Eğitim Sisteminden Davacıyım | Haftanın Kısa Filmi | Soğuk Duş Etkili

Haftanın Kısa Filmi

Bu Sistemden Davacıyım

Eğitim, dünyanın kanayan yarası. Bir kaç istisna lokasyon hariç, dünyanın neredeyse hiç bir yerinde eğitim sistemleri ihtiyaçlara cevap vermiyor. Çocuklar yarış atı gibi koşturuluyor ama aslında sonuçta hiç bir yere varamamış, kafasında hayatına devam edeceği yola dair pek çok soru işaretleri olan yetişkinler olarak mezun oluyorlar. Okumaya devam et “Eğitim Sisteminden Davacıyım | Haftanın Kısa Filmi | Soğuk Duş Etkili”

Harvard’lı Psikologlardan “İyi” Çocuk Yetiştirmekle İlgili 6 Öneri

Daha evel okuduğum hoş bir yazının çevirisine rastlayınca arşive atmak istedim. Çeviride benim anlam kaym ası olduğunu düşündüğüm ifade yanlışları olsa da bulunsun burada. Çevirenin emeğine sağlık ama mümkünse orjinaline de göz atın derim 😉

Maddelerin tamamı ile birebir hem fikir olmasam da ve eklenip çıkartılabilecek şeyler olsa da hap bir anlatım, net ve değerli 😉 Eğer siz de fikirlerinizi paylaşırsanız üzerine de konuşabiliriz hatta..

Afiyetle <3

********

Harvard’lı Psikologlardan “İyi” Çocuk Yetiştirmekle İlgili 6 Öneri

Harvard’lı Psikologlardan “İyi” Çocuk Yetiştirmekle İlgili 6 Öneri

Pek çok aile teknolojinin çocuklarını nasıl mahvettiğini duymaktan yoruldu artık. Dijital çağın anne ve babaları çocuklarının dikkatlerini çekmeye yönelik giderek artan rekabetin gayet farkındalar. Ve çevirdikleri her sayfada ya da her mouse tıklamasında çocuk yetiştirme ile ilgili hem en ilerici fikirlerin hem de keşfedilen en yeni kaygıların bombardımanı altında kalıyorlar.

Ancak modernliğin deliliğinin altında “iyi ahlaklı” bir çocuk yetiştirmenin temelleri pek değişmedi.

Ebeveynler çocuklarının hedeflerine ulaşabilmelerini ve mutluluğu bulabilmelerini istiyor. Ancak Harvard’lı araştırmacılar, bunun iyilik ve empati pahasına gerçekleşmemesi gerektiğine inanıyor. Onlara göre bir avuç denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış yöntem, çocuklarınızı olmalarını istediğiniz gibi hedef  odaklı ve aynı zamanda iyi ahlaklı yetiştirmenizi sağlamanın hala en iyi yolu. Ve işte o altı yöntem:

1) Çocuklarınızla birlikte takılın.

Bu, neredeyse her şeyin temeli. Çocuklarınızla düzenli zaman geçirin, onlara kendileriyle, dünyayla ve onu nasıl gördükleriyle ilgili ucu açık sorular sorun. Cevaplarını aktif bir şekilde dinleyin. Sadece çocuğunuzu benzersiz yapan her türlü şeyi öğrenmekle kalmayacaksınız, aynı zamanda onlara başka bir insana nasıl ilgi gösterildiğini ve değer verildiğini de gösteriyor olacaksınız.

african-american-mother-washing-hands-with-her-son-725x483

2) Eğer önemliyse, dile getirin.

Araştırmacılara göre “Her ne kadar ebeveynlerin ve çocuklara bakan kişilerin çoğu çocuklarına bakmanın en büyük öncelilerinden biri olduğunu söyleseler de çocuklar çoğunlukla bu mesajı duymuyorlar.” Bu yüzden bunu onlara söylediğinizden emin olun. Böylece onlar da bunun, kendilerinin de yapmaya devam etmesi gereken bir şey olduğunu bilirler. Ayrıca öğretmenlerinin, koçlarının ve onlarla birlikte çalışan tüm diğer insanların, ekip çalışması ve işbirliği konusunda nasıl olduklarını ve genel olarak iyi bir insan olup olmadıklarını kontrol etmeyi öğrenirler.

3) Çocuklarınıza “nasıl yapılacağını” gösterin.”

Karar alma süreçlerinde bundan etkilenebilecek insanları da göz ardı etmemelerini sağlayacak şekilde ilerleyebilmeleri için yanlarında olun. Örneğin eğer çocuğunuz bir spor dalını ya da başka bir aktiviteyi bırakmak istiyorsa, bu süreçte sorunun kaynağını belirlemek ve takıma olan katkılarını da göz önünde bulundurmak için onları teşvik edin. Ve sonra bırakmanın gerçekten sorunu çözüp çözmeyeceğini anlamalarına yardım edin.

4) Yardımseverliği ve minnettarlığı rutin haline getirin.

Araştırmacılar şöyle yazıyor: “Araştırmalara göre minnettarlık gösterme alışkanlığı olan insanlar yardımcı, cömert, şefkatli ve bağışlayıcı olmaya daha meyilli oluyorlar. Ve aynı zamanda mutlu ve sağlıklı olmaya da.” Bu yüzden ebeveynlerin çocuklarından ev işi istemeye ve küçük kardeşlerine yardım etmelerini söylemeye devam etmesi iyi bir şey. Konu “iyi” davranışı övmeye geldiğinde ise araştırmacılar ebeveynlerin “sadece sıra dışı yardım eylemlerini” övmelerini tavsiye ediyor.

5) Çocuklarınızın yıkıcı duygularını kontrol edin.

“Başkalarına değer verme becerisi, öfke, utanma, kıskanma ya da diğer negatif duyguların altında kalabilir” diyor araştırmacılar. Çocukların bu duyguları adlandırmalarına ve üzerine düşünmelerine yardım etmek ve sonra onları güvenli çatışma çözümlerine doğru yönlendirmek , onların başkalarına değer veren birer birey olma yolunda büyük bir adım atmalarını sağlayacaktır. Ayrıca net ve makul sınırlar koymak da oldukça önemli. Bunların sevgiden ve onların güvenliği için olduğunu da anlamalılar.

6) Çocuklarınıza büyük resmi gösterin.

“Hemen her çocuk aile ve yakın arkadaşlardan oluşan küçük bir çevreye empati duyar ve onlara değer verir” diyor araştırmacılar. Buradaki püf noktası, sosyal, kültürel ve hatta coğrafi olarak onların çevrelerinin dışında olan insanlara değer vermelerini sağlamak. Bunu, iyi birer dinleyici olmaları konusunda danışmanlık ederek, kendilerini başkalarının yerine koymaları konusunda onları teşvik ederek ve haberlerde ya da eğlence dünyasındaki (filmler, şarkılar vs.) öğretici anları kullanarak empati pratiği yaparak başarabilirsiniz.

Araştırma bütün ailelere yönelik bir “moral konuşmasıyla” son buluyor:

“Başkalarına değer veren, saygılı ve iyi ahlaklı bir çocuk yetiştirmek çok zor bir iştir ve her zaman da öyle olmuştur. Ve hiç bir iş daha önemli ya da en sonunda bu kadar ödüllendirici olmamıştır.”

Kaynak: http://www.upworthy.com/harvard-psychologists-have-been-studying-what-it-takes-to-raise-good-kids-here-are-6-tips

Bir Öğretmenden; Okulun İçinden Bir Haber

Bu yazıya sabah rastladım. Her fırsatta söylediğim gibi “OKULSUZLUK” kavramı ülkede kabul görecekse bu eğitimcilerle birlikte olmalı. Ev okulu hakkı gelecekse, bunu eğitimciler de anlamalı, desteklemeli özümsemeli ki ilerleme olsun. Bunların mümkün olması için de sistemin halinin farkında olan eğitimcilerin önce kendilerine sonra bize dürüst davranıp “gidişatın ne kadar kötü olduğunu” kendi tecrübeleriyle anlatmaları mühim. Bu açıdan aşağıda altını çizdiğim yerlere değineceğim. Bir eğitimci Okulların son halini özetliyor. Yazı oldukça uzun ve kapsamlı, ben özet geçiyorum ama özet bile uzun göreceksiniz, yine de okuyun lütfen 🙂 Hatta sonra da üzerine konuşalım sizlerin bu sistem değişiklikleri ve müfredatlara ait gözleminiz ne? Deneyiminiz var mı? Çocuğunuz okula gidiyorsa nasıl etkinlendi? Bunları ne kadar net görürsek ilerlemek fikir yürütmek çözüm istemek o kadar kolaylaşacak.

