Neden Okulsuz: Okullar Güvenli mi?

Güneşle birlikte yeniden doğuyorum her gün..

Her sabah sesimi duyan duymayan, yüzümü bilen bilmeyen tüm komşularımı selamlıyorum. Kumruları, kargaları, portakal ağaçlarını, sabahları hep aynı saatte kırmızı arabasını aynı yere park eden yaşlı amcayı. Bazı sabahlar gecikiyor merak ediyorum. Sesini bile bilmem halbuki. Ama bir şekilde varlıktaki huzurumuzun birbirine bağlı olduğunun farkındayım.

Çocukluktan kalma bu alışmışlık belki. Şimdi çocuklar bunu bilmese de biz bu hisle büyüdük.

Komşularımızdan oluşan gizli bir teşkilat vardı bizi korumakla yükümlü. Bizi bilirlerdi. Biz tanımasak da onlar ya anamızı tanırdı ya babamızı belki alt komşumuzu belki amcamızı teyzemizi. Onlar bizi gözetirdi biz bizden küçükleri yaşlıları, kocaman bir güven çemberindeydik. Dünya küçüktü belki.

İstanbulda bunun tamamen dışında olmak, en tanıdığın yüzün kendi telaşıyla senin varlığını farketmeme yanından geçip gitme ihtimali ürkütücüymüş benim için. Dışına çıkınca daha iyi anladım.

Şimdi kızım için aynı güvenlik çemberini oluşturabilme şansım biraz daha yüksek. Burada insanlar konuşurken birbirinin yüzüne bakıyor. Gördüğün yüz daha az olunca anımsamak daha kolaymış, meğer hatırlamamalarım yaşlıklıktan değilmiş, bunu bilmek güzel.

Kızım için güvenlik dediğimde bunun sadece fiziksel güvenlik olmadığını hissediyorum içimde, derinde. Sosyal, ruhsal, zihinsel güvenlik de mühim. Neden “okulsuz” diye soruyorsunuz ya işte sebeplerinden biri bu, okulların büyük kısmı artık güvensiz.

“Biz de okuduk hiç bir şey olmadı”lar çok sık duyduklarımdan. “Ben de okudum ama nasıl bir okulda nasıl arkadaşlarla nasıl öğretmenlerle okudum?” Bu sorulara verdiğiniz cevaplar çocuklarınızın okuduğu/okuyacağı okullarla örtüşüyorsa amenna.. Benim gördüklerim malesef örtüşmüyor.

Biz yaşadığımız güvenlik çemberinin içinde okula gittik. Kendi sokağımızın çocuklarıyla, kendi mahallemizde oturan öğretmenlerle, kendi mahallemizde yürüyerek. Okulda yabancı yoktu. Sabah birlikte derse girdik akşam sokakta saklambaç oynadık. Hepimiz aynı mahallenin çocuklarıydık. Ana babalarımız birbirini tanır konuşmamış olsalar bile yüzlerine aşina olurlardı. Pazarda, çarşıda bakkalda gördüğümüz, evini damını bildiğimiz kişilerdi hepsi.

Şimdi şartlar böyle mi?

Çocuk yabancı bir ortama gidiyor mu? Sosyal bocalama yaşar mı?

Biz ortama yabancı mıyız?

O okula giderken hadi yürüyelim desek yürüyebiliyor muyuz? Yürüme mesafesinde mi?

Okula yürürken biz kendimizi güvende hissediyor muyuz?

Okulun içinde biz kendimizi evde, huzurlu bir yerde, gerilmeden, aitmiş gibi hissedebiliyor muyuz?

Öğretmenlerin evlerini hayatlarını biliyor muyuz? Bilme şansımız var mı?

O okula kimler çocuklarını gönderiyor, biliyor muyuz? Tanıyor muyuz?

O okulda çocuklar kendileri olabiliyorlar mı?

Öğretiler ezber mi? Yaratıcılığı tetiklemiyor iç dünyayı baskılıyor mu?

Bu sorular size abartılı gelebilir, ne alakası var diye düşünebilirsiniz. Ama temelde kendi erişimimiz kısıtlı, içinde güvende hissetmediğimiz, gerildiğimiz, huzursuzluk veren bir ortama çocuklarımızı göndermek mantıklı mı?

Bana hiç mantıklı gelmiyor. İyi hissettirmiyor bu düşünce. İşte bu sebeple okulsuz eğitim diyorum. (yanına eğitim kelimesini koymayı dahi sevmiyorum esasında sadece okulsuz)

Biz ülkenin ve şehirlerin durumunu göz önüne alarak böyle hissediyoruz şuan ama bu elbet sağlantımız değil. Bu sorulara iç rahatlatan cevaplar verdiğimiz, huzurlu, çocuğumuzun da kendi isteğiyle gitmek istediği bir okul keşfedersek bir gün, neden olmasın.

O zaman okullu okulsuzlar da oluruz işte 😉

Büyüdükçe Küçüldük, Küçüldükçe Büyüyoruz

Cocugum o zamanlar,
henuz tam bilemiyorum okumayi,
5yasinda falanim okula baslamamisim ama az yazip az okuyorum.
Tam dukkan tabelalarini misir tabletleri gibi okuyup kutsanilan donem var ya iste oralar. Kirmizi isik yansa da minibus dursa diye firsat bekliyorum, butun cam kenarlari benim. Cok eminim kendimden hangi tabela gelse cozerim, uzman sayılırım artık, yüzlerce tabela okudum.

O zamana dek okula gidip ogrenmek icin her sabah aglayan, cama yapisip mavi onlukleri izleyen cocuk nasil da hevesli artik minibuse atlayip evden babasinin dukkanina kadar olan butun tabelalari okumaya. Kendimi buldugumu, yapmak istedigim her seyi yapabilecegimi hissettigimi cok net animsadigim ilk hd hatiralar bunlar. Iki uc yas civari karincali veya siyah beyaz olanlar da var ama onlar sayilmaz belki.

O zamandan bu zamana sistem, okul, aile, akraba, arkadaş, hayat, sartlar falan zaman zaman torpulemeye ‘herkeslestirip kimselestirmeye’ calissa da kendilik hali baskın gelen, ic sesi gür olanlardanim. Öyleleri bilirler, kim ne konusuyor olursa olsun yurek seslenirse dis kulak kapanir ic kulak acilir. Iste boyle boyle, yuregin izinde o yavru yas alir, yol alir, ama kendi kalir.

Hala kendimim ben, hayatimin hic bir evresinde kimselesmedim. Kimseye kendimi kabul ettirme begendirme derdine dusmemis, hatta çoğu zaman sürüye uymayan “kara koyun” olmanın acısını da fazla fazla çekmişim. Olsun “ben benim” buna değer diyerek yoluma devam etmişim. Sonra bir lutuf ki şükrüne ömrüm yetişmez, oyle de bir adama sevdalanmış, onun kendiligini sevmisim, daha ne isterim.

Hal boyleyken ikimiz de yavrumuzdan, kendisinden baska bir sey gibi olmasini, dogasini kaybetmesini nasil isteyelim?

Kitaplarda, tekniklerde, teorilerde olmayan bir hayati, kendi biricik hayatimizi yasiyoruz. Dogamiza hic aykiri dusmeden, ic sesimizi bir an bile kismadan. Her hayat cok ozel ve hic kimse daha once o hayati yasamadi, bunun kutsalligini goruyor kalplerimizin ruhlarimizin uzerine titriyoruz.

New Image

Dogada, dogadan, dogayi, dogamizi tekrar tekrar ogreniyoruz.

Toprakla gecirdigimiz anlar sihirli. Birlikte büyüleniyoruz. Aksam babasina buyuk heyecanla gosteriyor ogrendiklerini; eller tirmik oluveriyor hali toprak oynuyor da oynuyor, kuslari taklit ediyor, kedi olup tıslıyor, dalindan hayali bi limon koparip uzatiyor babasinin burnuna, kokla diyor.

Cocuk ve yetiskinin gunluk aktivitelerinin baska oldugunu ilk kim soylediyse yalan. Birlikte yasiyoruz, birlikte yapiyoruz. Gunun getirdiklerine gore birlikte gelistiriyoruz yasam becerimizi, hayatta kalma yetimizi.

Kimse yasamayi digerinden daha cok bilemez, birlikte kesfediyoruz dogdugundan beri o an yasadigimiz hayati.

Okulsuz, kalipsiz, sezgisel yasam bu yuzden onemli bizim icin, gunun gerektirmedigi hic bir yuku sirtlamiyoruz. Ferah ferah dusunuyor ferah ferah konusuyoruz, olmasi gerekenden ne eksik ne fazla.

Bu sezgiyle azaltiyoruz yuk olanlari. Insandan, esyadan, duygudan, yasadigimiz alandan, izimize dusen zamandan sadelesiyoruz. Yavru buyurken biz itinayla usul usul kuculuyoruz.

Kuculmek guzel, kuculmek keyifli.

Kuculdukce hep bir olup yavas yavas buyuyoruz. Bereketleniyoruz. Yavasladikca mekan buyuyor sanki. An’a an katiyor sanki sadelik, yavaslik ve boylelikle zamana maya caliyoruz her gun batiminda. Ya tutarsa?

