ne yedigimiz degil ne yemedigimiz. Neyi soframizda istemiyoruz bunu belirlemek satin aldiklarimiza bakisimizi degistiriyor. Bu konuda önce kendimize karşı net olmaliyiz. “Katkili gida istemiyorum, paketli gida istemiyorum, somurulen iscilerin alin terinden kazananlarin sunduklari gidayi tuketmek istemiyorum, sahte gidaya pirim vermek istemiyorum, somurulen gun isigi gormeyen canlilarin olugu fabrika ciftliklerine param gitsin iskencede payim olsun istemiyorum” vs vs niyetler netlesince hayat onunuze, niyetinize uyan secenekleri kendiliginden getiriyor.

Ne yaparsak neye niyet edersek edelim bir yerde zihinde hep soru işaretleri, acabalar…

Bu handikaptan çıkmanın altın kuralı **fırsatın olan her şeyi kendin yetiştirmek, üretmek.**

En güvenilir ve temiz gıda kendi yetiştirdiğin, kendi su verdiğin, evinde yaptığın.

Evde yetiştirmek ne demek? Nasıl yani sebze meyve?

Elbetteee 🙂 Evde bostan kuruyoruz şekerim “Her Mutfağa Bir Bahçe” dedik duymadın mı?

İşte evde yetiştirebileceklerimiz:

    • Soğan: Soğan evimizde en kolay yetiştirebileceklerimizden. Minniminnacık bir dikey bahçe yetip artıyor. Şurada yapımını anlatmıştık, bakabilirsin.
    • Sarımsak: Arada kalmış küçük dişleri, azıcık pörsümüş eski başları ne yapacağız? Tabiki atmıyoruz, saksı diplerine sokuşturuveriyoruz. Salatalara mis gibi taze sarımsak. Bakmışsın diş bile tutmuş, miss. Bitmeyen sarımsak yapmışlar.
    • Marul: Küçük kaplarda güneş gören yerde kolayca yetişenlerden. Evde yetiştirmek çok eğlenceli, kısırına doyum olmuyor hanımlar 🙂
    • Tere, Roka, Maydanoz, Dereotu: Çok aşırı büyümelerini, pazardan aldıklarınızla yarışmalarını beklemez gerçekçi olursanız mis gibi bir saksı bostanınız oluyor. Balkondaki şifa kaynağı. Temiz, lezzetli ve yeşil! Dahası var mı?
    • Turp, Zencefil, Havuç, ıspanak vs Sihirli Kökler: Bir kere alıp daha sonra bir kaç kez daha yemek nasıl olurdu sebzeleri? Sihirli kökler yazımıza bir göz atın 😉
    • Domates: Evde yetiştirmek emek istiyor ama mümkün. Feysbuk sayfamızdaki teras tarla albümünden domates ağacımıza göz atabilirsiniz 😉

    • Salatalık: Balkonda yetiştirmeyi ve bir yaz boyunca bizi doyurmayı başaran iki kök salatalığımızın görselleri yine feysbuk albümlerinde mevcut
    • Biber: Balkonda yetiştirdiğimiz biber kasıma kadar çiçeklendi ekim ortasına kadar bibere doyurdu bizi. Mümkün evde biber, yes 😉
    • Aromatikler kekik fesleğen reyhan biberiye: birer küçük saksı bir evin tüm ihtiyacını fazla fazla karşılıyor.  Dalından taze baharat paha biçilemez. Yine teras tarla albümlerinde aromatiklerimizi bol bol görebilirsiniz. Kazayağı, hodan, ısırganlar cabası.

Bizim evde yetiştirdiğimiz tadımlık-doyumluk çeşitler onlarca oldu, tadına doyum olmuyor. Kendi tohum kütüphanemizi kurduk. Her yıl ufak ufak güncelliyoruz. Ama balkonda tam manasiyla kendimize yetebilir hale gelmemize henuz zaman var. İste bu noktada “tuketici tercihlerinin hayati onemi” devraliyor sahneyi.

Yetistiremediklerimizi **kendisi yetistirenden almaya niyet etmek**

Kendimiz yetiştiremediğimiz ürünleri kendisi yetiştiren ve ilaç, kimyasal gübre, hormon vs kullanmayan, yerel tohumla üretim yapan, dogaya saygili, canlilara duyarlı kişilerden almaya niyet ediyoruz. Bunun için akla ilk gelen organik raflar ama biz organik gıdanın da paketlenmişine sıcak bakmıyoruz. Organik pazarlar için de boyle biraz çekincemiz var. Her organik reyona ya da pazara güvenmiyoruz. Eğer organik pazardan alışveriş yapacaksak Buğday Derneğinin Organize ettiği organik pazarları tercih ediyoruz. Ama organik sertifikası olsa bile doğallık ön planda bizim için, dolayısıyla pazarda da bazen mevsim meyvesi sebzesi olmayan ürünler olabiliyor, onları tercih etmiyoruz. Satıcıya kendi ürünümü soruyor kendi ürününü satan standı bulup ondan alıyoruz.