***

Okullarda Kafkavari bir dönüşüm

Dibe vurmuş eğitim sisteminin mutfağında bulunan bir eğitimci tarafından ele alınan ve eğitim çıkmazlarını tüm gerçekliği ile ortaya koyan, uzun ama kapsamlı bu yazıyı sonuna kadar okumanızı tavsiye ederiz. 

11822763_1113722461989314_6949769981520070640_n

Çok sevdiğim yazar Dino Buzzati’nin Büyülü Öyküler kitabında “Fareler” adlı bir öyküsü vardır. Öykü, anlatıcının, yazları evine gittiği dostundan, bu yaz kendisini davet edemeyeceklerine dair bir mektup aldığını söylemesiyle başlar. Anlatıcı, arkadaşının yazlığına ilk gittiği yaz, bir fındık faresi görmüştür. Ancak dostuna söylediğinde konu kapatılır. Anlatıcı, ertesi yıl yine arkadaşının yazlığındadır ve tıkırtı duyar. Sorduğunda arkadaşı da karısı da ses duymadıklarını söylerler. Ancak bir süre sonra, bir kapan sesi ve fare viyaklaması duyulur. Ertesi yaz, yine dostlarına giden anlatıcı, bu kez evde iki iri kedi görür ve “demek sonunda bu kedileri aldınız, ne ziyafet çekiyorlardır kendilerine” der. Ama ev sahipleri “fare ile beslenecek olsalar ölürler, biz besliyoruz onları” derler. Ertesi yıl, bu iki kedi inanılmaz zayıflamışlardı. O akşam evin küçük oğlu, bodrumda yüzlerce fare olduğunu hem de farelerin kaplan gibi büyüdüğünü, kedilerin çok korktuğunu söyler. Daha ertesi yıl kediler yoktur. Tavan arasından tıkırtı değil patırtı sesleri gelir. Anlatıcı “fareler büyüdüler mi” deyince ev sahipleri kızarak evde kesinlikle fare olmadığını söylerler. Gerçeği söyleyen yine çocuk olur. “Hepimiz çok korkuyoruz, artık o kadar büyüdüler ki tek çare evi yakmak. Babam, o kadar korkuyor ki bodrum katına sucuk atarken gördüm.” Bir sonraki yıl çocuk, anlatıcıya fareleri gösterir. İğrenç, büyük ve korkunç, milyonlarca fare… İşte son olarak bu mektup… Galiba kimse giremez olmuş eve…

Giriş

Eğitimde olan biteni düşündükçe aklıma hep bu öykü geliyor, nedense… Biz yine çocuktan aldık haberi… Bu yazıyı eğitim sisteminde değişim dönüşüm adına yapılanların okullardaki yansımasını kısaca özetlemek için kaleme aldım. Yazı, ancak tabiri caizse okulun içinden bir haber niteliğinde. Son yıllarda eğitimde yapılan dönüşümler, takibi öğretmenler için dahi zor olacak kadar çok ve aceleye getirilmiş çalışmalardı. Değişimler, değişimin değişimi, geri dönüşler, geriye dönerken yolda bırakılanlar, bırakılmayanlar, muğlak ifadeler, muğlaklığa dayalı pratiklerin politik olarak tercihine dayalı süreçler…

Eğitimin özelleştirilmesi

Hükümetin eğitim politikaları denilebilir ki, tüm icraatları gibi “kronik yandaş” tarafından alkışlanırken “kronik muhalif” eğitimciler tarafından topa tutuluyor. Olgulara, eğitim felsefesine, özgürlükçü, çok kültürlü bir pedagojik yaklaşımla bakmaya çalışan eğitimciler de tabiri caizse dumura uğruyor.(…). 4+4+4 diye bilinen sistemin getirilişi olsun, ortaokulların girdiği SBS’den TEOG’a geçiş olsun, sonra onun da kaldırılması olsun, sonra tekrar getirileceği haberi olsun, seçmeli dersler olsun, kıyafet serbestliği olsun, ücretleri hayli düşen ve mantar gibi yayılan özel mahalle mektepleri olsun, pek çok konuda gözümüzün içine bakıp da bizden açıklama bekleyen velilerimize, konu komşumuza bir yanıt veremeyecek kadar içinde olduğumuz halde dışındayız sürecin. (…)

(…) Hem öğretmen olarak 4+4+4’ü deneyimlemem bakımından, hem sendikada bu konuyla ilgili çıkan sorunları dinleme olanağım olması bakımından hem de etrafımda kendi çocuğum da içlerinde olmak üzere bu süreçte ilkokula başlayan çok sayıda çocuk olması dolayısıyla bu yasanın bir kuşağı heba ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. (…)

11825231_1121567324538161_935561549936924646_n

(…) (1990’lı yılların sonu)

Sessizce imzalanan uluslararası anlaşmaları. (MAİ, MİGA, GATS vs.) Birbirini destekleyen bu anlaşma ve kurumların o anlaşılmaz gibi duran kısaltmalarının ardında sermayenin küreselleşmesi olduğunu, bu anlamda en çok etkilenecek olan alanların eğitim ve sağlık hizmetleri olacağını okuyor, öğreniyorduk. Ne var ki o zaman, eğitim ve sağlık kurumları tam anlamıyla özelleşmiş sayılmazdı. Okullarda küçük küçük paralar toplanmaya başlamıştı. (…) 90’ların sonunda “eğitim özelleştiriliyor, ileride çocuklarınızı okutacak okul bulamayacaksınız” deniyordu, gerçekten de çocuklarımızı gönderecek okul bulamadık. Devlet okullarında kayıt parası pazarlıkları milyarlarla açılıyor. Bu da yetmezmiş gibi tam gün çalışan anne baba, çocuğunu tam gün eğitim yapan bir devlet okuluna vermek isterse bunun aileye maliyeti yemek, etüt (adı etüt, aslı aile eve gelene kadar çocuğu avutma) ve servis ücreti ile beraber 500-750 lirayı buluyor. Diğer eğitim masrafları hariç. Bu seçeneği beğenmezseniz, tüm olanaklarınızı zorlayıp 10 ile 15 bin lira arasında yıllık ücret alan bir özel okul seçeneği sizi bekliyor, bu da servis dahil, ayda 1500 civarı. Biraz önceki devlet okulu seçeneğiyle kıyasladığında ebeveynler şöyle düşünüyorlar: “Bari özel okula göndereyim de çocuğum kalabalık sınıflarda yitmesin, kalabalıklarda merdivenden yuvarlanmasın, tuvalette tuvalet kâğıdı olsun, kendini insan gibi hissetsin, değerli hissetsin.” Görüldüğü gibi pek de pedagojik olmayan amaçlarla ve çaresizlikten. Tabii oturmuş bir eğitim anlayışı olan, çocuğun görece daha az ayrımcılığa maruz kalacağı, sanatsal ve bilimsel çalışmalarda daha zengin olanaklar sunan, toplumda belli bir itibarı olan, ancak yıllık maliyeti 40-50 bini bulan okullar da var. Eğer bu olanağınız yoksa sizi bir seçenek daha bekliyor. Çocuğunuzu ikili eğitim (sabahçı-öğleci) yapan bir devlet okuluna göndermek. Bu da çalışan ve dar gelirli ebeveynler için şu demek: Okul dışında kalan yarım gün, çocuğa kim bakacak? Sigortasız çalıştıracağınız ve minimum 600 – 700 lira vereceğiniz bir kadın elbette. Tabiri caizse sömürüldükçe sömürmek zorunda kaldığınız bir paradoks. 4+4+4’ün çıkmasıyla yakınımda pek çok eğitim emekçisi, olanaklarını zorlayarak çocuklarını özel okullara gönderdi. Hemen akabinde zaten dedikodusu yasayla başlamış olan “özel okullara destek yasası” çıktı.