Her gun dogumunda yeni bir hayati yoguruyoruz yeniden, itinayla. Sadece o gunu, o anda.

O gun için gerekenden fazla nefesi bile yuk etmiyoruz kendimize, diliyoruz ki; tek bir an’ı bile kutlamayi kacirmayalim.

Bize kadar anca var zaman, bosa mi harcayalim?

Kuculmek Guzeldir: Tiny House/ Ufak Ev ilk deneyimler

Hic ummazdik oldu
Hediye gibi geldi, hosgeldi!

Sürdürülebilirlik evde başlar dedik..

Sürdürülebilir Evlilik… Hikayemiz 2012 yilinda bagdat caddesinde bir terasta basliyor, ekme bicme olcme tartma derken son uc yildir da, teras tarlayi artik tanidiniz, orada devam ediyor.
DU.

Bir anda ne oldu anlamadan kendimizi akdenizde buluverdik. 3gun icinde yuvamizi istanbuldan gocurduk. Biz de sastik kaldik tatile cikarmis gibi ciktik geldik.

Kuculme, azalma, eksilme ve boyle boyle bereketlenme hikayemiz bagdat caddesinden atasehire tasidi bizi. Once hayatimizdaki insan kalabaligindan, ses yogunlugundan, egsoz gazindan, fren sesinden falan eksilttik. Derken baktik guzel bu is, mis gibi alanlar aciliyor bize, daha cok urettik daha cok turettik, bir gezidir ettik derken avmler falan da cikip gidiverdi hayatimizdan, ‘baktik öle de oluuu böle de oluu’, biraz daha kuculelim dedik gelirimizi 3te birine dusurduk. Evet tersiz biz biraz once geliri azalttik ki gider azalsin :p Istifami verdim ben, bisiler vesile oldu, iyice bi mandira filozofu oldum. Soner is degistirdi vs gelir azaldi lakin biraz daha mutlandik.

3 yil neler neler urettik o terasta, hatta hala fide de miniklerim vardi, o kadar yoktu akillarda ayrilik. Oyle ki bacasiz eve portatif baca yapti Soner, bu kis sobamizi da kurmus, gidip gelip daglardan odun toplamis, kar yaginca kestane keyfi ismarlamis beklerdik. Kar gormeden gocecekmisiz ne bilelim.

Uc gunde yalap sap toparlandik ciktik yola. Nerede yasayacagimizi bilmiyorduk buraya vardigimizda. Aklimizda minik bir tarla hani gucumuz yeteninden, icine de bir konteynir evimizi yapana dek falan pembe hayaller. Evdeki hesap yanlos olmus bagdattan dondu. Istedigimiz gibiler hep cook buyuk gucumuzu geciyor, kucukler bize olmuyor. Kaldik kontripiyede. Sonere lojman vermisler hem de bahceli mustakil villa tipi mis bizi bekleyen yuvayi bulana dek idare ederiz? Demisler ki hayvan beslenmez kopegi kediyi atin gelin, e o lojmani siz munasip sekilde degerlendirin demis Soner, dedim az soylemissin 🙂

Basimizi sokacak bir yer illa ki buluruz, acikta kalacak degiliz ya dedik yattik, sabah ola hayrola. Hayra cikti gun baska bir yuva kapisi acildi onda da yine garibim dapiyi istemezler, ne yapalim yavru bu, kolunu kes at hadi, yok o yuva da olmazmis. O gece de halimize gulup yattik. Ertesi gun yeni kucucuk ficicik yuvamiz cagirdi, gittik. Ohh cok sukur! Her seyde var bir hayir.

150 metrekare dubleks terasli falan bir yasam alanindan sonra burayi gorunce esyalar ve yerlesim konusunda tereddut ettik acikcasi cunku 38 metrekare. Hobbit deliği kadar 🙂 Acayip sevimli ama gerçekten içine girince hele de eşyalar gelince bayaca minik işte. Bildiğin minik. Her ne kadar hayallerde olsa da (biraz buyuk hayal etmis olabilirim ben 38 metre kareyi tabi) insan alanin minicikligi karsisinda irkiliyor.

Gugilcigima tiny house diye sordugumuzda cikan arazideki sirince evlere pek benzemiyor “disaridan”. Cunku betonarme bir daireyi biz tiny house a cevirdik. Ofis olmak icin tasarlanmis, Sonerin ailesine ait. Biraz degisiklik ve ekleme cikartmayla sirin bir tiny house oldu, iceriden bakinca 🙂 en azından bize öyle geliyor (kimbilir belki de şimdilik)

Ilk tespitlerim ve hislerim soyle:

– Kesinlikle harika bir deneyim ve aklinizda varsa betonarme, bungalov, konteynir, apartman, mustakil vs demeyin imkaniniz olan ilk kucuk alanla bir deneyin 😉

– Hayalimdeki 40metrekarelik cixlzimlerdeki arazimize koyacagimiz tiny house suaki yuvamizin 2,5 kati falanmis 🙂 gercekci algilamamisim alan boyutunu bunu kendime itiraf etmem 1 haftami aldi. Aklinizda olsun eger daha once gormediyseniz ve minik bir yuva hayaliniz varsa once ayni boyutlu yasam alanlarini zlyaret edin bence. Hani o ikeadaki 20 metrekarelik dizaynlar falan var ya etraflari acik ve yasayip dagitanlari yok, beni onlar cok yaniltmis, kazin ayagi oyle degil 🙂

– Eger boyle bir dusunuz varsa kullandiginiz esyalari sik sik tasfiye edin. Gercekten kullanmadiginiz her seyi azad edin. Bir anda bu noktaya gelip 38 metre kareye sigmak durumunda kalirsaniz oo piti pitii demek zorunda kalmayin 🙂 o kapi mecbur kapanacak cunku 🙂

– Bizim pek mobilyamiz zaten yoktu. Vitrinimiz konsolumuz yemek masamiz sandalyeler vs falan hic olmadi mesela. Oradan yirttik 😉 onlar varsa zaten hemen bosa dusurun derim. Cunku kullanmaya devam ettiginiz seylerin bir anda yok olmasi sizi uzebilir, zorlayabilir. Eger onlari kullanmayi misafir odasini falan seviyorsaniz ve yokluklari mutsuzluk olacaksa sanirim tiny house sizi hayal kirikligina ugratabilir.

– Biz en son iki secenek elde ettik. Alanin bir kismi yatak odasi olsun veya olmasin yasam alanina donussun. (ki bel sorunu olan insanlar olarak yatagimizi cok severek aldik, paraya da kiydik ama cok da buyuk) sadece yatakla alandan calmayalim dedik yatagi ve yatak basini iptal ettik. Hediye edecegiz, bir depoya kaldirdik. Boylelikle yatak odamiz yok artik. Artik yaşam alanımızda bir “clark kent yatak” gunduz koltuk geceleri super kahraman 🙂 yatak isi icimize en cok boyle sindi. Rayli, katlamali, duvara gomulen falan yataklara baktik ama yavrucuk kucukken en uygunu bu oldu. Digerlerinde guvenlik soru isaretlerimiz olustu tatmin olmadik.

– Diger evimizde varligini bile hissetmedigimiz minik sehpalarimiz vardi, onlari bile iptal ettik alani daraltmamk icin. Hos zaten yavru hareketlendikce guvenlik geregi diger tarafta da muhtemelen yok olacaklardi ama burada o bile sizi boguyor. Gercekten sade ve ferah kalmanin onemini hissediyormus insan alan daraldikca.

– Buzdolabimiz gercekten kucuk. Ama o bile evin icini bir dolasti acaba nerede en az alani yer diye. Minimal yasamamizin nimetlerini ciddi manada hissettik, eger dev esyalarimiz olsa bu eve mumkun degil sigamazdik. Eger sizin de yuvanizi kucultme niyetiniz varsa minik esyalar edinin. Minik esyalara alisin.

– Yesil cocuklarimiz kiymetli bizim, terasin getirebildigimiz her parcasini getirdik. Ya yesil cocuklar ya bulasik makinesi celiskisini bulasik makinesi kaybetti mesela. Bulasik makinemizi iptal ettik. Ben buna cok sevindim. Arada bir deterjanla yikama yaptirmazsak temizlememeye basliyordu ve bu beni cok geriyordu. Isabet oldu. Cunku kalintidan dolayi yavrunun hic bir tabak tenceresi makineye girmiyordu, bu da her defasinda ekstra caba, kontrol vs demekti. Tedirginlikten kurtuldum. Yasasin arap sabunu.

– Bulasik makinesi olmayinca sudan tasarruf etmek gerek. Tum mutfak alet edavatinin sayisino minimuma indirip biraktik. Mis gibi oldu. 5 tabak 2 tencere bir kac plastik kap bir takim kase bir takim bardak 5 kasik 5 catal 5 bicak. Birazcik su fazla harcayabilirz ama harcamamizin cok daha fazlasini dogaya geri kazandirma cabasindayiz zaten.