**Yaşasın Semt Pazarı**

Organik pazar dışında semt pazarları mühim. Fakat burada da püf noktası yerelin, yasadigimiz bolgenin ciftcisinin tezgahini bumak. Çünkü kendi coğrafyamızda yetişmiş gıdayı tüketmeye son derece önem veriyoruz. Bizimle aynı toprakta, aynı iklimde büyüyen aynı havayı soluyan sebze meyve bizim için en şifalısı biliyoruz. Bizimle aynı şartlarda yetişen meyve sebze aynı hastalık etkenleriyle karşılaşıyor, aynı ihtiyaçları algılıyor ve kendi bünyesinde bunlara ön hazırlık yapıyor, güneşin toprağın yardımıyla güçleniyor. Dolayısıyla taze taze onu tüketeni de güçlendiriyor. Mevsiminde, yerel tüketenler bu yüzden daha az hasta olacaklar, deneyin 😉 Üstelik pazarcılarla diyalog halinde olmak güzel, memleketin gerçek havasını solumak hoş. Kendi tezgahlarında olmasa bile geldikleri yerlerden sizin için bir şeyler getirmeleri, dağdan topladıklarını sizinle paylaşmaları ise zaten paha biçilemez.

**Yetiştirilmeyen ama el emeği göz nuru evde üretilebilecekler** var bir de.

Market raflarında bulduğumuz ve sanki almak zorundaymışız gibi hissettiğimiz, aslında evde yapımı mümkün olan gıdalardan bahsedelim biraz:

  • Yoğurt: Yoğurt marketlerden kolay temin edilen üstelik çok da ucuza bulunabilen bir seçenek haline geldi. “Üstelik taş gibi de oluyor, ooo bozulmuyor, ekşimiyor da miiss!” Öyle mi dersiniz? Gerçek ev yoğurdu illa ki sulanacak ve illa ki ekşiyecektir. Yoğurdun ekşiyeni makbuldür. Üstelik suyu da çook kıymetli miktarda Bvitaminleri içerir, baş tacıdır. Hiç bir yer bulamazsanız koyacak, içiniz. Yoğurt yapmak oldukça kolay. Sütünüzü ılıtıp maya ekleyeceksiniz, o kadar. Mayamı da doğal yapacağım derseniz şurayı tıklayıp ısırgan otu mayamızın tarifine erişebilir miis gibi yoğurtlar tüketebilirsiniz. Yoğurt esasında yaşayan bir gıda ama market raflarında bulunanlar ölü dolayısıyla şifası olmadığı gibi ya zararı dokunursa? Yoğurt neden evde yapılmalı şu yazımızda detay bulabilirsiniz Hazır Yoğurdu çıkarttık hayatımızdan Neden mi? Tıklayınız.
  • Ekmek: Ekmek de evde yapılabilmesi sanki çok büyük ekipman, zaman, para, gerektiren bir gıda gibi algılanıyor ama öyle değil. Ekmek zaten yemek zorunda değiliz. Hatta kaynağını bilmediğimiz hiç bir buğdayı tüketmesek en iyisi, malum artık GDO hayatımızın gerçeği. Unlara eklenen “protein” (çeşitli duymak istemeyeceğimiz şeyler) “asit” (kimyasallar)  “küller” vs katkılar cabası. Neyse ki artık internet var ve yakınımızdaki buğday üreticilerini, değirmenleri, çiftlikleri takip edebiliyor, işlenmemiş ürün temin edebiliyoruz. En kötü ihtimalle yine markette bulabileceğiniz diğerlerine nazaran güvendiğiniz bir tam buğday unuyla sadece su ve tuz ekleyerek doyacağımız ekmeği yapabiliriz. İşte burada Pratik bir ekmek tarifi var. Yoğurt suyuyla bile ekmek yapabilirsiniz, burada tarifi mevcut. Şurada ekşimayalı pratik bir ekmek tarifi ve burada da ekşi maya tarifinin kendisi 😉
  • Probiyotikler: Probiyotik canlı mayaları ve bakterileri içeren gıda maddelerinin tamamı. Yani mayaladığımız ekmekten, yoğurda, gerçek turşudan, şalgama, bozadan, kefire hayatımıza dahil olmuş pek çok kavram aslında probiyotiktir. Gelgelelim marketlerden paketli satın aldığınız neredeyse hiç bir şey gerçek canlı bakterileri ve mayaları içermiyor. İçerseler o paketlerde uzun kalamazlar çünkü ekşirler, ürerler, köpürür, kabarırlar… Katkı maddesi varsa probiyotik işi bitiveriyor. Dolayısıyla tüm probiyotiklerinizi evinizde yapabilirsiniz. Boza tarifimiz burada mesela. Turşular keza özellikle kışın bağışıklık için çok önemli ve sadece gerekenler mevsim sebzeleri, biraz sirke, kaya tuzu, yeteri kadar su. Bizim en önemli probiyotiklerimizden biri mayaladığımız Kombucha, evimizin baş şifacısı. Şurada faydalarını okuyabilirsiniz.
  • Sirke: Sirke dışarıdan satın alındığında yine kendisi olmayanlardan. Çünkü sirke de yaşayan bir gıda. Ben en çok kendi tarifimle limon ve elma sirkesi yapmayı seviyorum. Sirke kokusunu hiç sevmeyen Soner dahi salatalarda bile limon sıkılmış gibi rahatça tüketiyor dolayısıyla her öğün istisnasız probiyotik almış oluyoruz. Henüz fırsat bulup yazamadım ama şurada pratik bir tarif var üstelik ilk başlayanlar için oldukça açıkşayıcı 😉
  • Erişte: Evde kendiniz yapabilirsiniz. Bol yumurtalı sert bir hamurdan bir kaç beze yeterli. Çok miktarlarda değil minik miktarlarda açıp kesebilirsiniz. Hem besleyici hem temiz, miss.
  • Tarhana: Tarhana da yine evde yapılabileceklerden. En sağlıklı hazır çorbalardan. Üstelik kışın da yapıp eğer kurutamıyorsanız mayalanınca derin dondurucuya atabilirsiniz. Paketli hazır çorba yemekten çok daha iyi sonuç veriyor 😉
  • Peynir: Vegan peynirleri deneyebilirsiniz. Hem vicdan temiz hem gıda daha ne 😉 Nohut, fasulye peynirleri harika. Olmazsa mayasız ev peyniri şurada tarifi var o da olmadı güvenilir bir maya bulup azar azar evde kendi peynirinizi yapabilirsiniz. Birazcık araştırınca hiç de korkulacak bir şey olmadığını göreceksiniz.
  • Reçel: Mevsim meyvelerini saklamanın en tatlı yolu. Şekersiz de yapmak mümkün üstelik. Piyasada raflardaki reçellerin ne meyvesi meyve ne içeriği reçel. Etiketinde katkı maddesi olan her şey gibi bundan da kaçınmalı.
  • Domates sosları, kahvaltılık basit soslar, salça, konserve, kuru sebze meyve… inanın bunları yapmak için tek gereken niyet edip yavaş yavaş başlamak.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, yazı uzadı gidiyor. Ana fikir net, evde yapılabilecek hiç bir şeyi mümkün olduğunca paketli satın almamak gerekiyor.