Çalışmak zorunda olduğu için okula gelemeyen yoksul çocuklara destek olamayan devlet, özel okullara kişi başı 3500 lira destek veriyor. Piyasa gerektiği gibi beslendi, büyük ve itibarlı okullar İstanbul’da Anadolu yakasına ve Anadolu’daki illere şube açtılar. Semt pazarları gibi, semte göre parası değişen… Çok sayıda küçük özel okul açıldı ve desteklendi. Şimdi yasa “icabına baktığı” için geri çekiliyor. Ve yeniden 5+3+4’ü bekliyoruz. Bugünlerde döneceğine dair haberler okuyoruz. Önümüzdeki sene artık dilimiz alıştı, “kademeli olarak dönülecek”miş. (…)

(…)
Mini mini birler

Eğitimle ilgili yapılan değişikliklerden en çok tartışılan ise 5, 5-6 yaşındaki çocukların ilkokula zorunlu olarak başlatılmasına dair yapılan düzenleme. Yasaya göre 60 aydan 68’e kadar velinin isteğine bağlı, 68 ay ve sonrası ise zorunluydu. Tüm eleştirilere rağmen yasa 2012’de bu haliyle çıktı. Ve bence dilim de varmıyor söylemeye, ama 2013’de okula başlayan bir nesli heba ettiler. Yasa muğlak bir biçimde uygulamaya kondu. 1 ay sonra yasanın bu kısmı değişti ve çocuğun 69 aylık olduğunda okula başlaması zorunlu hale getirildi.

83-85 aylık çocuklarla 60-68 aylık çocuklar aynı anda ilkokula başladılar. Duygusal, zihinsel ve fiziksel gelişimleri son derece farklı olan bu çocuklar aynı sınıfta aynı müfredata tabi tutuldular (ki o pedagoglar o yaşlar için 6 ayın dahi bir dönem sayıldığını söylüyorlar). Dolayısıyla yasa nedeniyle 68 aylık başlayan kızım gibi binlerce çocuk kendinden 1-2 yaş büyüklerle aynı sınıfta olmanın bedelini başarılı olsalar dahi hiçbir zaman “onlara” yetişemeyeceği hissi ve bastırmak zorunda kaldıkları oyun isteği/hakkının gaspıyla ödemiş oldular. İlk yıl oyun ağırlıklı geçecek denmesine rağmen, öğretmenler bir hafta oyun oynattıktan sonra yeni yaş grubuyla eski müfredatı uyguladılar. Okul koşulları oyun, sanat ve spor etkinliklerine uygun değildi, öğretmenler yeni yaş grubuna dair bir formasyon almamışlardı ve müfredat yenilenmemişti.

Eğitimciler ve çocuk gelişimciler 5.5 yaşındaki çocuklar için 40 dakika sınıfta sadece oturmanın zorluğuna, ince motor becerilerinin yeterli olmayacağına, özbakım sorunları yaşayacaklarına dair haklı uyarılar yaptılar. Okulların teknik donamını bu yaş grubu çocuklar için yetersizdi ve bu iki yılda da yetersiz olmaya devam etti. Merdiven basamaklarının ölçüsü, tuvaletlerin, lavaboların boyu, okul sıraları vs. aynı okulda sabah okuyacak ortaokul öğrencilerine göre yapılmış olduğu için küçük çocuklar için uygun değildi. Sınıfların kalabalıklığını, çıkış saatlerin geçliğini de eklediğimizde okullar bu çocuklar için bırakın eğitimi güvenli dahi değiller. Son on yılda okullardaki fiziki yapı yetersizliği nedeniyle 15 çocuğun yaşamını yitirmiş olduğunu düşünürsek bunun ciddi bir sorundan olduğu bariz. (…)

Staj yönetmeliği

Hükümetin eğitimde dönüşüm paketlerinden yine piyasa için sürprizler çıktı. Bu meslek okulu öğrencileri ile işletmeleri ilgilendiren bir düzenleme. İşletmeler önceden çalışan sayısının % 10’u kadar stajyer öğrenci çalıştırabiliyorken yasa değişikliğiyle bu sınırlama kaldırıldı. Devlet, yeni staj yönetmelikleriyle piyasaya ucuz işgücü sunmanın derdinde. 16-17 yaşında gençler staj adı altında piyasaya sunuluyor. Yetişkinlerin bile iş güvenliğinin ve sosyal haklarının olmadığı ortamda bu çocuklar piyasanın sert koşullarına atılıyorlar. Ticaret Lisesi ve Endüstri Meslek Liselerinde de çalıştığım için yakından biliyorum ki, bu çocuklar 300 liraya köle gibi çalıştırılıyorlar, haftada sadece bir gün okula geliyorlar. Günde 10-12 saat çalışıyorlar. Ailelerin ekonomik durumu bir yandan, iş bulmak için bu deneyime ihtiyaçları olması bir yandan. Ekonomik sömürünün yanı sıra patronun “eline düşmüş”, genç, otorite veya para karşısında henüz kişisel tavırlarını deneyimleyememiş, ergenliği henüz atlatamamış, korku ve bastırılmışlıklar içerisindeki bu çocukların gittiği işyerlerinde sıklıkla cinsel istismara veya şiddete uğradıklarını öğreniyoruz. Kimi zaman zorla, tacizle karşılaşan çocuklar kimi zaman paranın ve otoritenin karşısında boyun eğiyor, “gönüllü” sandıkları ilişkilere itiliyorlar. Her şekilde istismar ediliyor ve haksızlığa uğruyorlar.

(…)

Sonuç

Bu yasanın en fena yanlarından biri bana göre eğitimin kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp piyasa ilişkileri içine çekilmesi ve ticarileşmesidir. Zorunlu eğitimin bu yasayla 12 yıla çıkarılması devlete değil vatandaşa zorunluluk gibi. Devlet vatandaşa çocukların eğitimi “güvencem altında” demiyor. Sen çocuğunu ne yapıp edip 12 yıl okutacaksın, diyor. (…)

Çocuğun sahibi ne devlettir ne de aile. Temel eğitimden yararlanmak, bireyin kapasitesinin tüm yönlerinin geliştirilmesi insanlığın tarihsel bir kazanımıdır. Bu kazanımların yitmesiyle sınıfsal ayrım derinleşmekte. “Ben okumadım, çalıştım çabaladım çocuklarımı okuttum.” hikâyeleri tarihin derin sularına gömülecek gibi görünüyor. İşçinin çocuğu işçi, memurun çocuğu memur olacak, zengininki daha zengin. Okuyacakları okullar eskisine göre keskin biçimde ayrışmış durumda. Yelpaze dilediğimizce açmaya müsait.
(…)

SİBEL NESLİŞAH HAZAR

Yazının tamamı

16 Yaşındayım Ve Eğitim Sistemi Sağlığımı Mahvediyor

Nefes al…

Nefes ver…

Seni bir arada tutan bağlar kayboluyor birer birer.

Bedeninde olanları kontrol edemiyor sadece şaşkınlıkla neler olduğunu izlemekle yetiniyorsun. Nefes alışın hızlanıyor. Hislerin çok hassas, bedenin çırpınıyor. Bacaklarında karıncalanmalar dur durak bilmiyor. Her şey fazla yakın. Her şey çok gürültülü. Ve dayanamayıp kendini kapatıyorsun.

Panik atak geçiriyorsun.

Bu ruh sağlığı sorunlarıyla ilgili daha fazla farkındalık kazanmak üzerine bir makale değil ya da anksiyetemi mucizevi şekilde bitiren bir teknikten bahsetmiyorum. Bunlarla ilgili pek çok kitap var ve benim bu konuları asla anlatamayacağım kadar iyi anlatıyorlar.

Bu eğitim sisteminin gençlerimizin hayatını nasıl mahvettiğini anlatan bir makale.

Kimse bunu söyleyen eğitimcileri dinlemiyor, belki beni birileri duyar.