– Kiyafetimiz falan pek yok zaten. O konuda hic sikinti cekmedik. Giymediklerimiz de varmis onlari da derleyip toplayip armagan ettik ustumuzden yuk kalkti.

– Kitapligimizdan odun vermedik! O varligini hissetmeden duramayacaklarimizdan. Sadece biraz sadelesti okunanlar gidecek olanlar gitti hediye oldular.

– Eger ufak bir ev istiyorsaniz firininizi ya evi siz insa ediyorsaniz sabitleyin yer kaplamasin ya da enn kucugunu secin diyebilirim. Eger biz evimizi yaparsak ben oyle olsun istiyorum. Bildigimiz bu borekciler varya, eski zamanda onu kucuk diye almistik guya ama evde kendine yeri zor bulan gezip gezip konamayanlardan oldu bir sure. Sigamadi ‘koca!’ eve 🙂

– Eger cok kalabalik yatmali misafirleriniz oluyorsa sikinti yasamamak icin alternatifleri en basinda dusunmelisiniz. Suan bize uc kisi gelse birine yatacak yer yok mesela 🙂 iki karardir dedik, alanimizdan fazla daraltmadik. Ama duzenleme yapmasak hic agirlayamaya da bilirdik. Onceden dusunmek gerek.

– Cok sevdigimiz bir mutfak masamiz vardi. Onu kurduk once ama baktik cok boguyor. Onu da iptal ettik. Yer masasinda karar kildik. Yasasin yer sofrasi.

– Banyo iki adim 🙂 Tuvalet icinde. Kabin falan yok haliyle. Dusunduk tarttik eklesek mi dedik vazgectik yine alandan kaybetmemek icin. Ama eger kendimize bir minik ev yapmak nasip olursa tuvalet ve banyoyu ayirmanin yolu olacaksa en azindan ayni alanda olacaksa da bolmeyle ayirmak vs bunu denemeyi tercih edecegimi farkettim. Cunku banyonun alanindan baya caliyor klozet. Ya da bana oyke hissettiriyor henuz alisamamisbda olabilirim bilmiyorum.

– Firin ocak vs hep bastan dusunmek gereken seyler. Yasam alanini genis tutunca mutfak daraliyor. Amerikan ve kisa bir tezgahimiz var. Dolayisiyla cok fazla daraltmamak icin buyuk ocagimizdan vazgectik. Dogalgazimiz yok. Evde tup istemedigimiz icin elektrkli ocaga gectik. Iki kafali elektrikli bir ocak edindik. Once tereddut ettik ama cok sevdik. Hatta diger ocaga gore cok avantajli buldugum yanlari oldu. Boz yere tereddut etmisiz.

– Bu deneyimimden edindigim icsel deneyim, kendi kucuk evini yapmadan kucuk baska bir evde yasamak faydaliymis. En azindan beni bekleyenin ne oldugunu artik biliyorum. Bu onemliymis cunku bizim evimiz icin dusundugumux, Sonerin uzerinde calistigi insa teknigi pek oynamalara musade eden bir teknik degil. Orayi yikayim buraya bir pencere acayim sansi pek yok. Dolayisiyla bu evde kesfettiklerimiz bizim icin altin degerinde olacak. Belki de uc bes ay sonra yok bu bize gore degilmis diyecegiz ve tamamen vazgececegiz ufak ev fikrinden kimbilir.

Simdilik ufak evde yasamla ilgili edindigim ilk deneyimler bunlar. Bakalim daha neler neler bekliyor bizi, yuvamizi. Bu konuda sik sik yazmaya, gelismeleri eklemeye guncelleme yapmaya calisacagim. Cunku bizim toplumumuzun pek alisik oldugu bir ev sekli degil bunu icine girince daha net anliyor insan. Hani misafir odamiz hic olmadi da yatagin isgal ettigi bir odamiz varmis bizim fazladan mesela 🙂 Bakalim daha neler ogrenecegiz!

Güvenilir Temiz Gıdaya Nasıl Ulaşırız?

Güvenilir gıdaya erişmek zor.

Gıda terörü her öğünümüzde tabağımızda.

Kafalarımız karışık. Çok fazla soru geliyor güvenilir gıda erişimi konusunda dolayısıyla fırsat bulunca böyle bir yazı hazırladım. Baştan söylüyorum uzuunca bir yazı. Hatta belki sıkıcı bilemiyorum. Yine de belki “tam da bunu arıyordum” diyenler için karşılaşmak iyi gelebilir diye buracığa bırakıyorum.

Bu yazıyı bir ‘Guvenilir Gıdaya Ulasma Rehberciği‘ gibi hazırlamaya calıstım. Çünkü sağlık muhim. Bizim bakış açımızı artık biliyorsunuz “Hasta olup ilaç kullanmaktansa, var olan sağlığı korumak” önemli. Oysa farkında olmadan mutfağımıza girenlerle, “seçenek dolu” dandığımız raflarla reklamlarla, algı yönetimiyle, alıştırıla uyuşturula tabağımıza koyulanlarla hasta ediliyoruz.

Satın alma gücümüzün, sosyal statümüzün hiç bir önemi yok. Uyanık olmak zorundayız. Hep birlikte paramızla zehirleniyoruz.

Artık nerede olduğunuzun bir önemi yok, köylerde bile her gıda güvenilir değil, doğal hiç değil. En iyi ihtimalle “ot ilacı” denilen ve modern tarım yapılan hemen her tarlaya atılan zehir gelip giriyor evimize. Diğer kimyasalları, hormonları, antibiyotik vb ilaçları saymıyorum.

Kime inanacagiz?

İnsanlar kime neye güveneceklerini şaşırdılar. Organik yönetmelikler ilaçlamalara müsade ediyor. Organik pazarlarda bir semtte ayrı başka semtte ayrı fiyatlar biçiliyor, market rafları ayrı ateş pahası, dolayısıyla insan bu “sağlıklı gıda hikayesi” de mi para tuzağı diye düşünmeden edemiyor.

Öte yandan hepimiz içimizde bir yerde biliyoruz ki tükettiğimiz gıdanın yetiştiği, yapıldığı yerdeki hava, su, zemin, ortamın mikrobiyolojisi, gıdayla temasta olan kişilerin sağlık/hastalık durumları, gıdanın paketi/paket malzemesi/paketlenme yöntemi, taşınması, saklanması vs uzun vadede her şey çok çok önemli. Zira her gıdayla aldığımız minik zehirler bünyemizde birikiyorlar. Üstelik et, süt, yumurta bambaşka mevzular. Hem hayvanlar için hem de bizler için “temiz gıda tercihi” hayati önem taşıyor. E ne yapacağız?

Saglikli yasamak istiyoruz! Peki ne istemedigimizi biliyor muyuz?

Maddi durum, sosyal konum, bilgiye-gıdaya erisim sansimiz, lokasyonumuz ne olursa olsun hayati onem tasiyan bir konu da ne yedigimiz degil ne yemedigimiz. Neyi soframizda istemiyoruz bunu belirlemek satin aldiklarimiza bakisimizi degistiriyor. Bu konuda önce kendimize karşı net olmaliyiz. “Katkili gida istemiyorum, paketli gida istemiyorum, somurulen iscilerin alin terinden kazananlarin sunduklari gidayi tuketmek istemiyorum, sahte gidaya pirim vermek istemiyorum, somurulen gun isigi gormeyen canlilarin olugu fabrika ciftliklerine param gitsin iskencede payim olsun istemiyorum” vs vs niyetler netlesince hayat onunuze, niyetinize uyan secenekleri kendiliginden getiriyor.

Ne yaparsak neye niyet edersek edelim bir yerde zihinde hep soru işaretleri, acabalar…

Bu handikaptan çıkmanın altın kuralı **fırsatın olan her şeyi kendin yetiştirmek, üretmek.**

En güvenilir ve temiz gıda kendi yetiştirdiğin, kendi su verdiğin, evinde yaptığın.

Evde yetiştirmek ne demek? Nasıl yani sebze meyve?

Elbetteee 🙂 Evde bostan kuruyoruz şekerim “Her Mutfağa Bir Bahçe” dedik duymadın mı?