Eğer kendimiz evde yapamıyorsak, mümkündür insanlık hali, yoğunluklar, büyük şehirler, işler güçler, çoluk çombalak derken zor olabiliyor. O halde evde yapan birilerinden temin etmek en mühim tercihlerden. Yerel ürün kullanan, temiz malzemeleri arayıp bulan, ilaçsız tarımdan yana güzel insanlar bulmak gerek. Mesela daha önce söyleşi yaptığımız EVİŞİ Doğal Ürün Sevgili Esra onlardan biri, sayfasına bir göz atın. Ha oldu da o insanları da bulamayabilirim endişeniz var. Yakınınız yereliniz ilk tercihiniz olsun elbet ama olduya güvenemediniz kimseye, o halde o insanları arayıp bulup ürünlerini size ulaştıranları bulabilirsiniz. Tohumdan Sofraya Dostlarımız Sevgili Serhat ve Ilgın aradığınız kişiler olabilir. Egeden İstanbula ve tüm yurda mis gibi paketler yolluyorlar.

Gelelim süt, yumurta meselesine. O mesele bizim için net. Hayvanlar canlıdır. Sömürülmemeliler. Canları yakılmamalı. İnsanlarla hayvanlar arasında bir ilişki olacaksa bu aşkla olmalı, çift yönlü mutluluk huzur paylaşım içermeli. Yetistirildikleri topluluğun bir bireyi hayvanlar ve eğer koyabilecekleri bir katkı varsa bunu mutlulukla yapmalılar. ‘Bak buraya kadar iyiydi de saçmaladın’ diyecekseniz yazının devamını okumayın. Bu konuda biz çok netiz dolayısıyla hayvanları hakir gören, aşağılayan bir yorumlar da yapmayın, kırmayalım birbirimizi kardeş kardeş yaşayıp gidiyoruz, ne gerek var 😉

Eğer bir hayvana yuva oluyorsa birileri, barınma, yiyecek, güvenlik sağlıyorsa, mutlu mutlu geziyor, toprağa basıyor, sağlıkla güneşte külleniyorsa o can ve o hayvancık da minnettir yumurtasını, sütünü paylaşıyorsa o kişiyle, öyle çiftçiyi öper başımıza koyar hale geldik. Her yerde arayıp duruyoruz. Bulunca göz yaşıyla havalara uçuyoruz. Yaşasın gezen tavuklar, mutlu inekler, keçiler, koyunlar, arılar.

Fabrikalarda çik kadar kefeslerde sömürülen mutsuz hayvanların sütünün yumurtasının zaten size ne hayrı olur? Ne besleyiciliği? Stres hormonları vücutta, sütte, yumurtada birikiyor ve o tüm hastalık etmenlerini depolamış sağlıksız vucudu paket yapıp tabağınıza koyuyorlar. Siz sonra kendinizi stresten arındırmaya çalışın durun, ne çare. İlaci, hastaligi, hormonu cabasi. Aşağıda bir video var izleyiverin.

İstanbulda pazarlarda köylerden gelen yumurtacı amcalar teyzeler oluyor, onlarla konuşup güvenilir buldugunuzun yumurtasını deneyebilirsiniz. Ya da tepelere doğru ağaçlık alanlarda çitlerle ayrılmış minik kümesler, ağıllar var. Tavuklar keçiler çimenlerde geziyor oluyor. Genelde el yazısıyla “adaklık bulunur” ve “günlük süt tavık yımırtası var” şeklinde tabelalar görünce yavaşlayın, yaklaştınız 😉

Güvenilir gelenlerden numune alın. Eğer daha önce gerçek yumurta yemişseniz, biraz da damaınız güçlü bünyeniz hassassa farkı ayırt etmeniz kolay. Bir süre sonra mini bi yumurta “sonradan gurmesi” olacaksınız 😉 Boşverin organik yumurtayı, serbest gezen tavuk yumurtası candır. Şuradaki yumurta gerçeği yazımıza göz atabilirsiniz.