Benim adım Orli ve 16 yaşındayım. Daha küçükken, yetişkin rolü yaptığım oyunları oynamayı severdim. 16 yaşında olduğumu hayal etmekten hoşlanırdım. Yatağa girerken büyüdüğümü ve kendi paramı kazanıp onu peri kanatlarına harcayacağımı düşlerdim. (yetişkinlerin peri prensesler gibi giyinmediğini farketmek benim için sarsıcıydı)

b495973c-aad0-4008-8a91-f4a3358a1ec1-2060x1236

Ben böyle olacağını hayal etmemiştim. Ortaokula geldiğimde bir şok daha yaşayacaktım. Sistemin etkilerini öğrenmiştim.

YA AYAK UYDUR VE BAŞARILI OL YA DA BAŞARISIZ!

Birdenbire bugüne dek bütün okul projelerinde bana başarı getiren yaratıcılığım artık kabul görmez olmuştu. Bunun yerine olguları, formülleri ve istatistikleri ezberlemek zorundaydım. İşte o an, geleceğimin sınavlara bağlı kriterlerin üzerine kurulduğunu öğrendiğim andı. İşte o an, panik atak geçirmeye başladım. Başarısız olma fikrinin getirdiği dehşet hali beni neredeyse bütün deneme sınavlarımda yerimde duramaz hale getirmişti.

Eğitim sistemimiz hatalı. Ve bu gençlerin, hiç bir yaşta hiç kimsenin haketmediği türden bir baskı yaşamasına sebep oluyor. 2007de Unicef’in yaptığı, 21 gelişmiş ülkedeki çocukların refahını ölçen değerlendirmelerde ülkemiz sonunca.

Sistem insanlara en iyi hallerinin bile yeterince iyi olmadığını öğretiyor. Sürekli daha çok çalışmamız, sürekli daha fazla denememiz gerektiğini empoze ediyor. Böylelikle sonuçlar hiç bir zaman yeterince iyi olmuyor ve başarısız oluyoruz. Başarı geçmiş bir günde size verilen kriteleri ne kadar iyi hatırladığınızla ölçülüyor.

Bir sınav kurulunun başarı tanımını çocukların sağlığının önünde tutmamızı ne haklı çıkarabilir? Bir kişinin hedefleyeceği en mühim kazanç kendi bedeninde rahat olmak, bilgiyle güvenli bir hayat sürebilmek ve başarıyı kendi koşullarına göre tanımlamak olmalı.

Gelecek yıl hükümetin değiştireceği değerlendirme sistemiyle notların harflerden sayılara geçişi değişecek tek şey olmayacak. Pek çok modül yerine tek sınav getirilmesi artık öğrencilerin sadece tek şansı olacak demek. Bir set cevap başarı ve başarısızlık arasındakı farkı belirleyecek.

Henüz 16 yaşında, kendi hayatlarımızı şekillendirecek kararlar vermek için yeterince sorumlu kabul edilmemiz nasıl mantıklı olabilir? Sistemle ilgili bu kararları alanları seçme, oy verme hakkımız bile yokken üstelik.

Gelecek neslin iyi eğitildiğinden emin olmanın yolu hayatlarını sınav kağıtlarıyla doldurmak değil. Bu onlara nefes aldırarak olur, rahatça yaratıcılıklarını ortaya koymalarına yardımcı olarak ve zengin bir öğrenme ortamı sunarak. Eğitim sistemimiz kırılmış bir genç yetişkin nesil yetiştiriyor. Ardlarında bir anahtarla açılmış bir yara ve uygunsuz oldukları varsayılmış bir genç nesil. Sistem asla insiyatif alabilecek ve yeni şeyler keşfedecek kadar cesur olamayacak genç insanlar yetiştiriyor. Çünkü onlara başarıya ulaşabilmek için sadece tek yol olduğu öğretiliyor.

Dönüp panik ataklarıma baktığımda; katı bir başarı tanımı yapan bir grup politikacının bunu bana yapmasına izin verdiğimi görüyorum. Hiç bir şey sağlığınızı riske atacağınız kadar değerli değil, henüz 16 yaşında size yeterince iyi olup olmadığınızı söyleyecek bir parça kağıt da!

Eğer bu makaleyle empati kuran bir gençsen sana orada bir yerde bizden daha fazlası olduğunu söylemek istiyorum. Ve durum daha iyi olacak. Politikacılaraysa mesajım basit: Eğer ülkenin gelecek nesillerinin hasar bırakan endişelerden ve sistem tarafından yerleştirilmiş başarısızlık korkusundan kurtulmasını istiyorsanız bunu yapmak elinizde.

Sonuç olarak hala özlediğim beş yaşım gibi ağlamaklı bir sesle söylediğim üç kelimem var:

BU ADİL DEĞİL.

“Öğretimde tek bir ölçüt olduğunu kabul edelim: Özgürlük”

Leo Tolstoy’un Eğitim Anlayışı

“Öğretimde tek bir ölçüt olduğunu kabul edelim: Özgürlük”

Leo-Tolstoy-with-his-gran-001

Tolstoy(1828-1910) şiddeti çağrıştıran bir terim olduğu için kendine açıkça anarşist demediyse de, devlet ve mülkiyete karşı İsa’nın öğretileri temelinde anarşist bir eleştiri geliştirdi. Böylelikle anarşist hareket içinde etkin bir barışçı geleneğin gelişimine yardımcı oldu. Hükümet sahtekarlığının, yurtsever ahlâk dışılığının ve militarizm tehlikesinin en güçlü eleştirmenlerinden birisi oldu.

Eğitime hem teorik eserleriyle, hem öğretmenlik çalışmaları ve yazdığı okul kitaplarıyla hizmet eden Tolstoy, köylülerin çocuklarına yönelik İ. Poliana köyünde Jasnaja Poljana adında bir okul kurdu. Ve açtığı bu okulda çocuklara ne öğreteceğini bilmediği için onları bütünüyle serbest bıraktı.

Bireysel özgürlüğü yöntem olarak benimsedi ve eğitimde okulların değil, hayatın belirleyici olduğu bilinci doğrultusunda, öğrencilerin kendi yöntemlerini geliştirmelerine izin verdi. Okulu terk etmek ve okula kaydolmak tamamen serbestti. Sınavlar, ödüllendirme ve cezalandırma sistemi yoktu. Eğitimin başlıca görevi, çocuklara olabildiğince az şey öğretmek ve onların bütün insanların eşit ve kardeş olduğunu fark etmelerini sağlamaktı.

İnsanın belirli klişelere göre biçimlendirilmesi anlamındaki eğitimi verimsiz ve olanaksız olarak nitelendiren Tolstoy tarafından eğitim ve öğretim kavramı ilk kez ciddi olarak sorulandı. Eğitim yerine kültür kavramını koydu öğrenmenin eğitim değil, kültür süreci olduğunu düşündü.

Tolstoy düşüncelerini yaymak için çıkardığı Yaysana Polyana adlı dergide “Öğretimde tek bir ölçüt olduğunu kabul edelim: Özgürlük” diyordu.

Tolstoy okulun öğrencilerin özel ihtiyaçlarına uyarlanması ilkesine uygun olarak kendi okulunun başkaları için belki de en kötü örnek olabileceğini kabul etmeye hazırdı. Bu ilke “tek bir en iyi yoktur” ifadesiyle günümüzdeki alternatif eğitimin de temel ilkelerinden biridir. Tolstoy’un çocukların ihtiyaçlarını temel alan bu liberter yaklaşımı, 20. yy da “özgür okulların” gelişimini de büyük ölçüde etkilemiştir.

http://neyani.blogspot.com.tr/

Okullarda Öğretilen 9 Ders

Bu yazıyı buldum az önce ve gülümsedim 🙂 Ben mi başarısız öğrenciymişşiimm yoksa gittiğim okullar, yolumun kesiştiği örtmenler mi “başarısız” ve bir başkaymış bilemedim… İyi ki dedim o şüphesiz <3

İşte sistemin bana hiiçç birini öğretemediği ama ana hedefi olan 9 ders, canım Abbasağa Dayanışma yazmış <3

***

Okullarda Öğretilen 9 Ders

1. Öğretmen ne diyorsa onu yap! 544425809789ee53484b9af1

Öğretmenin sözünü dinlemeye alışan çocuklar büyüyünce de sınırların dışına çıkmaya cesaret edemezler. Otoritelerden izin alır, yasalara uyar, üretim-tüketim döngüsüne katılır, toplumun değer yargılarını benimserler.