İşte evde yetiştirebileceklerimiz:

    • Soğan: Soğan evimizde en kolay yetiştirebileceklerimizden. Minniminnacık bir dikey bahçe yetip artıyor. Şurada yapımını anlatmıştık, bakabilirsin.
    • Sarımsak: Arada kalmış küçük dişleri, azıcık pörsümüş eski başları ne yapacağız? Tabiki atmıyoruz, saksı diplerine sokuşturuveriyoruz. Salatalara mis gibi taze sarımsak. Bakmışsın diş bile tutmuş, miss. Bitmeyen sarımsak yapmışlar.
    • Marul: Küçük kaplarda güneş gören yerde kolayca yetişenlerden. Evde yetiştirmek çok eğlenceli, kısırına doyum olmuyor hanımlar 🙂
    • Tere, Roka, Maydanoz, Dereotu: Çok aşırı büyümelerini, pazardan aldıklarınızla yarışmalarını beklemez gerçekçi olursanız mis gibi bir saksı bostanınız oluyor. Balkondaki şifa kaynağı. Temiz, lezzetli ve yeşil! Dahası var mı?
    • Turp, Zencefil, Havuç, ıspanak vs Sihirli Kökler: Bir kere alıp daha sonra bir kaç kez daha yemek nasıl olurdu sebzeleri? Sihirli kökler yazımıza bir göz atın 😉
    • Domates: Evde yetiştirmek emek istiyor ama mümkün. Feysbuk sayfamızdaki teras tarla albümünden domates ağacımıza göz atabilirsiniz 😉

    • Salatalık: Balkonda yetiştirmeyi ve bir yaz boyunca bizi doyurmayı başaran iki kök salatalığımızın görselleri yine feysbuk albümlerinde mevcut
    • Biber: Balkonda yetiştirdiğimiz biber kasıma kadar çiçeklendi ekim ortasına kadar bibere doyurdu bizi. Mümkün evde biber, yes 😉
    • Aromatikler kekik fesleğen reyhan biberiye: birer küçük saksı bir evin tüm ihtiyacını fazla fazla karşılıyor.  Dalından taze baharat paha biçilemez. Yine teras tarla albümlerinde aromatiklerimizi bol bol görebilirsiniz. Kazayağı, hodan, ısırganlar cabası.

Bizim evde yetiştirdiğimiz tadımlık-doyumluk çeşitler onlarca oldu, tadına doyum olmuyor. Kendi tohum kütüphanemizi kurduk. Her yıl ufak ufak güncelliyoruz. Ama balkonda tam manasiyla kendimize yetebilir hale gelmemize henuz zaman var. İste bu noktada “tuketici tercihlerinin hayati onemi” devraliyor sahneyi.

Yetistiremediklerimizi **kendisi yetistirenden almaya niyet etmek**

Kendimiz yetiştiremediğimiz ürünleri kendisi yetiştiren ve ilaç, kimyasal gübre, hormon vs kullanmayan, yerel tohumla üretim yapan, dogaya saygili, canlilara duyarlı kişilerden almaya niyet ediyoruz. Bunun için akla ilk gelen organik raflar ama biz organik gıdanın da paketlenmişine sıcak bakmıyoruz. Organik pazarlar için de boyle biraz çekincemiz var. Her organik reyona ya da pazara güvenmiyoruz. Eğer organik pazardan alışveriş yapacaksak Buğday Derneğinin Organize ettiği organik pazarları tercih ediyoruz. Ama organik sertifikası olsa bile doğallık ön planda bizim için, dolayısıyla pazarda da bazen mevsim meyvesi sebzesi olmayan ürünler olabiliyor, onları tercih etmiyoruz. Satıcıya kendi ürünümü soruyor kendi ürününü satan standı bulup ondan alıyoruz.

**Yaşasın Semt Pazarı**

Organik pazar dışında semt pazarları mühim. Fakat burada da püf noktası yerelin, yasadigimiz bolgenin ciftcisinin tezgahini bumak. Çünkü kendi coğrafyamızda yetişmiş gıdayı tüketmeye son derece önem veriyoruz. Bizimle aynı toprakta, aynı iklimde büyüyen aynı havayı soluyan sebze meyve bizim için en şifalısı biliyoruz. Bizimle aynı şartlarda yetişen meyve sebze aynı hastalık etkenleriyle karşılaşıyor, aynı ihtiyaçları algılıyor ve kendi bünyesinde bunlara ön hazırlık yapıyor, güneşin toprağın yardımıyla güçleniyor. Dolayısıyla taze taze onu tüketeni de güçlendiriyor. Mevsiminde, yerel tüketenler bu yüzden daha az hasta olacaklar, deneyin 😉 Üstelik pazarcılarla diyalog halinde olmak güzel, memleketin gerçek havasını solumak hoş. Kendi tezgahlarında olmasa bile geldikleri yerlerden sizin için bir şeyler getirmeleri, dağdan topladıklarını sizinle paylaşmaları ise zaten paha biçilemez.

**Yetiştirilmeyen ama el emeği göz nuru evde üretilebilecekler** var bir de.

Market raflarında bulduğumuz ve sanki almak zorundaymışız gibi hissettiğimiz, aslında evde yapımı mümkün olan gıdalardan bahsedelim biraz:

  • Yoğurt: Yoğurt marketlerden kolay temin edilen üstelik çok da ucuza bulunabilen bir seçenek haline geldi. “Üstelik taş gibi de oluyor, ooo bozulmuyor, ekşimiyor da miiss!” Öyle mi dersiniz? Gerçek ev yoğurdu illa ki sulanacak ve illa ki ekşiyecektir. Yoğurdun ekşiyeni makbuldür. Üstelik suyu da çook kıymetli miktarda Bvitaminleri içerir, baş tacıdır. Hiç bir yer bulamazsanız koyacak, içiniz. Yoğurt yapmak oldukça kolay. Sütünüzü ılıtıp maya ekleyeceksiniz, o kadar. Mayamı da doğal yapacağım derseniz şurayı tıklayıp ısırgan otu mayamızın tarifine erişebilir miis gibi yoğurtlar tüketebilirsiniz. Yoğurt esasında yaşayan bir gıda ama market raflarında bulunanlar ölü dolayısıyla şifası olmadığı gibi ya zararı dokunursa? Yoğurt neden evde yapılmalı şu yazımızda detay bulabilirsiniz Hazır Yoğurdu çıkarttık hayatımızdan Neden mi? Tıklayınız.
  • Ekmek: Ekmek de evde yapılabilmesi sanki çok büyük ekipman, zaman, para, gerektiren bir gıda gibi algılanıyor ama öyle değil. Ekmek zaten yemek zorunda değiliz. Hatta kaynağını bilmediğimiz hiç bir buğdayı tüketmesek en iyisi, malum artık GDO hayatımızın gerçeği. Unlara eklenen “protein” (çeşitli duymak istemeyeceğimiz şeyler) “asit” (kimyasallar)  “küller” vs katkılar cabası. Neyse ki artık internet var ve yakınımızdaki buğday üreticilerini, değirmenleri, çiftlikleri takip edebiliyor, işlenmemiş ürün temin edebiliyoruz. En kötü ihtimalle yine markette bulabileceğiniz diğerlerine nazaran güvendiğiniz bir tam buğday unuyla sadece su ve tuz ekleyerek doyacağımız ekmeği yapabiliriz. İşte burada Pratik bir ekmek tarifi var. Yoğurt suyuyla bile ekmek yapabilirsiniz, burada tarifi mevcut. Şurada ekşimayalı pratik bir ekmek tarifi ve burada da ekşi maya tarifinin kendisi 😉
  • Probiyotikler: Probiyotik canlı mayaları ve bakterileri içeren gıda maddelerinin tamamı. Yani mayaladığımız ekmekten, yoğurda, gerçek turşudan, şalgama, bozadan, kefire hayatımıza dahil olmuş pek çok kavram aslında probiyotiktir. Gelgelelim marketlerden paketli satın aldığınız neredeyse hiç bir şey gerçek canlı bakterileri ve mayaları içermiyor. İçerseler o paketlerde uzun kalamazlar çünkü ekşirler, ürerler, köpürür, kabarırlar… Katkı maddesi varsa probiyotik işi bitiveriyor. Dolayısıyla tüm probiyotiklerinizi evinizde yapabilirsiniz. Boza tarifimiz burada mesela. Turşular keza özellikle kışın bağışıklık için çok önemli ve sadece gerekenler mevsim sebzeleri, biraz sirke, kaya tuzu, yeteri kadar su. Bizim en önemli probiyotiklerimizden biri mayaladığımız Kombucha, evimizin baş şifacısı. Şurada faydalarını okuyabilirsiniz.
  • Sirke: Sirke dışarıdan satın alındığında yine kendisi olmayanlardan. Çünkü sirke de yaşayan bir gıda. Ben en çok kendi tarifimle limon ve elma sirkesi yapmayı seviyorum. Sirke kokusunu hiç sevmeyen Soner dahi salatalarda bile limon sıkılmış gibi rahatça tüketiyor dolayısıyla her öğün istisnasız probiyotik almış oluyoruz. Henüz fırsat bulup yazamadım ama şurada pratik bir tarif var üstelik ilk başlayanlar için oldukça açıkşayıcı 😉
  • Erişte: Evde kendiniz yapabilirsiniz. Bol yumurtalı sert bir hamurdan bir kaç beze yeterli. Çok miktarlarda değil minik miktarlarda açıp kesebilirsiniz. Hem besleyici hem temiz, miss.
  • Tarhana: Tarhana da yine evde yapılabileceklerden. En sağlıklı hazır çorbalardan. Üstelik kışın da yapıp eğer kurutamıyorsanız mayalanınca derin dondurucuya atabilirsiniz. Paketli hazır çorba yemekten çok daha iyi sonuç veriyor 😉
  • Peynir: Vegan peynirleri deneyebilirsiniz. Hem vicdan temiz hem gıda daha ne 😉 Nohut, fasulye peynirleri harika. Olmazsa mayasız ev peyniri şurada tarifi var o da olmadı güvenilir bir maya bulup azar azar evde kendi peynirinizi yapabilirsiniz. Birazcık araştırınca hiç de korkulacak bir şey olmadığını göreceksiniz.
  • Reçel: Mevsim meyvelerini saklamanın en tatlı yolu. Şekersiz de yapmak mümkün üstelik. Piyasada raflardaki reçellerin ne meyvesi meyve ne içeriği reçel. Etiketinde katkı maddesi olan her şey gibi bundan da kaçınmalı.
  • Domates sosları, kahvaltılık basit soslar, salça, konserve, kuru sebze meyve… inanın bunları yapmak için tek gereken niyet edip yavaş yavaş başlamak.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, yazı uzadı gidiyor. Ana fikir net, evde yapılabilecek hiç bir şeyi mümkün olduğunca paketli satın almamak gerekiyor.