Et konusuna gelince ben zaten gözü olan hiç bir şeyi yemeyelim niyetindeyim. Lakin dikkat edilecekler süt ve yumurta mevzusu gibi. Doğallık serbestlik, güneş görme, ilaçsız hastalıksız olma, mutlu olma, acikcasi hayvanin ‘hayatini yasamis olmasi’ önemli.

Köylerde bile artık her şeye ilaç, kimyasal karıştı. Bazı koylu de parayi bulma derdinde. Unutmamak lazım bu ülkede “köylü kurnazlığı” diye bir tabir var. Köyden geliyor diye hiç gözü kulağı tıkamamak, sorgulamak lazım. Köylü kentli farketmez fırsatçı insanlar gerçekten özellikle çocuklarımıza sağlıklı şeyler yedirme arzumuzu sömürmeye çalışıyor. Bu artık koca bir pazar. Her birimiz bu pazarın parçasıyız. Taleplerimiz pazarı şekillendiriyor. Eğer dikkat etmez sadece etiket meraklısı olursak sömürülüyoruz. Bundan kaçınmanın yolu da yine en başta dediğimiz gibi üreticimizi tanımak, sadece niyeti yetmiyor, bilincinden emin olmak. Çok iyi niyetli bir köylü farkında olmadan hiç kimyasal kullanmıyorum dediği tarlasına bahçesine kimyasallar atıyor. Hiç ilaçsız diyor ama ot ilacı, çöp ilacı nedir kullandığın dediğinizde “onlar sayılmaz hiç bitkiye vermedim toprağa verdik ekmeden” diyor mesela, şok oluyorsunuz. Ya da mesela organik tarım yapan sertifikalı çiftçi ilaçlama yapıyor soruyorsunuz “e ama hani organik?” “yönetmelik izin veriyor” diyor. Yumurtalar tavuklar organik mesela ama tavuk 81 günde kesime geliyor “yönetmeliğe uygun besliyorum” diyor fabrikatör, yönetmelik 81 günde kesebilirsin diyor hatta etlik organik piliçler var ya onlar 72. günde paketleniyormuş, ne diyeceksin, adam haklı, dağılın beyler.

Organik yönetmeliklerini okumak farz oldu dediğinizi duyar gibiyim, kesinlikle katılıyorum, herkes okumalı.

Ahh hele bal konusu! Bir kere organik asit diye diye öyle bir ilaçlıyorlar ki kovanları aklınız durur. Ona kimyasal değil gözüyle bakılıyor hatta ülkemizde. Hele bir de “temel petek” denilen şey var, o hemen hemen her kovana girmiş durumda. Tüketilmesi doğru değil zaten ama süzme balına da üzerinde biriken kimysalları bulaştıracağı için hiç tavsiye edilmiyor geleneksel arıcılar arasında. Şeker konusu çok çok korkutucu öyle ki açın bakın çeşitli otoritelerin arıcılık eğitimlerinde ve arıcılık kitapçıklarında şu beslemesi bu beslemesi diye çuval çuval şeker vermekten bahsediliyor. Dehşete düşeceksiniz. Arıcılık öğrenirken ilk anlatılan şeylerden biri şekerle besleme. Oysa şeker hem zavallı arıcıkları içten içe yiyip bitiriyor aynı insana yaptığı gibi hem de şifalı sandığınız balla satın alanlar olarak insanlar kandırılıyor. Geleneksel, doğal arıcılık yapanların dışında neredeyse bütün arıcılar veriyor bunu, malesef. Halbuki arı zaten balı kendisi yemek için yapıyor, arının misler gibi yemeği balı alıp ona şeker vermek vicdansızlık değil de nedir? Hele bir de arıcınız arının balını çalıyor mu buna dikkat etmeniz gerek. Bu soyguna ortak olmamak için. Aslında bu bal konusu başlı başına bir yazı mevzusu, şimdi kısa keseceğim. Dikkat etmeniz gereken ilk şey arıcınızı tanımak. Sözüne güvenmek. Sorduğunuz sorulara doğru cevap vereceğine emin olmak. İşte soracağınız sorulardan bazıları:

  • İlaçla zararlı mücadelesi veriyor mu bunu sorun (eğer buna cevabı evet olursa; ilaçlama yapıyorum derse asit vs kullanıyorsa, kovanında dolayısıyla balınızda kalıntı olacağını unutmayın)
  • Besleme yapıyor mu sorun (eğer buna cevabı evetse şeker veriyorum, kek veriyorum, şurup veriyorum derse bir durup düşünün)
  • Eğer kışın besliyorum derse lütfen şunu sorun “bu arılar bu balı zaten kışın yemek için yapmıyorlar mı sen neden kışın besliyorsun?” cevabı malesef şu “ben kışa girmeden yaz sonunda arının topladığı bütün balı çaldım” buna “bal sağımı” diyor arıcılar ama çoğu zaman, paranın gözü kör olsun, bu iş “bal çalımı”na dönüşüyor. Bu yazıya çoğu kızacak biliyorum ama bu işi arı aşkıyla, hakkıyla, arıları da gözeterek yapanlar katılacaktır, arının tüm balını çalarak arıyı şekerlerine keklerine mahkum ediyorlar. Dolayısıyla satın alırsak biz de bu hırsızlığa alet oluyoruz. Şifa derken evlerimize, bedenlerimize nasıl bir enerji sokuyoruz, üzücü. Arıya kendine yaptığı kışlık stoğunu koloniye yetecek ve bir miktar artacak kadar bırakmayan arıcıdan bal almayın. Düşünün kendisine nimet sağlayan, ekmek getiren canlıya vicdanı sızlamayan birinin size sağlayacağı gıda ne kadar temiz olabilir?
  • Temel petek kullanıp kullanmadığını sorun. Geleneksel arıcılar kullanmıyor. Onları bulmaya çalışın. Temel petek dediklerinin en doğalı zamanında başka kovanlarda kullanılmış eski balmumlarından tekrar basılmış kalıplar çıtalara teller vasıtasıyla gererek hesapta süreci hızlandırıyor modern arıcılar. Ancak bu bal mumları tekrar tekrar kullanıldıkları için zaten gıdaya temasa artık pek uygun olmuyorlar çoğu zaman. Arının doğası kendi peteğini kendisi yapmak, ölçmek biçmek örmek. Ama standardize etme hastalığı insanı arının peteğine bile karıştırmış. Petekli bal alırken temel petek olmadığına emin olun. Zaten ben bal gibi mayalanan bir şeyin içerisinde metal telin ne işi olur anlayamıyorum. Dolayısıyla petek balda hile olmaz sadece ilüzyon. Şeker olur, ilaç olur, asit olur, temel petek olur, olur da olur. Arıcınızı ta-nı-yın. Tanımadığınız kişilerden, markalardan, piyasadan bal almayın. Türkler arısız bal yapabiliyor, unutmayın! Balınızı sorgulayın. Bildiğiniz güvendiğiniz arıcıda tercihiniz petek bal olsun. Süzme balı da alacaksanız yine mümkünse temel peteksiz olanlardan tercih edin.
  • Balınızın ısıl işlem görmediğine emin olun. Evet, çoğu arıcı balları kristalize olmasın diye ısıtıyor ve ballar evinize kanserojen etkili olarak gelebiliyor. Dikkatli olmakta fayda var. Bal ısınmaması gereken bir şey. En şifalı bal müdahale görmemiş çiğ bal.

Böyle şeylerle karşılaşa karşılaşa en sonunda kocamaaann bir komün kurup her şeyinizi kendiniz yapıp yetiştiresiniz geliyor mu sizin de arada?

Biz eninde sonunda şehirden kaçacağız, sonumuz belli. Zaten “dağın başında hiç bir şeysiz kalsak hayatta kalabilecek” yaşam becerisini kazanmaya çabalamamız bundan 🙂 Şehrin göbeğinde ekip, biçip, evde yapıp biraz biraz ilerleyebiliyorsak bu yolda, elbet kırsalda zorlanmama umudundayız. Ama en azından şuan bulunduğumuz yerde, İstanbulun göbeğinde, kırsala göçüp sağlıklı yaşamayı beklemeden, tercihlerimizle, emeklerimizle, ölü olmasına şartlandığımız “şehirde hayatı” biraz daha “yaşayan” bir hale getirebiliriz.

Tüm çabamız bunun için, “yaşayan bir hayat”. Güvenilir gıda, doğal yaşam, organik ilişkiler.

İstedikten sonra İstanbulda bile güvenilir gıdaya ulaşmak zor değil, raflarda bize sunulan kadarına mahkum değiliz.

Sonuçta; sağlıklı, huzurlu yaşam için kırsal şart değil.

Olduğumuz yer yuvamız. İlham niyetimizde. Doğa evimizde.

Sevgiyle

Balkon Bahçeciliği-Başlangıç

11990644_947379515300373_2803268192337397316_n

Kendi yetiştirdiğini yemenin tadı hele de çocuklarına yedirmenin iç rahatlığı hiç bir şeyde yok. Biz yıllardır balkon bahçeliği yapıyoruz ve bunu her geçen gün daha net hissediyoruz ki bir avuç bile olsa toprağın olacak. Nerede yaşadığın önemsiz. İstanbulun göbeğinde bir apartman dairesinde saksıda çeşit çeşit ürün yetiştirmek mümkünmüş, bizzat deneyimledik biliyoruz.

Kimyasallar, ilaçlar, hormonlar, gdo, hibrit falan öyle şeylerden bahsetmeyeceğim size.. Korku olsun istemedim yazıda. Umut taşımak istiyorum okuyanın yüreğine, biz neler yaptık yapıyoruz siz neler yapabilirsiniz başlangıçta, bunlar var yazının devamında.

Şehir çocuğuyum ben hani o köyü bile olmayanlardan. Köyleri turist gözüyle görenlerden, turist gibi gezip kokusuna hayran kalan çocuklardan 🙂 Köy kokusu cazip gelen çocuk içinde doğa aşkıyla gelmiş olan çocuk bence bu dünyaya. Ben öyle hissediyorum. Köyüm dahi yokken her ziyaret ettiğim köyde toprağın beni çekmesi boşuna değil sanırım. Köyümüz toprağımız henüz olmasa da evimiz köyümüz oldu işte bizim de, uğraşıp duruyoruz 🙂

Uğraşımızı, çabamızı, deneyimimizi de paylaşıyoruz ki sizlere de cesaret olsun, ilham olsun. Biz çok mutlu oluyoruz çünkü ve mutluluğu her birinizle paylaşmak sizlerin de güzel haberlerini duymak istiyoruz.

Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlardan çok fazla soru geliyor “ben yapabilir miyim” apartmanda, balkonsuz evde, kapalı balkonda, küçük bir balkonda, cam önünde, kapı önünde “ben yapabilir miyim”… Paylaşmamızın en önemsediğimiz amaçlarından biri şu mesajı vermek “biz yapabiliyorsak herkes yapabilir”. Evet sen de yapabilirsin.
Bu sorulara istinaden, tam da artık yazlık son hasatımızı yapıp yavaş yavaş kış ekimlerine geçecekken sizlerle bu konuda biraz konuşmak istedim. Dileğim bu kış herkesin bir şeyler yetiştirip en azından bir kez kendi ürününü koklaması, ağzına atması. Söz vermiştim sizlere bir balkon bahçeciliğine giriş yazısı yazacağım diye. Dilerim faydası olur <3 Haydi hep birlikte toprağa dokunarak karşılayalım bu sonbaharı… Hepimiz kendi yetiştirdiğimizin tadına bakalım bu sezon.. Hoş olmaz mı? Ne dersiniz?

Balkon bahçeciliği bir anda oluveren bir şey değil bu konuda dürüst olacağım size. Emek gerektiriyor. Gözlem gerektiriyor. Sevmek gerektiriyor. Sadece “aman ben de ekeyim de büyüsünler işte şurada” diye başlıyorsanız hiç boşuna zaman emek ve para harcamayın. Ama gerçekten toprağa dokunmak, bir canlının serpilip büyümesini izlemek ve bundan büyülenmek niyetindeyseniz, aramıza hoşgeldiniz <3

Bu kış için hemen şimdi başlayacaklar ama hiiç bir şey bilmiyorum hani bilale anlatır gibi anlat diyenler için detaylı ve biraz uzunca yazacağım. Dilerim fayda görürsünüz.

*Balkon bahçeciliğine  başlarken öncelikle evinizin hangi noktasında bu işi yapacağınıza karar verin. Öncelikle bu iş temiz pırıl pırıl bir iş değil bu konuda sizi uyarıyorum. Toza toprağa bulanacaksınız. Siz süpüreceksiniz rüzgar dağıtacak bir daha süpüreceksiniz yağmur yağacak çamur olacak falan bunlar kabulünüz olmalı. Eğer bunu kabul ederseniz bu süreçler eğlenceli bile emin olun 🙂 Eğer titizseniz zemini ona göre hazırlayın nasıl rahat edecekseniz öyle konumlandırın çünkü sonra yerlerini oynatmanızı çekiştirip ittirmenizi falan pek sevmiyor bu bitkicanların çoğu.

*Yer tespiti yaptıktan sonra gün içerisinde ara ara gözlemleyin ve güneş gölge saatleri ısı ve nem takibi yapın. Çok profesyonel bir şey değil hani öyle göz kararı. Çünkü buna göre hangi konumda ve ne tür bitkileri bakmak daha iyi ona karar vereceksiniz. Güneş mi sevsin, gölge mi sevsin, meyveli bitki mi olsun, aromatik yeşillik mi uygun bunun kararı verim açısından mühim.

*Yer tespitini yaptık, gün içindeki ışık miktarını ısıyı nemi gözlemledik. Sıra tür seçimine geldi. Ben daha önce hiiç bir şey denememiş ve ilk defa bitki bakacak ama hüsrana da uğrayıp heves kırmak istemeyenler için aşağıda bir kaç öneride bulunacağım. Ama önemli olan şu bitkileri gözlemlemek onları tanımak su ısı ışık ihtiyaçlarını tespit etmek zaman istiyor. Canlı olduklarını unutmadan ilerlemek ihtiyaçlarını suyabilecek seviyeye gelebilmek gerek. Dolayısıyla lütfen yeni başlarken her türden ortaya karışık bir balkon bahçesi hazırlamaya çabalamayın. Heves bize bunu yaptırıyor biliyorum ama canlı oldukları için her biri ayrı ayrı ilgi istiyor ve ihtiyaçlar başka başka dolayısıyla çok bölünmek veriminizi düşürecek moralinizi bozacak ve balkonunuzdan zevk alamayacaksınız 🙁 Bunun olmaması için yavaş ama emin adımlar gerçekten güzel sonuç veriyor bu konuda bana güvenin.

*Türlerimizi de seçtik peki nereye ekelim? Bunu tespit etmek için yer özellikleriniz ve seçtiğiniz türler önemli. Pek çok alternatif var konteynırlar, variller, kovalar, çuvallar, boy boy saksılar, evinizdeki plastik atıl duran her kap, eski tencereler, su şişeleri vs. Yerinize göre ve seçtiğiniz bitkilere göre bu değişiyor ve pek çok türü bir arada kullanabilirsiniz de. Ben yine aşağıda türleri yazarken ne tür bir kap uygun olur ondan da bahsedeceğim. Bu noktada önemli olan bitkinin kök özelliklerini tam anlamıyla bilmek. Saçak kök mü derine iniyor mu geniş alan mı istiyor kökünde mi depoluyor yoksa kök gelişmiyor da gövde için açık alan mı gerekli vs.