2. Hayatından memnun ol! 5444259b220c6c5a3286cba5

Her sabah zorla okula git ve orada 8 saat boyunca hapis kal, öğretmen ne diyorsa onu dinlemek-yapmak zorunda kal, hareket etmen ve konuşman yasaklansın sonra da gel de hayatından memnun ol! Okuldan sonra da her sabah işe git ve orada 8 saat boyunca hapis kal, müdür-patron ne diyorsa onu dinlemek-yapmak zorunda kal, hareket etmen ve konuşman yasaklansın sonra gel de hayatından memnun ol!

Apartman dairelerinde yaşa, kuş sesi duyma, güneşe belki haftalar boyu hiç bakma, toplu taşımada ömür çürüt, yediğinden içtiğinden yaşadığından keyif alma, ilişkilerin plastikten olsun ve hayata pozitif bak!

3. Rekabet et! 544425b8741b1ef03104205a

Sınıf içinde kıskançlığı, kibri ve küçümsemeyi öğrenenler büyüdüklerinde de bu tavırlarını devam ettirirler. ‘ O da çalışsaydı yapardı ‘ , ‘ bu hayat onun tercihi..’ gibi sözler favorilerindendir. Aynı kişiler Hunger Games adlı filmde bu oyunu neden devam ettirdiklerini de sorgularlar ama.

‘ Hiç kimseye güvenmeyeceksin ’ dersi de aynı sıralarda öğrenilir, daha sonra 3. sayfa haberleriyle pekiştirilir. Ailene, arkadaşlarına, sevgiline, komşuna vs. vs. güvenmeyeceksin de peki kime güveneceksin? ‘ Hiç kimseye ‘ , yani insanlara güvenmeyecek ama kurumlara güveneceksin. Yeni dostun sigorta şirketin, yeni sevgilin bankan, yeni annen de devlet olacak!

4. Arkadaşlarını ihbar et! 544425e9220c6c5a3286cbb2

Onlar zaten arkadaş değil, rakiplerdi. Hem küçüklüğünde ispiyonculuğu öğrenmese büyüdüğünde müdüre-polise-askere nasıl ajanlık yapar?

5. Daima izlendiğini bil! 544425fe1ee8d3072ae1c42f

İyi bir eğitimci çocukları sürekli gözetim ve baskı altında tutar. Çocuklara her gün ‘ev ödevi’ verir ki, böylece okuldaki gözetimin evi de kapsamasını sağlar. Eğer ev ödevi verilmezse, çocuklar zamanlarını otorite dışı olarak, belki annesinden belki babasından, belki de komşu çevredeki akıllı bir adamın çıraklığından bir şeyler öğrenmeye harcayabilir. Eğitim sistemi bunu istemez. Çocuk otorite dışında birisiyle zaman harcamamalıdır.

6. Uzmanlara güven! 5444262b4ddcfe6d483a4df9

Bir söz uzmanların-yetkili kişilerin ağzından çıkıyorsa sorgulanamaz bir şekilde doğru şekilde kabul edilmelidir. Çocuk eğer iyi bir okulda okuyor, notları yüksek, öğretmen tarafından övülüyorsa değerlidir. Büyüyünce de bitirdiği üniversite, yaptığı master, çalıştığı iş yani CV’sinde yazılanlara göre değer biçilir. Eğer sertifikalar-uzmanlar değersiz olduğunu söylüyorsa, değersizdir.

7. Her şeyi otoritelerden bekle! 544426591ee8d3072ae1c440

Uslu öğrenciler ne yapacaklarını öğretmenin kendilerine söylemesini beklerler. Bu uslular hayatlarının geri kalanında da başkalarının eline bakarlar. Belediye yapsın, devlet yapsın, annem yapsın, tamirci yapsın, arkadaşım yapsın der dururlar. Aynı insanlar bir şeyleri değiştirmeye cesaret edemeyip yalnızca şikayet etmekte de çok başarılıdır.

Fakat bilmezler ki patron işçiden şikayet etmez, işçiyi kovar. İşçi patrondan şikayet eder ve hiçbir şey değişmez. Banka müşterisinden şikayet etmez, borçlar için dava açar, mallarına haciz koyar. Müşteri bankadan şikayet eder ve hiçbir şey değişmez.

8. Uyum sağla! 544426729789ee53484b9b21

Köleliğe uyum sağlamayan çocuklar yaramaz, büyükler de suçlu kabul ediliyor. Yani en azından şu sıralar.

9. Öfkelenme! 544426969789ee53484b9b30

Derin adaletsizliklere, yaygın aşağılanmaya, ruhsal ve maddi tecavüzlere, yoğun baskı altında olmaya tepki göstermeyi bırak öfkelenmeyen bir toplum. Muhteşem! Sinirlenmek çok yanlış ama hep sakin kalmak çok mu doğru? Üzülmek çok yanlış ama gülmek-gülümsemek çok mu doğru? Tembellik çok yanlış ama okula-işe gitmek çok mu doğru!

Abbasağa Dayanışma

Okullarda başarısızlığın temel nedeni: Keyif almayı unutmak

eğitimde_keyif

Jonathan Swift, 1729 yılında İrlandalılara çocuklarını yemelerini önerdiğinde, üç problemi birden aynı anda çözebileceğini iddia ediyordu: Aç kitleleri doyurmak, şiddetli bir ekonomik kriz döneminde nüfusu azaltmak ve restoran işini hareketlendirmek. Bu, Swift’in hicivlerinden biri olsa da, çocuk merkezli kültürlerde – Amerika gibi – kulağa oldukça itici ve korkunç geliyor. Ama aslında Amerika, bu öneriye düşündüğünüzden çok daha fazla yaklaşmış durumda.

Eğer eğitimcilerle ve politikacılarla daha fazla zaman geçirirseniz (hatta sadece yazdıkları eğitim makalelerini bile okumanız yeterli), şu kelimeleri bolca duyarsınız: “Standartlar”, “sonuçlar”, “beceriler”, “kendini kontrol etme”, “sorumluluk” ve benzerleri. Geçtiğimiz günlerde “etkili” oldukları iddia edilen bazı yeni okulları ziyaret ettim. İrade ve kendini kontrol etmeyi öğrenmek için ilgili sloganlardan oluşan şarkılar söyleyen çocuklara, sınıf ödevlerini bitirdikleri zaman jelibon veriliyordu ya da onlardan yerlerinde hareketsiz oturamadıkları zaman sıralarının arkasında ayakta durmaları bekleniyordu.

Bu okullara gittiğimde aklıma hemen Charles Dickens’ın Zor Zamanlar romanı gelir. Kitapta bir okulun müdürü olan Wackford Squeers, kendinden gayet emin bir şekilde şöyle der: “Şimdi, benim tek istediğim şey ‘kesin veriler’. Bu çocuklara sadece ve sadece kesin verileri öğretin. Hayatta istenen tek şey verilerdir. Başka hiçbir şey ekmeyin, geri kalan her şeyi kökünden söküp atın. Muhakeme becerisi olan hayvanların zihinlerini sadece veriler üzerine inşa edebilirsiniz. Onlara asla başka bir şey sunulmayacak…”

Romanda Squeers, öğrencilerinin, ne pahasına olursa olsun yetişkin dünyasına “hizmet edebilir” olmaları gerektiği bilgisiyle mezun olmalarını istiyor. Bugün de durum pek farklı değil. Herkes, üniversiteye girmek, iyi işler bulmak, büyük bir firmaya girmek ve yeni ticari bilgileri takip etmek için çocukların gerçekten öğrenmeleri gereken şeyleri öğrenip öğrenmediklerinden endişe ediyor. Ülkenin tüm bir okul sistemi, büyük ölçekli ekonomik sıkıntıları çözmeye ve geleceğin çalışanlarını üretmeye yönelik gibi görünüyor. Kesin olan tek şey, hiçbir şekilde çocuklara yönelik olmadığı. Hatta genel görüş, eğer öğretmenler öğrencilerin keyif almalarına çok fazla odaklanırlarsa bir şekilde ahlaksız bir vurdumduymazlığı ve tehlikeli bir hedonizmi teşvik edecekleri yönünde.