Eğer kendimiz evde yapamıyorsak, mümkündür insanlık hali, yoğunluklar, büyük şehirler, işler güçler, çoluk çombalak derken zor olabiliyor. O halde evde yapan birilerinden temin etmek en mühim tercihlerden. Yerel ürün kullanan, temiz malzemeleri arayıp bulan, ilaçsız tarımdan yana güzel insanlar bulmak gerek. Mesela daha önce söyleşi yaptığımız EVİŞİ Doğal Ürün Sevgili Esra onlardan biri, sayfasına bir göz atın. Ha oldu da o insanları da bulamayabilirim endişeniz var. Yakınınız yereliniz ilk tercihiniz olsun elbet ama olduya güvenemediniz kimseye, o halde o insanları arayıp bulup ürünlerini size ulaştıranları bulabilirsiniz. Tohumdan Sofraya Dostlarımız Sevgili Serhat ve Ilgın aradığınız kişiler olabilir. Egeden İstanbula ve tüm yurda mis gibi paketler yolluyorlar.

Gelelim süt, yumurta meselesine. O mesele bizim için net. Hayvanlar canlıdır. Sömürülmemeliler. Canları yakılmamalı. İnsanlarla hayvanlar arasında bir ilişki olacaksa bu aşkla olmalı, çift yönlü mutluluk huzur paylaşım içermeli. Yetistirildikleri topluluğun bir bireyi hayvanlar ve eğer koyabilecekleri bir katkı varsa bunu mutlulukla yapmalılar. ‘Bak buraya kadar iyiydi de saçmaladın’ diyecekseniz yazının devamını okumayın. Bu konuda biz çok netiz dolayısıyla hayvanları hakir gören, aşağılayan bir yorumlar da yapmayın, kırmayalım birbirimizi kardeş kardeş yaşayıp gidiyoruz, ne gerek var 😉

Eğer bir hayvana yuva oluyorsa birileri, barınma, yiyecek, güvenlik sağlıyorsa, mutlu mutlu geziyor, toprağa basıyor, sağlıkla güneşte külleniyorsa o can ve o hayvancık da minnettir yumurtasını, sütünü paylaşıyorsa o kişiyle, öyle çiftçiyi öper başımıza koyar hale geldik. Her yerde arayıp duruyoruz. Bulunca göz yaşıyla havalara uçuyoruz. Yaşasın gezen tavuklar, mutlu inekler, keçiler, koyunlar, arılar.

Fabrikalarda çik kadar kefeslerde sömürülen mutsuz hayvanların sütünün yumurtasının zaten size ne hayrı olur? Ne besleyiciliği? Stres hormonları vücutta, sütte, yumurtada birikiyor ve o tüm hastalık etmenlerini depolamış sağlıksız vucudu paket yapıp tabağınıza koyuyorlar. Siz sonra kendinizi stresten arındırmaya çalışın durun, ne çare. İlaci, hastaligi, hormonu cabasi. Aşağıda bir video var izleyiverin.

İstanbulda pazarlarda köylerden gelen yumurtacı amcalar teyzeler oluyor, onlarla konuşup güvenilir buldugunuzun yumurtasını deneyebilirsiniz. Ya da tepelere doğru ağaçlık alanlarda çitlerle ayrılmış minik kümesler, ağıllar var. Tavuklar keçiler çimenlerde geziyor oluyor. Genelde el yazısıyla “adaklık bulunur” ve “günlük süt tavık yımırtası var” şeklinde tabelalar görünce yavaşlayın, yaklaştınız 😉

Güvenilir gelenlerden numune alın. Eğer daha önce gerçek yumurta yemişseniz, biraz da damaınız güçlü bünyeniz hassassa farkı ayırt etmeniz kolay. Bir süre sonra mini bi yumurta “sonradan gurmesi” olacaksınız 😉 Boşverin organik yumurtayı, serbest gezen tavuk yumurtası candır. Şuradaki yumurta gerçeği yazımıza göz atabilirsiniz.

Et konusuna gelince ben zaten gözü olan hiç bir şeyi yemeyelim niyetindeyim. Lakin dikkat edilecekler süt ve yumurta mevzusu gibi. Doğallık serbestlik, güneş görme, ilaçsız hastalıksız olma, mutlu olma, acikcasi hayvanin ‘hayatini yasamis olmasi’ önemli.

Köylerde bile artık her şeye ilaç, kimyasal karıştı. Bazı koylu de parayi bulma derdinde. Unutmamak lazım bu ülkede “köylü kurnazlığı” diye bir tabir var. Köyden geliyor diye hiç gözü kulağı tıkamamak, sorgulamak lazım. Köylü kentli farketmez fırsatçı insanlar gerçekten özellikle çocuklarımıza sağlıklı şeyler yedirme arzumuzu sömürmeye çalışıyor. Bu artık koca bir pazar. Her birimiz bu pazarın parçasıyız. Taleplerimiz pazarı şekillendiriyor. Eğer dikkat etmez sadece etiket meraklısı olursak sömürülüyoruz. Bundan kaçınmanın yolu da yine en başta dediğimiz gibi üreticimizi tanımak, sadece niyeti yetmiyor, bilincinden emin olmak. Çok iyi niyetli bir köylü farkında olmadan hiç kimyasal kullanmıyorum dediği tarlasına bahçesine kimyasallar atıyor. Hiç ilaçsız diyor ama ot ilacı, çöp ilacı nedir kullandığın dediğinizde “onlar sayılmaz hiç bitkiye vermedim toprağa verdik ekmeden” diyor mesela, şok oluyorsunuz. Ya da mesela organik tarım yapan sertifikalı çiftçi ilaçlama yapıyor soruyorsunuz “e ama hani organik?” “yönetmelik izin veriyor” diyor. Yumurtalar tavuklar organik mesela ama tavuk 81 günde kesime geliyor “yönetmeliğe uygun besliyorum” diyor fabrikatör, yönetmelik 81 günde kesebilirsin diyor hatta etlik organik piliçler var ya onlar 72. günde paketleniyormuş, ne diyeceksin, adam haklı, dağılın beyler.

Organik yönetmeliklerini okumak farz oldu dediğinizi duyar gibiyim, kesinlikle katılıyorum, herkes okumalı.

Ahh hele bal konusu! Bir kere organik asit diye diye öyle bir ilaçlıyorlar ki kovanları aklınız durur. Ona kimyasal değil gözüyle bakılıyor hatta ülkemizde. Hele bir de “temel petek” denilen şey var, o hemen hemen her kovana girmiş durumda. Tüketilmesi doğru değil zaten ama süzme balına da üzerinde biriken kimysalları bulaştıracağı için hiç tavsiye edilmiyor geleneksel arıcılar arasında. Şeker konusu çok çok korkutucu öyle ki açın bakın çeşitli otoritelerin arıcılık eğitimlerinde ve arıcılık kitapçıklarında şu beslemesi bu beslemesi diye çuval çuval şeker vermekten bahsediliyor. Dehşete düşeceksiniz. Arıcılık öğrenirken ilk anlatılan şeylerden biri şekerle besleme. Oysa şeker hem zavallı arıcıkları içten içe yiyip bitiriyor aynı insana yaptığı gibi hem de şifalı sandığınız balla satın alanlar olarak insanlar kandırılıyor. Geleneksel, doğal arıcılık yapanların dışında neredeyse bütün arıcılar veriyor bunu, malesef. Halbuki arı zaten balı kendisi yemek için yapıyor, arının misler gibi yemeği balı alıp ona şeker vermek vicdansızlık değil de nedir? Hele bir de arıcınız arının balını çalıyor mu buna dikkat etmeniz gerek. Bu soyguna ortak olmamak için. Aslında bu bal konusu başlı başına bir yazı mevzusu, şimdi kısa keseceğim. Dikkat etmeniz gereken ilk şey arıcınızı tanımak. Sözüne güvenmek. Sorduğunuz sorulara doğru cevap vereceğine emin olmak. İşte soracağınız sorulardan bazıları:

  • İlaçla zararlı mücadelesi veriyor mu bunu sorun (eğer buna cevabı evet olursa; ilaçlama yapıyorum derse asit vs kullanıyorsa, kovanında dolayısıyla balınızda kalıntı olacağını unutmayın)
  • Besleme yapıyor mu sorun (eğer buna cevabı evetse şeker veriyorum, kek veriyorum, şurup veriyorum derse bir durup düşünün)
  • Eğer kışın besliyorum derse lütfen şunu sorun “bu arılar bu balı zaten kışın yemek için yapmıyorlar mı sen neden kışın besliyorsun?” cevabı malesef şu “ben kışa girmeden yaz sonunda arının topladığı bütün balı çaldım” buna “bal sağımı” diyor arıcılar ama çoğu zaman, paranın gözü kör olsun, bu iş “bal çalımı”na dönüşüyor. Bu yazıya çoğu kızacak biliyorum ama bu işi arı aşkıyla, hakkıyla, arıları da gözeterek yapanlar katılacaktır, arının tüm balını çalarak arıyı şekerlerine keklerine mahkum ediyorlar. Dolayısıyla satın alırsak biz de bu hırsızlığa alet oluyoruz. Şifa derken evlerimize, bedenlerimize nasıl bir enerji sokuyoruz, üzücü. Arıya kendine yaptığı kışlık stoğunu koloniye yetecek ve bir miktar artacak kadar bırakmayan arıcıdan bal almayın. Düşünün kendisine nimet sağlayan, ekmek getiren canlıya vicdanı sızlamayan birinin size sağlayacağı gıda ne kadar temiz olabilir?
  • Temel petek kullanıp kullanmadığını sorun. Geleneksel arıcılar kullanmıyor. Onları bulmaya çalışın. Temel petek dediklerinin en doğalı zamanında başka kovanlarda kullanılmış eski balmumlarından tekrar basılmış kalıplar çıtalara teller vasıtasıyla gererek hesapta süreci hızlandırıyor modern arıcılar. Ancak bu bal mumları tekrar tekrar kullanıldıkları için zaten gıdaya temasa artık pek uygun olmuyorlar çoğu zaman. Arının doğası kendi peteğini kendisi yapmak, ölçmek biçmek örmek. Ama standardize etme hastalığı insanı arının peteğine bile karıştırmış. Petekli bal alırken temel petek olmadığına emin olun. Zaten ben bal gibi mayalanan bir şeyin içerisinde metal telin ne işi olur anlayamıyorum. Dolayısıyla petek balda hile olmaz sadece ilüzyon. Şeker olur, ilaç olur, asit olur, temel petek olur, olur da olur. Arıcınızı ta-nı-yın. Tanımadığınız kişilerden, markalardan, piyasadan bal almayın. Türkler arısız bal yapabiliyor, unutmayın! Balınızı sorgulayın. Bildiğiniz güvendiğiniz arıcıda tercihiniz petek bal olsun. Süzme balı da alacaksanız yine mümkünse temel peteksiz olanlardan tercih edin.
  • Balınızın ısıl işlem görmediğine emin olun. Evet, çoğu arıcı balları kristalize olmasın diye ısıtıyor ve ballar evinize kanserojen etkili olarak gelebiliyor. Dikkatli olmakta fayda var. Bal ısınmaması gereken bir şey. En şifalı bal müdahale görmemiş çiğ bal.

Böyle şeylerle karşılaşa karşılaşa en sonunda kocamaaann bir komün kurup her şeyinizi kendiniz yapıp yetiştiresiniz geliyor mu sizin de arada?

Biz eninde sonunda şehirden kaçacağız, sonumuz belli. Zaten “dağın başında hiç bir şeysiz kalsak hayatta kalabilecek” yaşam becerisini kazanmaya çabalamamız bundan 🙂 Şehrin göbeğinde ekip, biçip, evde yapıp biraz biraz ilerleyebiliyorsak bu yolda, elbet kırsalda zorlanmama umudundayız. Ama en azından şuan bulunduğumuz yerde, İstanbulun göbeğinde, kırsala göçüp sağlıklı yaşamayı beklemeden, tercihlerimizle, emeklerimizle, ölü olmasına şartlandığımız “şehirde hayatı” biraz daha “yaşayan” bir hale getirebiliriz.

Tüm çabamız bunun için, “yaşayan bir hayat”. Güvenilir gıda, doğal yaşam, organik ilişkiler.

İstedikten sonra İstanbulda bile güvenilir gıdaya ulaşmak zor değil, raflarda bize sunulan kadarına mahkum değiliz.

Sonuçta; sağlıklı, huzurlu yaşam için kırsal şart değil.

Olduğumuz yer yuvamız. İlham niyetimizde. Doğa evimizde.

Sevgiyle

9 Kritik Eşikten 4. de Geçildi! Dünya Tükeniyor

Doğayla savaşıyoruz! Kazanırsak, kaybedeceğiz!

Dünyanın Sınırlarını Zorluyoruz

9 kritik eşikten 4’ü geçildi.

Her birimiz, bireysel yaşam karmaşamızın içinde, kendi sorunlarımızı ya da eksiklerimizi öncelerken, günden güne kötüleştiğinin ayırdına varamadığımız, bireysel kaygılarımızın çok üstünde bir başka temel sorunumuz var: Üzerinde durduğumuz gezegenimizin hızla tükenmekte olduğu gerçeği.

Yazı: Sabriye Aşır / Bütün Dünya Dergisi (Haziran 2015)

Mother earth is dying with all the pollution the buildings the crime the people. She is crying.----Art with strong message

Çünkü sürdürülebilirlik konusunda önümüze çıkan tehditler “insanlığı yok edebilecek” denli ciddi… Pek çok ülkeden bilim insanlarının oluşturduğu bir grup bundan beş yıl önce, dünyanın yaşanabilir bir sistemi sürdürebilmesi için insanoğlunun aşmaması gereken dokuz biyolojik ve çevresel “sınır” açıkladı. Bu tehlike sınırları; biyoçeşitlilik kaybı (biyosfer bütünlüğündeki değişiklik), arazi kullanımı (toprak sistemindeki değişim-ormansızlaşma), temiz su kullanımı, azot ve fosfor döngüleri, stratosferdeki ozon azalması, okyanus asitlenmesi, iklim değişikliği, kimyasal kirlilik (kirleticilerin artması) ve atmosferdeki aerosol yükü idi. Dünya bu dokuz tehlike güvenlik sınırlarının üçünü çoktan geçmişti:

Atmosferdeki çok fazla karbondioksit, tür kaybı oranının çok hızlı olması, nehir ve okyanuslara (özellikle gübre biçiminde) çok fazla nitrojen dökülmesi idi. Bunlardan ikisi, yani iklim değişikliği ve biyosferin bütünlüğü de biliminsanları tarafından çekirdek-ana ekolojik sınırlar olarak nitelendirildi.

Araştırmadaki verilere göre, bizi bugünkü tehlikeli sulara sürükleyen süreç, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında başladı. 1940’ların başlarında 2 milyar civarında olan dünya nüfusu, 70 yılda 3,5 kat arttı. 1950’den bu yana yalnızca kent nüfusu ise 7 kat artış gösterdi. Bugünkü dünya nüfusu 7 milyarın üzerinde ve hızla 10 milyara doğru ilerliyor. Bireysel enerji tüketimi 5 kat, gübre tüketimi 8 kat, okyanuslara dökülen nitrojen miktarı 4 kat ve biyolojik çeşitliliğin yok oluş hızı ise 100 kat artış kaydetti.

● BİR TEHLİKE SINIR DEĞERİ DAHA AŞILDI: ORMANSIZLAŞMA

Stockholm Üniversitesi ile Avustralya Ulusal Üniversitesi’nin koordinatörlüğünde yürütülen“Planetary Boundaries” (Gezegenin Sınırları) adlı bu projede çalışan 18 biliminsanı tarafından hazırlanan ve kısa süre önce bilimsel araştırma dergisi Science’ta yayımlanan makaleye göre, şimdi de yeni ve dördüncü bir tehlike limitini aşmayı “başardık”: Buldozerlerle yerle bir edilmiş ya da yanmış orman alanı miktarı. Yani ormansızlaşma…

Yapılan araştırmalara göre ormanların azalması, gezegenimizin karbondioksiti emme yeterliliğini azaltıyor; ormansızlaşma, su buharı üretimi ve bitkiler için de yaşamsal önem taşıyor. Ve devam eden bu orman kaybı, güneş enerjisinin ne kadarının emileceğini ve ne kadarının geniş alanlardan yansıyacağını, tek başına iklim değişikliğine neden olacak ölçüde değiştiriyor. 2009’da bu projeye ilk olarak başlayan araştırma ekibinin üyelerinden bazılarının da yer aldıkları yeni bir başka uluslararası araştırma grubu, bu son araştırma makalesini hazırladılar. Ve dördüncü sınıraşımının ayrıntıları ile dokuz tehlike sınırı konusunda gezegenimizin geldiği son durumu, Science dergisinde kısa süre önce yayımlanan makalelerinde açıkladılar. Biliminsanları, “Planetary Boundaries (PB)” olarak adlandırdıkları bu dokuz sınırla ilgili beş yıl daha bilgi toplayarak yeniden bir değerlendirme yapmaya ve araştırmayı gelecekte de sürdürmeye karar verdiler.