*Peki ne tür toprak kullanalım? Evinizde özellikle de yenilebilir bitkiler üretirken hüsrana uğramamak için steril toprak kullanmak önemli. Toprağı kendiniz de steril edebilirsiniz. Bu da bir seçenek ama başlangıçta enerjinizi bitkiyi tanımaya vermek en güzeli dolayısıyla her hangi bir toprağı kullanmak yerine güvenebileceğiniz bir bahçe yoksa paketli toprak kullanmanızı öneririm. Bu toprağı da kendi komporstunuz ve doğal gübrelerinizle zenginleştirmenizi. Hiç bir şekilde o satılan bitki besinlerini vs tavsiye etmiyorum. Yediğiniz şeyler için onları kullanmayın lütfen.

*Sulama nasıl yapılır? Sulama için en uygun yöntem nemlendirerek sulama olarak söyleniyor ama sizin bulunduğunuz yer ve şartlarınıza göre bu değişiklik gösteriyor. Burada önemli nokta fazla nemin hem kök çürüklüğüne sebep olduğunu bilmek hem de başta mantarlar olmak üzere pek çok zararlıya davetiye olduğunu unutmamak. İstanbulda nemin arttığı dönemlerde siz sulama yapmasanız bile zaman zaman mantar oluşumu gözleniyor. Bunlara karşı uyanık olmak adına sulamayı sabah saatlerinde ve genelde aynı saate gelecek şekilde yapmak bitkiyi stresten de koruyacaktır bu da benim dip notum 😉

Gelelim yeni başlayanlar için bu mevsimde (yaz sonu) hangi bitkiler seçilebilir, nasıl başlamalı, nelere dikkat etmeli:
Öncelikli tavsiyem kendilerine en uygun kompost türünü tespit edip hemen kompost yapımına başlamaları olacaktır. Bizim hiç bir ilaç gübre takviye vs kullanmadan verim almamızın en önemli sırlarında biri kendi kompostumuzu yapıyor olmamız. Üstelik evden çıkan organik çöp miktarı neredeyse sıfırlanıyor ve bu da insana kendini iyi hissettiriyor.
Yer seçiminizi yaptıysanız sıra bitki seçimine geldi. Eğer seçtiğiniz yer şiddetli don, yağmur, rüzgar alacak kadar açıkta değilse, balkonunuzda cam önünüzde hatta evinizin içinde rahatlıkla yetiştirebileceğiniz bitkilerden bahsedeceğim size:

* Yeşil soğan: Çok soğuk olmadığı sürece her mevsimde her yerde yetiştirebileceğiniz ve kısa sürede hasat edip yüzünüzü güldürecek bitkilerin başında geliyor soğan. Hafif derin bir kap, pet şişe hatta alanınız çok çok kısıtlıysa şuradaki gibi bir sistemle bile yeşil soğan yetiştirip yemeklerde salatalarda kendi el emeğinizi afiyetle tüketebilirsiniz. Pazara, aktara manava hatta markete gidip arpacık soğan isteyin. Neye ekeceğinizi seçin ve toprağınızı yerleştirin. Toprağı yerleştirdikten sonra arpacık soğanlarınızın baş kısmı dışarıda kalacak şekilde çok yaklaştırmadan toprağa gömün, uçları açıkta kalsın. Can sularını verin ve toprakları kurukça püskürtme yöntemiyle (veya kapağına iğneyle incecik  delikler açtığınız bir şişeyle) nemlendirin. Bir kaç güne kadar ilk yeşillikleri görüp mutlu olacaksınız. Uzadıkça biçin. Bir soğan bir kaç kez verimli şekilde biçiliyor biçtikçe sürgünleniyor.

* Sarımsak: Daha önce salatalarınıza yeşil sarımsak kattınız mı? KAtmadıysanız çok şey kaçırdınız. Kuru sarımsaklarınızı aynı yeşil soğan gibi başları yukarıda kalacak şekilde toprağa gömün. Soğanların arasına bile serpiştirebilirsiniz bir kaç tane. Sarımsağın da ne kadar hızlı yeşerdiğinizi göreceksiniz. Yeşerdikçe biçip tüketebilir salatalarınıza ekleyebilir kıyıp çorbalarınıza koyabilirsiniz.

* Buğday çimi: Buğday çimi çok sağlıklı ve yetiştirmek çok kolay. İlaçlanmamış işlenmemiş kırılmamış buğday bulun. Tohumluk kullanacağım derseniz muhtemelen vereceklerdir. Orta delinlikte bir kaba toprağınızı yerleştirin üst kısmı tam doldurmayın. Yerleştirdiğiniz toprağın üzerine bugday tanelerinizi çok sık olmayacak şekilde yerleştirin. Üzerine biraz daha toprak örtün ve can suyunu verin. Kabınızın suyu iyi tahliye ettiğinden emin olun. Tohumlar çok sulu şekilde kalırsa çürüyebilir. Yine toprak kurudukça nemlendirin. Buğday da çok kısa sürede çimleniyor. Yine bir ekim iki-üç kez biçmeye müsade ediyor. Biçtiğiniz buğdayın suyunu içebilir çimi salatalarınıza ekleyebilirsiniz. Çok faydalı ve değişik bir görünüm ve lezzet katıyor sofranıza.