Bugünlerde çoğu sınıfta neler olup bittiğine kısa bir bakış atmak, şunu çok net olarak ortaya koyuyor: İnsanlar eğitim hakkında düşünürken çocuk olmanın nasıl bir his olduğunu düşünmüyorlar ya da neden çocukluğun kendi içinde yaşamın önemli ve değerli bir evresi olduğunu. Bence bu, neden ziyaret ettiğim okulların çoğunun daha çok Dickens romanından fırlamış gibi göründüğünü açıklıyor.eğitimde keyif almak

Ben üç çocuklu bir anne, bir öğretmen ve bir gelişimsel psikoloğum. Yani çok sayıda çocuğu gözlemleme şansım oldu. Konuşurken, oyun oynarken, tartışırken, yemek yerken, ders çalışırken… Ve sonunda şunu anladım: Çocukları yetişkinlerden ayıran şey, ne onların bilgisizlikleri ne de becerilerinin eksikliği. Aradaki fark, onların muazzam keyif alma kapasiteleri. 3 yaşındaki bir çocuğun banyo küvetinde neleri batırıp neleri batıramadığını keşfetmenin zevki içinde nasıl kaybolduğunu düşünün. 5 yaşında bir kızın en iyi arkadaşıyla birlikte anlamsız kelimeler dizilerini bir araya getirmekten duyduğu heyecanı ya da 11 yaşında bir çocuğun elindeki çizgi romana kendini nasıl tamamen verdiğini düşünün. Bir çocuğun kendini bir şeye tamamen verme becerisi ve bundan yoğun bir zevk alması, yetişkinlerin yaşamlarının geri kalan kısmını bunu tekrar hatırlamaya çalışarak geçirdiği bir şeydir.

Bir arkadaşım bana şöyle bir hikaye anlatmıştı: Bir gün 7 yaşındaki oğlunu futbol antrenmanından almaya gittiğinde, oğlu onu mahzun bir yüzle ve morali bozuk bir şekilde karşılamıştı. Antrenörü onu antrenmana dikkatini vermediği ve odaklanmadığı için azarlamıştı. Küçük çocuk okuldan arabaya, başı öne eğik ve omuzları sarkık bir şekilde yürümüştü. Çok üzgün görünüyordu. Ama tam araba kapısına gelmişti ki aniden durdu, kaldırımın üzerindeki bir şeye dikkatle bakmak için çömeldi. Yüzünü iyice yere yaklaştırdı ve sonra müthiş bir coşkuyla bağırdı: “Baba, buraya gel. Bu hayatımda gördüğüm en acayip böcek! Sanki bir milyon tane ayağı var. Şuna bak. Bu muhteşem.” Kafasını kaldırıp babasına baktı. Yüzünden enerji ve sevinç fışkırıyordu. “Burada bir dakika daha kalamaz mıyız? Bütün bu ayaklarla neler yaptığını anlamak istiyorum.”

Bu tür anlara yönelik geleneksel bakış açısı şudur: Genç olmanın verdiği sevimli ama yersiz hareketler… Azim, yükümlülük ve pratiklik gibi daha önemli niteliklere yer açmak için bir kenara itilmesi gereken şeyler… Oysa bunun gibi anlar, yetişkinlerin hayatlarının kalan yıllarını arayarak geçirdikleri, kendini bir şeye yoğun olarak verme ve keyif alma anlarıdır. Sigmund Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları isimli “başyapıtında” çocukluğu şöyle tarif ediyor: Zevke ulaşmak için ilkel dürtülerini dengelemenin ve bir grubun parçası olmanın artan ihtiyacı ile acıyı engellemenin dönemi. Freud’un bu denemesinden sonra yapılan her araştırma, onun haklı olduğunu gösterdi. İnsan hayatları, keyfi deneyimleme arzusuyla yönetiliyordu. Eğitimli olmak, keyiften vazgeçmeyi gerektirmemeli, aksine yeni şeylerden keyif almayı sağlamalıydı: Örneğin küçük oyuncaklarla oynamak yerine roman okumak, banyo küvetine kaseleri batırmak yerine deneyler yapmak ve saçma kelimeleri peş peşe dizmek yerine ciddi konular hakkında tartışmalar yapmak. Okullar çocuklara, keyfin sürekli kaynakları olan şeyleri yapmanın yeni ve daha yetişkin yollarını bulmalarına yardım etmeli: Sanat çalışmaları yapmak, arkadaş edinmek, karar vermek.

Bir çocuğun keyif alma becerisini bir kenara itmektense, onu geliştirmek bu kadar da zor olmamalı. İhtiyacımız olan şey eğitim dünyasının zihniyetinde bir değişim yaratmak. Çocukların boyunlarını eğmeye çalışmak yerine neden onların anlamlı ve üretken aktivitelerden zevk almalarını sağlamaya odaklanmıyoruz? Örneğin bir şeyler tasarlamak, başkalarıyla birlikte çalışmak, fikirler keşfetmek ve problemler çözmek gibi. Tüm bunlar, zaten kolayca cazibesine kapıldıkları ve zevk aldıkları şeylerden çok da farklı değil.

Bu görüşü küçümseyip bir kenara atmadan ya da yoksulluğun, düşük akademik başarının ve yüksek okul bırakma oranlarının olduğu bir ülkede keyfin fazla pahalı bir zevk olduğunu söylemeden önce tekrar düşünün. Okul ortamları ne kadar ciddi olursa, eğitimde başarı kazanmak için keyif o kadar önem kazanır.

Öğretmenlerin verdiği ödevlerin ve koydukları kuralların çoğu, elbette yöneticilerinin baskısıyla, zevke ve keyfe genellikle yeterlik ve sorumluluğun düşmanı olarak bakarlar. Çocukların sınıfta konuşmaması gerektiği çünkü bunun sınıf içi çalışmayı böldüğü varsayımıyla hareket ederler. Onlara göre çocuklar keyfi ertelemeyi öğrenmeli, çünkü ancak bu şekilde üniversiteye gitmek gibi soyut hedeflere ulaşabilirler. Sıkılmaya tahammül etmeyi öğrenmeliler, böylece ileride sıkılma konusunda çok daha iyi olurlar.

Bu, çocuklara davranmanın sadece kasvetli ve korkunç bir yolu değil, aynı zamanda eğitimsel açıdan da tamamen anlamsız bir yoldur. Uzun yıllardır yapılan araştırmalar bize şunu gösterdi: Okulda beceri ve gerçek bilgi kazanmak için çocukların öğrenmeyi istemesigerekiyor. Bir çocuğu yerinde oturmaya, ödev yapmaya ya da küme  çalışması yapmaya zorlayabilirsiniz. Ama bir insanı dikkatli düşünmeye, kitaplardan zevk almaya, karmaşık bilgileri kavramaya ya da öğrenmeye karşı ilgi geliştirmeye zorlayamazsınız. Bunun olmasını sağlamak için çocuğun öğrenmeden zevk almasına ve okulu bir keyif kaynağı olarak görmesine yardım etmelisiniz.

Yetişkinler öğrenme hakkında sanki tıptan konuşur gibi konuşurlar: Tatsız ama senin için iyi ve gerekli bir şey. Neden öğrenmeyi sanki yemekmiş gibi düşünmeyelim ki? İnsanlar için o kadar değerli ki, onu zevk alınacak bir deneyime dönüştürdüler. Neden aynı şeyi öğrenme için de yapmayalım ki? Bırakın çocuklar öğrenmeyi çok sevdikleri için öğrensinler. İnsanların bilgiye olan açlığının ne kadar doğal olduğunu görmek istiyorsanız, iki yaşında konuşmaya çalışan bir çocuğa bakın. Ve sonra okulda, çocukların öğrenmeden duydukları bu doğal hazzı geliştirmelerine yardım edin.