● “YENİ BİR JEOLOJİK DEVİRDEYİZ: İNSANOĞLUNUN GEZEGEN DÜZEYİNDE DEĞİŞİME EN BÜYÜK ETKEN OLDUĞU DEVİR”

Stockholm Üniversitesi’nin bir kuruluşu olan Stockholm Resilience Centre (Ekolojik Esneklik Merkezi) yöneticisi Johan Rockström, insanoğlunun bugün dünyaya dört kat baskı uyguladığını, bunun en önde gelen nedeninin ise nüfus artışı olduğunu belirtiyor. Dünyaya uygulanan baskıda, zengin azınlığın en çok pay sahibi olan grup olduğunu da ifade eden Johan Rockström, “Sorun şimdi 7 milyar olmamız ve 9 milyarlık nüfusa doğru gidişimiz değil. Sorun aynı zamanda eşitlik sorunu. Gezegenimiz üzerindeki en büyük çevresel etkiye zengin azınlık neden oluyor” diyor.

Rockström, dünya üzerindeki en büyük ikinci baskının iklim, üçüncüsünün ise ekosistemdeki düşüş olduğunu dile getiriyor ve sözlerini sürdürüyor: “Ne yazık ki, 3. bir etki de ekosistemdeki düşüş, değişime. Geçmiş 50 sene boyunca, ekosistem fonksiyonlarında ve gezegen üzerindeki etkisinde böyle büyük bir düşüş gözlemlemedik. Ekosistemin gezegen üzerindeki etkilerinden biri orman, toprak alan ve biyolojik çeşitlilik için, uzun vadede iklimi düzenlemesi.

4. etki ise sürpriz; eski örneklemizi terk etmemiz için gereken kavram ve kanıt. Eski örneklemimiz yani ekosistemlerin, doğrusal, tahmin edilebilir ve bizim doğrusal sistemlerimiz dahilinde kontrol edilebilecek şekilde davranacağı fikri. Aslında bu fikir daha ziyade evrensel, çünkü sistemler hızlı, beklenmedik ve geri döndürülemez şekilde yıkılıyor. Bu, gezegen üzerindeki insan etkisinin ne kadar önemli bir ölçekte olduğunu gösteriyor. Aslına bakarsanız yeni bir jeolojik devre girdik, Anthropocene, yani, insanoğlunun gezegen düzeyinde değişime en büyük etken olduğu devir.”

● DURUM ÇEVRESEL ETKİLERİ EN AZA İNDİRMEKLE AŞILABİLECEK GİBİ DEĞİL

Rockström, her dokuz değişkenin de insanoğlu için yaşamsal önemde olduğunu ve bu değişkenlerin gezegenimizdeki yaşam sisteminin esnekliği üzerindeki sarsıcı etkisini vurguluyor ve azot oksit, metan, ormansızlaşma, aşırı balık avlama, arazi kaybı, canlı çeşitliliği kaybının son 200 yıldır inanılmaz bir değişim gösterdiğine dikkat çekiyor. Ve önümüzdeki 10 yılın, bu dokuz gösterge için çok önemli olduğunu da ekliyor. Yapılan araştırmalar ve bilimsel analizler sonucu, sürdürülemez bir konuma gelen ve kitlenen sistemlerin, yeni türlere ve sistemlere dönüşümü beraberinde getirdiğini anlatan Rockström, buna da mercan kayalıklarını ve Kuzey Kutbu’nu örnek gösteriyor. Johan Rockström, devam ediyor: “Bilim sayesinde, bizler, dünya gezegeninin dengesine ve insanoğlunun gelişimi için gerekli olan yetilerine zarar verdiğimizi bilen ilk nesiliz. Gezegenin karşı karşıya kaldığı risk o kadar büyük ki klasik yaklaşımlar işe yaramayacak.

Bence insanlık için en büyük uyarı bizim güvenilmez bir durumda oluşumuz. Kendimizi gerçekten insanoğlunun gelişimi için zararlı ve istenmeyen, belki de felaket sayılabilecek değişime sebep olacak eşiklere çok yaklaştırıyoruz. Biliyorsunuz ki, orada durmak istemiyorsunuz.

Gerçekte, orada durmaya izniniz bile yok. Aslında, bir çit var, bu eşiğin oldukça üzerinde, ötesine geçerseniz tehlike bölgesinde olduğunuz yerde. Ve bu yeni örneklem bize, çevresel etkileri en aza indirmeyi amaçladığımız örneklemin geçmişte kaldığını, yetersiz olduğunu hatırlatıyor.

Gerçekte, kanıtların birçoğu gösteriyor ki bu dokuzu aslında Üç Silahşörler gibi davranıyor:

‘Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.’

NELER YAPABİLİRİZ?

Dünyanın sınırlarının zorlanmaya ciddi biçimde başlanmasının, endüstri ile eşzamanlı olduğunu da anımsatıyor Rockström ve 90’lı yılların başlarına kadar iklimsel sınırın da güvenli tarafında olduğumuzu söylüyor. Johan Rockström, dünyamızı sürüklediğimiz bu tehlikeli durumdan kurtulabilmek için “Hızlıca değişmeliyiz” diyor ve çözüm önerilerini sıralıyor:

“Soru şudur: Durum ne kadar kasvetli? O zaman sürdürülebilir gelişim ütopya mıdır?

Bu konuda fikir beyan edecek bir bilim yok. Ama gerçekte, bu dönüşebilir değişimi yapabileceğimizi gösteren birçok bilim var. Yapmamız gereken bu değişim, kontrol ve yönetim biçimlerimizi tümden değiştirmemizi zorunlu kılıyor. Bugünkü verimlilik ve optimizasyona odaklı anlayışımızı çok daha esnek, çok daha uyum sağlayabilen bir yaklaşıma doğru değiştirmemiz gerekiyor. Bu yaklaşım ihtiyaç fazlasını fark edebilmemiz ve bu küresel tehditlerle baş edebilmemizde anahtar niteliğini taşıyor. Sosyal ve ekolojik sistemlerin şoklara dayanabilmesi ve istenilen ölçekte kalmaya devam edebilmesi için istikrarlı olmaya; krizden hemen sonra yükselebilme yetisine ve tabii ki beklenmedik değişimlere uyum sağlayabilmeye yatırım yapmalıyız.

Peki bu herhangi bir yerde gerçekleşiyor mu? Elimizde bu düşünce tarzındaki değişime dair bölgesel düzeyde herhangi bir başarı örneği var mı? Evet, aslında var ve liste uzamaya başlayabilir.

Örneğin Latin Amerika’da toprak sürmeden yapılan tarım, daha fazla hasat vermekle kalmayıp karbona da el koymuştur. Avustralya’daki Büyük Set Resifi de bir başka başarı hikayesi. Ama fırsat kapısı, yenilikçilik ve yeni bir düşünce yapısı içinde olmaktan geçiyor. Bu durum günümüzde tamamen farklı bir yönetim stratejisine sebep oldu. Direnç kazanmak, ihtiyaç fazlasının farkında olmak, tüm sisteme bir bütün olarak yatırım yapmak… Ve daha az tüketmek.

Öyleyse gelecek ne durumda? Gelecek elbette çok büyük bir sorunu içeriyor:

Dokuz milyar insanı beslemek. İhtiyacımız olan yeni bir yeşil devrimden daha fazlası. Ve gezegenin sınırları gösteriyor ki, tarım sera gazı kaynağı olmaktan çıkıp “sera gazı tüketici” olmalı. Bunu da halihazırda üzerinde yaşadığımız arazilerde yapmalıyız. Daha fazla genişleyemeyiz, çünkü gezegenin sınırlarını erozyona uğratırız. Dünya nehirlerinin yüzde 25’i okyanusa bile ulaşamazken, bugünkü gibi su tüketmeye devam edemeyiz. Bizim bir değişime ihtiyacımız var. Fosile bağlı olmaktan kurtulmalı, rekor bir zamanda hızlıca düşük karbon ekonomisine geçmeliyiz. Enerji sektöründen kaynaklı iklim problemini çözersiniz, aynı zamanda yenilikçi olmayı desteklersiniz. Bunlar, gezegen seviyesinde hızlıca büyük ölçeğe dönüştürülebilecek şeylerdir.

Bunların hepsinde önemli nokta, düşünce yapısındaki değişimdir; yani kendimizi karanlık bir geleceğe ittiğimiz bir durumdan uzaklaşmak, onun yerine geleceğimizden yola çıkarak kanunlarımızı oluşturmaktır. Bilim şunu gösteriyor ki, elbirliği ile yerel ölçekten küresel ölçeğe eşzamanlı olarak değişim seçenekleri üzerinde ilerlersek; ancak böylelikle güvenli sınırlar içindeki bir geleceğe ulaşabilir ve bu sonlu gezegene bir esneklik kazandırabiliriz.”