* Roka: Yine çok soğuk olmayan her mevsimde her yerde yetiştirebileceğiniz lezzetlerden biri roka. Tabi pazardan aldığınız kadar iri ve diri rokalar beklemeyin saksınızdan. Daha bebek daha taze ve kesinlikle daha aromalı rokalarınız olacak. Roka konusunda su ve ışık noktaları denge istiyor. Eğer ayarlayamazsanız boyun hızlı uzaması veya hemen tohuma kaçması gibi durumlar olabilir. Olsun o süreçleri izlemek de çok keyifli inanın.

* Havuç: Bu mevsimde ekilip tüketilebileceklerden birisi de havuç. İzlemek de çok eğlenceli. Ama havuç için biraz daha zenginleştirilmiş bir toprak ve derince bir alan gerekiyor. Kompost şansınız şu noktada yoksa havuç çok verimli olmayabilir ama yine yeşermesini gözlemek için bir fırsat.

* Ispanak: Bu mevsimde yeşillenmesini izlemek en keyifli olanlardan biri de ıspanak. Tabi yine saksınızdan pazar ıspanağı beklememelisiniz 🙂 Kendiniz yetiştirdikçe tezgahlardaki sebzeler garip gelmeye başlayacak emin olun. Ispanak ekerseniz çok çok yakın yerleştirmemeye dikkat etmek ve ışık nem dengesi yine önemli unsurlar.

* Maydanoz: Maydanoz yine çok çok soğuk olmadıkça yetişiyor. Dikkat etmek gereken güneş ışığı alması ve sulama dengesi. Bunları sağlarsanız aroması ve kokusu pek tatlı yavru maydanozlarınız olacaktır. Çok çok derin bir kaba ihtiyacınız olmasa da çok da sığ olmazsa iyi olur kabınız.

Bu mevsim bu bitkilerden üç-dört tanesini seçip toprağı ışığı bitkiyi gözlemlemeye başlayıp önümüzdeki sezon mart ayında domates salatalık biber için kendinizi hazırlayabilirsiniz. Sonrasında her sezon bir iki şey ekleyerek tanıdığınız türler ve tattığınız lezzetleri sürekli arttırmanız mümkün olacak. Ben mesela artık domatesçe biliyorum, yıllar süren çaba sonunda.. Biz bu yıl kudret narını ve kavunu balkonda başararak kendi rekorumuzu kırdık 🙂 Tek sezonda balkondan onlarca çeşit geçti. Ama hepsini yavaş yavaş tanıdık inanın. Kendinize zaman tanıyın. Yapabilir miyim sorusunu rafa kaldırın. Bu işin en iyisi yok. Olduğu kadarı var. O an olan neyse o toprağa hasretinizi gidermenize ve en azından bazı lokmaları gönül rahatlığıyla yutmanıza yetecek. Önemli olan da bu değil mi?

Lütfen eğer bu yazıyla birlikte, bizimle kışlık ekimlerinize başlarsanız zaman zaman bizi de haberdar edin ilerleyişten, mutluluğunuzu paylaşalım <3 Bu yazıların paylaşımların boşa gitmemesine sevinelim ve dahasını paylaşalım.. Paylaştıkça çoğalacağız. Yaşasın kendi yetiştirenler, yetiştirmek isteyenler  <3

Çarpıcı bir deney: Bir hayvanı sevmemiz için fiyat etiketini görmemiz gerekir mi?

priceless-pets (2)

Bir can satın almaktansa, bir hayat kurtar <3
Satın alma sahiplen!

Barınakta yaşayan birkaç hayvanı alıp bir petshop’taki hayvanların yerine koyduğumuzu ve altlarına da birer fiyat etiketi eklediğimizi düşünelim. Brezilyalı hayvan hakları grubu Accoviaçcão Quatro Patinhas işte bu ilginç deneyi yaparak çarpıcı bir sonuca ulaştı.

Sürdürülebilirlik için bas pedala! Muzzisikletle Tanışın!

slider_muzzi1

Bisiklet rahatlığı, temizliği, insan vücuduna olan katkılarıyla yeryüzündeki en doğa dostu ulaşım aracı. Yine de üretimi esnasında bir takım kimyasallar, kullanılan metaller bu pürüzsüzlüğü bir nebze bozuyor; ancak tabi bisikletle yaşamak kafa yapınızda da birtakım değişimler getiriyor. Çevre konusunda duyarlılığınız biraz daha hassaslaştıysa üretim aşamasında çevreye zararı söz konusu olmayan bisikletler üretilmeye başlandığı müjdesini verelim. Çünkü geri dönüştürülebilir malzemelerden bisiklet üreten şirketler var artık.

slider_muzzi2

Şimdi bu üretime biraz daha yakından bakalım ve en ekolojik olanını bulalım: Muzzisiklet. Uruguaylı sanatçı Juan Carlos Calabres Muzzi’nin icadı olan bu bisikletlerin her biri, yaklaşık 200 kullanılmış pet şişeden yapılıyor. Öğütülüp macun haline getirilen plastikten döküm alınmasıyla üretilen bisiklet kadroları, üretim içindeki lehimleme aşamasını da ortadan kaldırmış oluyor. Böylece bisikletiniz artık ne paslanıyor, ne de boyası dökülüyor. Plastiğin hafifliği, darbeleri metale göre daha kolay absorbe etmesi de cabası…

“Çevresel olarak geçerli bir şehir bisikleti” sloganıyla pazarlanmaya başlanan Muzzisikletler, şimdilik sadece internet üzerinden satılıyor.