Eğitim, çocukların keyif duygusunu yok etmemeli ya da okul sonrası hayata ertelememeli. Bir çocuğun yaşam koşulları ne kadar zorsa, o çocuk için sınıfında keyif duygusu yaşaması o kadar önemlidir. Keyif ya da zevk kötü kelimeler değildir. K12 eğitiminin hedeflerine karşı gelen ahlaki değerler de değildir. İşin aslı, eğitimin olmazsa olmazlarıdır.

Yazının orjinali: www.theatlantic.com/education/archive/2015/01/joy-the-subject-schools-lack/384800/

Bu yazı ilk olarak www.egitimpedia.com internet sitesinde yayınlanmıştır.

"Kahrolsun Okul" demiş yazar! HAY BİN KUNDUZ!

Kahrolsun Okul

Randal Collins’in de dediği gibi, sırf diplomanız olmadığı için gerçekte kolayca yapabileceğiniz işleri yapamaz hale getirildiniz. O halde, özgür bir eğitimin başlangıç çizgisi, kapitalist okula hayır demekten geçer.10628095_923439041017658_6344055520786965788_n

Ortaçağlarda okul zorunlu değildi. Kaldı ki yaygın anlamda bir okul eğitimi (schooling) de yoktu. Dini otoritelerin isteğine göre dar kapsamlı bir eğitim (skolastik) yapılırdı. Çoğunlukla üst sınıfların mensupları için özel bir eğitim vardı. Öte yandan fakir halk çocuklarından yetenekli olanları seçilir ve bunlara dini kurumlarda daha ileri eğitim verilirdi. Bazı metinler belirlenir, bunlara kutsallık atfedilirdi; tüm eğitim bu kutsal metinlerin belleğe kazınmasından (ezber) ve aktarılmasından ibaretti. Sonra, 16. yüzyıldan itibaren gelişen kapitalizm okulu zorunlu, kitlesel ve yaşa dayalı hale getirdi. Çocuk, okulla tanımlanmaya başladı. Çocuğun yeri yavaş yavaş üretim yerlerinden okula kaydırıldı. Burjuvazi, gelişen ticaret ve sanayi etkinlikleri için kendine gerekli işgücünün yetiştirilmesi amacıyla okulu ve eğitimi tanımlamaya başladı. Okulda bilim, pratik bilgiler ve günlük hayat rutinleri öğretilir hale geldi.

Burjuvazi, yıllar geçtikçe okulu giderek kapitalistleştirdi. Fransız Devrimi bu süreci kolaylaştırdı. Çocuk devletindir dedi ve okulu zorunlu tuttu. Okul artık “kul” değil, “yurttaş” yetiştirecekti. Aydınlanma ise, okulun felsefesini belirlemeye çalıştı. Okul, aydın kafalar yetiştirecekti. Kapitalistler de aydın bir kafadan nasıl yararlanacaklarını biliyorlardı. Böylece okulu piyasa ve meta ilişkileri çerçevesinde düzenlemek istediler. Ama Aydınlanmacılar okulun daha ileri ve erdemli bir konum alması gerektiğini düşündüler. Bu nedenle okul onlar için bireyin kendini sürekli daha ileri düzeyde gerçekleştirebileceğinin mekânı olmalıydı. Nitekim kapitalist denilen okuldan aydın, ilerici, eleştirel, akılcı çok sayıda kafa da yetişti. Fakat süreç içinde okul, geniş kitleler açısından insanı yabancılaştırıcı bir mekâna dönüştü. İlk olarak okul, Focault’nun da belirttiği gibi bir “kontrol biçimi”ne dönüştü. Kontrol, gözetim ve cezalandırma ile pekiştirildi. Okul, bireyin hangi bilgi ve değerleri edineceğini, ilerideki statüsünün ne olacağını, hangi ideallerin peşinden koşması gerektiğini belirledi. Yetmedi; öğrenciyi diploma, not, sertifika, transkript, öğrenim yılı gibi yabancılaştırıcı pedagojik derecelerle manipüle etti.

Randal Collins’in de dediği gibi, sırf diplomanız olmadığı için gerçekte kolayca yapabileceğiniz işleri yapamaz hale getirildiniz.

İkinci olarak, kapitalistleştirilen okul, her şeyi (müfredat, ders kitabı, öğretim materyalleri, öğretmen eğitimi, diploma ve sınav sistemleri, notlama vs) standartlaştırarak piyasa ilişkileri açısından “homojen okul” yarattı. Kapitalist ve fakat homojen okul, farklı olan her şeyi (kimlikler, cinsiyet, dil, din, bölge, etnik köken vs) belli bir standardın altına sokayım derken birçok zenginliğin eğitimde ve pedagojik olarak ifade ve temsil edilmesini engelledi. Bu yönüyle kapitalist okul, demokratik olamadı.

Üçünü olarak, kapitalizm, öğretmenlerin okulu özgürleşme alanları olmalarını engelledi. Onları, okul içinde kapitalizmin ileri karakoluna dönüştürdü. Öğretmen, ne müfredat ve ders kitaplarının üretimine katılabildi ne de eğitimin felsefesinin belirlenmesi veya değiştirilmesinde rol alabildi. Bu haliyle, kapitalist okul, öğretmeni sağlığından etti, onun yaşam standardını düşürdü, toplumda statüsünü zayıflattı.

Dördüncü olarak, kapitalizm tüm eğitim sistemlerini “sınav merkezli” hale getirdi. Catherine Baker’ın da dediği gibi sınav, öğrencileri gözetim altında tutar, standartlaştırır, hiyerarşiye tabi tutar, niteler, sınıflar ve cezalandırır. Kısaca, sınav, bir gözetim biçimidir. Süreci değil, sonucu ölçen sınav, kapitalist okulda uygulandığı haliyle, anti-demokratik, bilimsel olmayan, adaletsiz ve eşitsizlikçi bir ölçme sistemidir.

O halde, kapitalist zorunlu okul, insanların özgürleşmelerinin önünde bir engeldir. Zira çocuklar, kapitalist okula önce sevinç, heyecan ve şevkle başlarlar ama hemen sonra bıkkın, bezgin, dikkati dağınık, huysuz, sinirli hale gelirler. Çünkü kapitalist okul, büyük bir kapatılma mekânı olarak iş görür. Çocuklar, okulda ancak bahçede deli gibi koşarken, oynarken, bağırır-çağırırken mutludurlar. O yüzden teneffüs, aslında havasız bırakıldıkları sınıftan bir kaçış için dört gözle beklenen andır. Kapitalist okul, çocuğa zorla, ileride hiçbir işe yaramayacak bilgi ve değerleri dayattığı için insan doğasına yabancıdır. Bıktırıcı ve yabancılaştırıcıdır. Formel müfredatın sıkıcılığı bir yana, gizli müfredat, kapitalist okulun asıl dayanağıdır. Piyasada itaatkâr bir işgücü mü yoksa ileride yönetici eliti oluşturacak bir insan gücü mü yetiştirmek istiyorsunuz? Herbert Gintis ve Samuel Bowles’ın dedikleri gibi, ilkine gizli müfredat dâhilinde yöneticilere itaat, kurallara saygı, emirleri anında yerine getirmeyi aşılarsınız. İleride yönetici olacak öğrencilere ise tam tersini öğretirsiniz: öncelik alabilme, ileri beceriler kazanma, kurallarda esneklik, yönetmeyi öğrenme vs.

Kapitalist okul, devrimci değil, konformisttir; demokratik değil, buyurgandır; özgürleştirici değil, boyun eğdiricidir. Başarıyı, mutlaklaştırır; başarısız gördüğünü hemen eler. Althusser’in de dediği gibi, kapitalist okulda, zenginin çocuğu son kademeye değin okuyup yönetici olurken, yoksul halk çocukları akademik başarısızlıkları nedeniyle okulu ya yarıda bırakır ya da ara işgücü olabilmek için bir miktar daha okur. Sözde fırsat eşitliği altında yoksul çocukları için birçok mekanizma (burs, yurt, düşük ücretli yemek, okul kütüphanesi veya yemekhanesinde çalışıp para kazanabilme vs.) oluşturulur ama fırsat eşitliği, olanak eşitliği demek değildir. Fırsat eşitliği teranesi, yoksul çocukların ağzına çalınan bir parmak baldır.