Sürdürülebilirlik için bas pedala! Muzzisikletle Tanışın!

slider_muzzi1

Bisiklet rahatlığı, temizliği, insan vücuduna olan katkılarıyla yeryüzündeki en doğa dostu ulaşım aracı. Yine de üretimi esnasında bir takım kimyasallar, kullanılan metaller bu pürüzsüzlüğü bir nebze bozuyor; ancak tabi bisikletle yaşamak kafa yapınızda da birtakım değişimler getiriyor. Çevre konusunda duyarlılığınız biraz daha hassaslaştıysa üretim aşamasında çevreye zararı söz konusu olmayan bisikletler üretilmeye başlandığı müjdesini verelim. Çünkü geri dönüştürülebilir malzemelerden bisiklet üreten şirketler var artık.

slider_muzzi2

Şimdi bu üretime biraz daha yakından bakalım ve en ekolojik olanını bulalım: Muzzisiklet. Uruguaylı sanatçı Juan Carlos Calabres Muzzi’nin icadı olan bu bisikletlerin her biri, yaklaşık 200 kullanılmış pet şişeden yapılıyor. Öğütülüp macun haline getirilen plastikten döküm alınmasıyla üretilen bisiklet kadroları, üretim içindeki lehimleme aşamasını da ortadan kaldırmış oluyor. Böylece bisikletiniz artık ne paslanıyor, ne de boyası dökülüyor. Plastiğin hafifliği, darbeleri metale göre daha kolay absorbe etmesi de cabası…

“Çevresel olarak geçerli bir şehir bisikleti” sloganıyla pazarlanmaya başlanan Muzzisikletler, şimdilik sadece internet üzerinden satılıyor.

Unilever, pisliğini temizle!

Sürekli burun kanamaları, genital bölgede rahatsızlıklar, beyin hasarları, yetişkin ve çocuk ölümleri… Bütün bunlar Hindistan’ın Kodaikanal bölgesinde yaşanmış ve etkileri sürmeye devam eden olaylar. Nedeni ise Hindistan Unilever tarafından usulsüzce çevreye saçılan cıva atıklarının toprağa ve suya karışması.

Fabrika 2001’de kapatılmış. Fakat daha sonrasında ölümler devam etmiş. Cıva zehirlenmesinden dolayı 45 yetişkin ve 12 çocuk hayatını kaybetmiş. Orada yaşamaya çalışan insanların çoğunda üreme sistemleri bozuklukları, düşükler, nörolojik sıkıntılar ve hatta kalp rahatsızlıkları sıkça görülmeye devam etmiş.

kodaikanal mercury

Yetkililerin oluşan hastalıkların ve çevre kirliliğinin sorumluluğunu almaması üzerine Greenpeace olayı yakından inceleyerek bir rapor yayınlamış. Eylül, 2004 tarihli alan inceleme raporlarına göre durum çok vahim. 1984 yılında Amerika’dan Kodaikanal bölgesine taşınan fabrika olası tehlikeler hakkında ne bölge halkını ne de çalışanlarını bilgilendirmiş. 90’lı yılların sonuna doğru arazide biriken cıva kirliliği izin verilebilen limit 01 mg/kg dozunun yüzlerce kat üzerine çıkmış. Devam eden yıllarda ise fabrika birkaç tonu bulan atıklarını çevreye atmış.

kodai 3

Hâlâ etkilerini yaşayan 11 aile, aktivistler ile yakın zamanda bir araya gelmiş. Firmanın genel merkezinin bulunduğu Andheri, Mumbai’ye giderek hastalanan ve ölen yakınlarının fotoğraflarını taşıdıkları protestolar düzenlemişler.
Bugün ise seslerini duyurmak ve firmanın yarattığı zararı temizlemesini sağlamak için son çare olarak popüler kültürü deniyorlar. Rap şarkıcısı Sofia Ashraf, Nicki Minaj’ın milyonlar tarafından bilinen “Anaconda” şarkısının sözlerini uyarlayarak olaya dikkat çekmek istiyor. Bu konu ile ilgili bir de imza kampanyası başlatmışlar.

Şarkının sözlerinin bazı kısımlarının Türkçe çevirisi ile şöyle:

“Unilever geldi ve topraklarımızı kirletti. Ne derler bilirsiniz. Fabrikamız çok güvenli dediler. Çalışanlar her gün zehirli cıva ile uğraştılar. Çalışanlarını dinlemediler. Peki, ya cıva zehirlenmeleri ne olacak? Hayatımızı tehdit ediyor, çocuklar acı çekiyor.”

Kodaikanal asla, Kodaikanal asla, Kodaikanal asla geri adım atmayacak, siz bunu hemen şimdi telafi etmezseniz.

Unilever, pisliğini temizle!”

Umarız doğalarını, yaşam alanlarını, sularını ve sağlıklarını geri kazanmaya çalışan bu halkın sesi duyulur. İmza kampanyasına katılmak için tıklayınız.

Kaynak

Simon Dale & Rüya Evi

Simon Dale: Farklı Bir Dünya Mümkün

Fotoğraf sanatçısı Simon Dale, İngiltere’nin batı bölgesinde yaşayan sıradan biri. Onu farklı kılan özelliği ise sürdürülebilir yaşam ve ekoloji üzerine duyduğu ilgisi. Hayatını kendi istediği gibi yaratmak ve ekolojik yıkıma adım adım yaklaşan dünyamızda farklı yaşamlarında mümkün olduğunu göstermek için çabası, sonunda onu kendi evini yapmaya kadar götürdü. Ve bunun ona maliyeti ise sadece 4700 Amerikan doları oldu. Üstelik bunu 4 ayda tamamladı. Okumaya devam et “Simon Dale & Rüya Evi”

Pet şişede soğan yetiştirme detaylı fotoğraflı anlatım

Tezgahımızdaki minik ormancığı daha önce burada paylaşmıştım sizlerle. Orman arazimizi genişletmeyi düşündüğümüzü yaklaşık altı katına çıkarınca zengin olacağımızı anlatmıştım 🙂 Başardık! Tam 5 lt lik bir orman arazimiz ve atılmış tohumlarımız var şimdi. Ve sizlerle de detay ve fotoğraf paylaşmak istedim ki herkesin minnak ormancıkları olabilsin!

Öncelikle şişeyi tam anlamıyla temizleyip hazırlamalıyız. Ağız kısmını keskin bir bıçakla yada uygun bir makasla kesip uygun seviyeden açalım. (şişeyi kapalı tutmak isteyebilirsiniz orayı da kullanmak için ancak ısınıp plastiğin zararlıları toprağımıza karışsın istemeyiz) Sonrasında ne çok sık ne çok geniş, ortalama uzaklıklı aralıklarla küçük soğan yuvacıkları açalım.


Açtığımız yuvaların ilk seviyesine kadar toprağımızdan dolduruyoruz. Dökülecek diye endişe etmeyin soğanlar yavaş yavaş o delikleri kapatacaklar. Toprak uygun seviyeye geldiğinde yuvacıklara nazikçe soğanlarımızı yerleştirmeye başlıyoruz. Soğanlarımız yerleşince bir kat daha toprak atıyor ve tekrar soğanları yuvalara yerleştiriyoruz.

Ağıza kadar toprak soğan sırasını izleyerek aynı işlemi tekrarlıyoruz. Yavaş yavaş sona doğru yaklaştığımızda artık projemiz oluşmaya başladı.

En Son kata geldiğimizde son kez toprak atıp kalan soğanlarımızı da uygun boşluklara yerleştirerek ekim işlemini tamamlıyoruz.

Nazikçe can suyunu veriyor ve köklenip yeşillenmesini istediğimiz yere

Sarsmadan sevgi göstererek yerleştiriyoruz.

Pet şişe kullanmanın soru işaretleri yaratacağı bir gerçek. Aynı endişeleri duymam sebebiyle detaylı araştırmalar ve güvendiğim hocalara sormak yoluna gittim. Sonuç olarak şunu söylemeliyim bahçesi bağı toprağı olan kimse zaten fantazi olarak şişeye soğan ekeyim ben bir demeyecektir, demesin de zaten 🙂

İkinci önemli husus alan darlığına çözüm bulması. Gönül isterki aynı sayıda soğanı aynı miktarda toprakla bu kadarcık alanda cam, porselen yada toprak çanaklarda yetiştirebilelim ancak şuan mümkün görünmüyor, en azından benim açımdan. Dolayısıyla maliyet ve alan önemliyse mecburen pet şişe kullanımı ilk tercihe yükseliyor.

Üstelik geri dönüşüme katkı sağlamış oluyoruz pet şişe kullanarak bu bir artı. Bunun yanında mümkün mertebe direk güneşe maruz bırakmamaya özen gösterirsek ve çok fazla ısınmazsa içerisinde su ve toprak mümkün mertebe plastik zararlılarından da uzak tutmuş oluyoruz bitkimizi.

Bununla birlikte bana sorsanız marketten aldığın her yanı zirai ilaç kaplı ve hormomla büyümüş bildiğin soğanımı pet şişendeki soğanımı tercih edersin diye…

İLLE DE SOĞANIM DERİM!

Bunlar şahsi fikirlerim ve deneyimlerim. Dilerseniz siz de deneyin ve bizlerle paylaşın.

Toprağa ve yeşile dokunun, ruhunuza dokunsunlar!

Ve okumak isteyene çok güzel bir yazı 🙂

aynı şekilde plastik şişede yetiştiriciliği inceleyen bir yazar daha şunları söylemiş bir yıl önce

Sevgiler tüümm evrene!