Anarşist filozof Max Stirner, eğitimin son hedefinin bilgi değil, irade olması gerektiğini söylemiş. Ona göre okulda çocuğa hiçbir alanda eğitim verilmemeli, eleştirme ve reddetme eğitimi dışında. Bir öğretim üyesi arkadaşım, sınav notlarına itiraz eden öğrencilerine, sırf itiraz etme, hakkını arama, otoriteye kul gibi boyun eğmeme kültürünü kazansınlar diye kafadan/fazladan 10 puan verirmiş. Kuşkusuz itiraz ve irade önemli şeyler ama bilgi, pas geçilemez. Burada sorun, kişilik özelliklerinin (itiraz, irade vs.) hangi tür bilgi ve değerlerle iç içe geçirileceğidir. Bu ikisi birbirini bütünlemeli ama kapitalist okul, öğrencinin itiraz ve iradesini sadece tek bir boyuta (piyasa değerleriyle bütünleşme) hapsettiği için özgürlükçü olmaz. O halde özgür bir eğitimin başlangıç çizgisi, kapitalist okula hayır demekten geçer.

Kemal İnal / BirGün

Eğitim Düzenini Değiştirmek Elinde Olsaydı?

Okulsuz eğitim dediğimde hep ne demek istediğimi anlayamayıp veya işine gelmeyip yüzünü ekşiten sevgili dünyalı, bak bu yazıyı sana armağan ediyorum <3 #birbaskaokulmumkun #okulsuzegitim daha da mumkun <3

J.D.Salinger’in kitabı Dokuz Öykü’den biri; Teddy. 10 yaşındaki bir dahinin gözünden eğitim sistemi eleştirisi:

…Nicholson ona baktı ve bakışı Teddy’nin üstünde kaldı – onu alıkoydu. “Eğitim düzenini değiştirmek elinde olsaydı, ne yapardın?” diye sordu Nicholson merakla. “Hiç düşündün mü?”

“Artık gerçekten gitmem gerek” dedi Teddy.

“Bir tek bu soruyu yanıtla” dedi Nicholson. “Eğitim benim canım-ciğerim ya – ben eğitim okutuyorum. Onun için soruyorum.”

“Valla… Ne yapacağımdan pek emin değilim” dedi Teddy. “Ama eminim, okullarda ilk öğrettikleri şeyleri öğretmekle başlamazdım işe herhalde.” Kollarını kavuşturdu ve kısaca düşündü. “Sanırım, tüm çocukları toplar, onlara meditasyon yapmayı gösterirdim. Onlara kim olduklarını nasıl keşfedeceklerini göstermeye çalışırdım; adlarını ya da buna benzer şeyleri değil yani… Sanırım, bundan da önce, anne babalarının ve herkesin onlara söylediklerinden arındırırdım onları. Yani, anne babaları onlara sadece bir filin kocaman olduğunu bile söylemiş olsa, o fikirden bile arındırırdım onları. Bir fil ancak yakınındaki bir şeye göre kocaman olabilir – bir köpeğe veya bir kadına göre örneğin.” Teddy bir an düşündü. “Bir filin hortumu olduğunu bile söylemezdim onlara. Bir fil gösterirdim onlara eğer mümkünse, ama bırakırdım yanaşıp file baksınlar, filin onlar hakkında bileceğinden fazlasını bilmeden. Otlar için de, başka şeyler için de aynı. Otların yeşil olduğunu bile söylemezdim onlara. Renkler adlardır yalnızca. Yani, onlara otların yeşil olduğunu söylerseniz, otları, aynı derecede iyi, hatta daha iyi bir başka açıdan görecekleri yerde, belirli bir açıdan –sizin açınızdan– görürler… Bilmiyorum. Anne babaların ve herkesin onlara ısırttığı elmanın hepsini kusturmaya çalışırdım.”

“Peki, böyle, küçük bir karacahiller kuşağı yetiştirmenin hiçbir sakıncası yok mu sence?”

“Niye olsun? Bir filden daha da cahil olacak değiller ki. Ya da bir kuştan. Ya da bir ağaçtan” dedi Teddy. “Bir şey belirli bir biçimde davranacağı yerde belirli bir biçimde varolduğu için cahil sayılmaz ki.”

Neden okulsuz eğitim devlet okulundan daha iyidir?

Okulsuz eğitim konusunda gerçekten çok çok ciddi düşünüyoruz eşimle. Bu sistemde okula göndermek yerine ülkeden gitmek bile daha cazip geliyor bazen. En son o okullarda dağıtılan ve içeriği dimağ dondurucu (dişi insanlara ölüm tadındaki) kitaptan sonra belki sen de okulsuz eğitimi düşünmeye başlamışsındır diye aşağıdaki deneyimi seninle de paylaşmak istedim. Bir grupta sevgili Zekiye Baykul bu şekliyle paylaşmış ben de dokunmadan sana iletiyorum. Detay dersen linktedir 😉

Sevgiyle kucaklayarak <3

***

5 çocuğuna okulsuz eğitim veren bir çocuk doktoru (KATHLEEN BERCHELMANN) niçin çocuklarını devlet okulundan alıp evde eğitim verdiğini 18 maddede açıklamış. Ben başlıkları çevirip özetledim. Ayrıntılar için linke bakabilirsiniz. Linkteki yorumlar da çok ilginç. Faydalı olabilir. istifadenize sunuyorum:)

  1. Okula ulaşmak için serviste/arabada ve de sonra dönünce ödevler için evde hergün harcadığımız vakitten daha kısa sürüyor okulsuz eğitim.
  2. Özel okula göndermiyoruz.
  3. Çocuklar evde akademik olarak daha fazla gelişim gösteriyorlar
  4. Evde eğitim zor değil ve hatta eğlenceli
  5. Çocuklar okula gitmeden de spor, sanat vs. kamu hizmetlerinden yararlanabiliyorlar
  6. Evde eğitime geçtiğimizden beri annelikten çok daha keyif alıyorum. önceden kendimi sadece bir okul servisi, ev ödev kontrolörü, aşçı ve denetçi gibi görüyordum.
  7. Ailecek her gün güzel vakitleri beraber geçirme imkanına kavuştuk.
  8. Çocuklara artık daha az bağırıyoruz. sevgiye dayalı bir otoritemiz oluştu.
  9. Çocuklarımız yaratıcı oyun ve ilgilendikleri alanlar için daha fazla zamana sahipler artık.
  10. Gün içerisinde davranış eğitimi ve ahlak kuralları eğitimi için bol bol vaktimiz var.
  11. Kötü alışkanlıklardan çok çabuk kurtulduk.
  12. Esnek bir zaman planlamasına kavuştuk.
  13. Küçük çocuklar büyük çocuklardan öğreniyorlar. bu büyük bir verim sağlıyor.
  14. Daha az para harcıyoruz. özel okula göndermek, servis parası vermek ya da bir bakıcı tutmak zorunda değiliz.
  15. Çocuklarımıza günlük yaşam becerilerini aktarabiliyoruz.
  16. Akran baskısının yerine çocuklarımız daha sağlıklı sosyalleşebiliyor. video oyunları, abur cuburlar gibi okulun kötü etkilerinden de korunuyoruz
  17. Biryerlere yetişmek için acele etmek zorunda değiliz. hem çocuklar yeteri kadar uykularını alıyorlar. hem de gün içerisinde yapacaklarımızı birlikte planladığımız harika zamanlara dönüştü kahvaltılarımız!
  18. Çocuklarımıza kendi değerlerimizi aktarabiliyor, bu noktada istediğimiz konuyu daha fazla işleyebiliyoruz.

Kaynak link:
http://childrensmd.org/uncategorized/why-doctors-and-lawyers-homeschool-their-children-18-reasons-why-we-have-joined-americas-fastest-growing-educational-trend/

Sürdürülebilir Evlilik, Doğal Yaşam, Sürdürülebilir Yaşam, Yasemin Aksoy, Soner Aksoy, Köy Hayatı, Ev Yapımı, Pratik Tarifler, Balkon Bahçeciliği, Bahçe, Bostan,
%d blogcu bunu beğendi: