Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz Bebek 3 Yaşında

Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz Bebek.. 3 Yaşında.

Özellikle ilk yıl sık sık bahsetmiştim pek çok yazıyla sürecimizden. İlginç bulanlar oldu, geri kafalılık diyenler oldu, ciddi hastalıklarla sonuçlacağı konusunda, çocuğumuzu bizden alacakları hususunda tehdit edenler, ah tam benim istediğimdi ama ben cesaret edemedim diyenler de.. Aynı eksende devam etti sürecimiz ve çok şükür üçüncü yılı da bitirdik, bugüne geldik (maşallah) Okumaya devam et “Aşısız, İlaçsız, Doktorsuz Bebek 3 Yaşında”

Uç Kuşum, Koş Kızım.. Ay la vua♡

Sabah uyandı, boynuma sarılıp öperken seni seviyorum diyor. Minicik,bir göbekcik dünyası vardı, şimdi adım adım genişliyor her gün her an yeni bir dünya katıyor evrenine.. ve buna şahitlik etmek onur verici yor mejısti ♥
Bu sıralar yeni bi şarkısı var ‘ay la vua’ kendi bestelemiş. Eski alışkanlıklar, arada ingilizce kelimeler karışıyor konuşmalarıma. Bi şekilde yakalamış o cümleyi. Şimdi öpücüklerle süsleyip güzel melodilerle bana ve babasına armağan ediyor.
Kendine has bir dili, melodileri ve renkleri var. Aslında anlaşmak için ne aynı kelimeleri kullanmaya ne de aynı renkte olmaya ihtiyacımız var, bunu bir kez daha yaşatıyor bize.
Dans ediyor, yürüyor, koşuyor, düşüyor.. İlk gündeın beri hep inandık kalkabileceğine, o tutmamız için elini uzatmadıkça hiç müdahale etmedik ne koşmalarına ne düşmelerine. Koşuyor, düşüyor.. Allah der önce korktuysa biraz, acımamışsa hobbılaa der kalkar. Acıyan yer varsa hemen öper kalkınca ve geçmediyse bi de gelip bana öptürür. Hiç birini biz öğretmedik bunların, hepsini gördüğü bir sürü şey arasından seçti ve uygulamaya koymaya kendi karar verdi. Denedi denedi ve bu şekilde daha iyi hissetti demekki.
Bahçe çok eğimliydi teraslamaları yapana kadar, ayakta durmaya bile korkuyordu ilk zamanlar. Kucaktan inmiyordu iki ay önce. Şimdi koşturuyor da koşturuyor.

Bazen hayat bizi ayakta durmakta zorlanacağımız zeminlere bırakmaktan çekinmiyor. Çok zorluyoruz kendimizi tutunabilmek için ve sonuç tutunamayanlar.. Halbuki daha yavruyken bildiğimiz bir şeymiş bu eğer orada ayakta kalamayacağını düşünüyorsan, otur, bekle yardım iste çekinme.. Zemin bize uygun hale geldiğinde bunu bilip kalkıp koşturabilirmişiz zaten yine.
Uygun hale getirdik zemini, artık ayakta durabiliyor korkmadan. Yürüyor koşuyor düşüyor.. Kalkıyor öpüyor ellerini, ay la vua diye seviyor çiçekleri bir kaç marul atıyor ağzına yine koşuyor.. Düşünce kalkabilir kendini biliyor, oradayız elini uzatırsa tutacağız bizi biliyor.. Hayatın en acımasız hali gibi görüneni çok tatlı bir şiire dönüştürüp defalarca okuyor annesine, gözleri doluyor cadının.
Uç yavrukuşum, koş minikcadım.. Düşüp kalkabilmiş olan şüphesiz, hiç düşmemiş olandan daha güçlü ve daha şanslı..

Ay la vua♡

Harvard’lı Psikologlardan “İyi” Çocuk Yetiştirmekle İlgili 6 Öneri

Daha evel okuduğum hoş bir yazının çevirisine rastlayınca arşive atmak istedim. Çeviride benim anlam kaym ası olduğunu düşündüğüm ifade yanlışları olsa da bulunsun burada. Çevirenin emeğine sağlık ama mümkünse orjinaline de göz atın derim 😉

Maddelerin tamamı ile birebir hem fikir olmasam da ve eklenip çıkartılabilecek şeyler olsa da hap bir anlatım, net ve değerli 😉 Eğer siz de fikirlerinizi paylaşırsanız üzerine de konuşabiliriz hatta..

Afiyetle <3

********

Harvard’lı Psikologlardan “İyi” Çocuk Yetiştirmekle İlgili 6 Öneri

Harvard’lı Psikologlardan “İyi” Çocuk Yetiştirmekle İlgili 6 Öneri

Pek çok aile teknolojinin çocuklarını nasıl mahvettiğini duymaktan yoruldu artık. Dijital çağın anne ve babaları çocuklarının dikkatlerini çekmeye yönelik giderek artan rekabetin gayet farkındalar. Ve çevirdikleri her sayfada ya da her mouse tıklamasında çocuk yetiştirme ile ilgili hem en ilerici fikirlerin hem de keşfedilen en yeni kaygıların bombardımanı altında kalıyorlar.

Ancak modernliğin deliliğinin altında “iyi ahlaklı” bir çocuk yetiştirmenin temelleri pek değişmedi.

Ebeveynler çocuklarının hedeflerine ulaşabilmelerini ve mutluluğu bulabilmelerini istiyor. Ancak Harvard’lı araştırmacılar, bunun iyilik ve empati pahasına gerçekleşmemesi gerektiğine inanıyor. Onlara göre bir avuç denenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış yöntem, çocuklarınızı olmalarını istediğiniz gibi hedef  odaklı ve aynı zamanda iyi ahlaklı yetiştirmenizi sağlamanın hala en iyi yolu. Ve işte o altı yöntem:

1) Çocuklarınızla birlikte takılın.

Bu, neredeyse her şeyin temeli. Çocuklarınızla düzenli zaman geçirin, onlara kendileriyle, dünyayla ve onu nasıl gördükleriyle ilgili ucu açık sorular sorun. Cevaplarını aktif bir şekilde dinleyin. Sadece çocuğunuzu benzersiz yapan her türlü şeyi öğrenmekle kalmayacaksınız, aynı zamanda onlara başka bir insana nasıl ilgi gösterildiğini ve değer verildiğini de gösteriyor olacaksınız.

african-american-mother-washing-hands-with-her-son-725x483

2) Eğer önemliyse, dile getirin.

Araştırmacılara göre “Her ne kadar ebeveynlerin ve çocuklara bakan kişilerin çoğu çocuklarına bakmanın en büyük öncelilerinden biri olduğunu söyleseler de çocuklar çoğunlukla bu mesajı duymuyorlar.” Bu yüzden bunu onlara söylediğinizden emin olun. Böylece onlar da bunun, kendilerinin de yapmaya devam etmesi gereken bir şey olduğunu bilirler. Ayrıca öğretmenlerinin, koçlarının ve onlarla birlikte çalışan tüm diğer insanların, ekip çalışması ve işbirliği konusunda nasıl olduklarını ve genel olarak iyi bir insan olup olmadıklarını kontrol etmeyi öğrenirler.

3) Çocuklarınıza “nasıl yapılacağını” gösterin.”

Karar alma süreçlerinde bundan etkilenebilecek insanları da göz ardı etmemelerini sağlayacak şekilde ilerleyebilmeleri için yanlarında olun. Örneğin eğer çocuğunuz bir spor dalını ya da başka bir aktiviteyi bırakmak istiyorsa, bu süreçte sorunun kaynağını belirlemek ve takıma olan katkılarını da göz önünde bulundurmak için onları teşvik edin. Ve sonra bırakmanın gerçekten sorunu çözüp çözmeyeceğini anlamalarına yardım edin.

4) Yardımseverliği ve minnettarlığı rutin haline getirin.

Araştırmacılar şöyle yazıyor: “Araştırmalara göre minnettarlık gösterme alışkanlığı olan insanlar yardımcı, cömert, şefkatli ve bağışlayıcı olmaya daha meyilli oluyorlar. Ve aynı zamanda mutlu ve sağlıklı olmaya da.” Bu yüzden ebeveynlerin çocuklarından ev işi istemeye ve küçük kardeşlerine yardım etmelerini söylemeye devam etmesi iyi bir şey. Konu “iyi” davranışı övmeye geldiğinde ise araştırmacılar ebeveynlerin “sadece sıra dışı yardım eylemlerini” övmelerini tavsiye ediyor.

5) Çocuklarınızın yıkıcı duygularını kontrol edin.

“Başkalarına değer verme becerisi, öfke, utanma, kıskanma ya da diğer negatif duyguların altında kalabilir” diyor araştırmacılar. Çocukların bu duyguları adlandırmalarına ve üzerine düşünmelerine yardım etmek ve sonra onları güvenli çatışma çözümlerine doğru yönlendirmek , onların başkalarına değer veren birer birey olma yolunda büyük bir adım atmalarını sağlayacaktır. Ayrıca net ve makul sınırlar koymak da oldukça önemli. Bunların sevgiden ve onların güvenliği için olduğunu da anlamalılar.

6) Çocuklarınıza büyük resmi gösterin.

“Hemen her çocuk aile ve yakın arkadaşlardan oluşan küçük bir çevreye empati duyar ve onlara değer verir” diyor araştırmacılar. Buradaki püf noktası, sosyal, kültürel ve hatta coğrafi olarak onların çevrelerinin dışında olan insanlara değer vermelerini sağlamak. Bunu, iyi birer dinleyici olmaları konusunda danışmanlık ederek, kendilerini başkalarının yerine koymaları konusunda onları teşvik ederek ve haberlerde ya da eğlence dünyasındaki (filmler, şarkılar vs.) öğretici anları kullanarak empati pratiği yaparak başarabilirsiniz.

Araştırma bütün ailelere yönelik bir “moral konuşmasıyla” son buluyor:

“Başkalarına değer veren, saygılı ve iyi ahlaklı bir çocuk yetiştirmek çok zor bir iştir ve her zaman da öyle olmuştur. Ve hiç bir iş daha önemli ya da en sonunda bu kadar ödüllendirici olmamıştır.”

Kaynak: http://www.upworthy.com/harvard-psychologists-have-been-studying-what-it-takes-to-raise-good-kids-here-are-6-tips

O, besteci, yazar, beş dil dilen bir özgür eğitim uzmanı; HİÇ OKULA GİTMEDEN!

Farkı sıradanlığında…
Besteci, yazar, beş dil dilen bir özgür eğitim uzmanı… André Stern, bu sıfatları bir gün bile okula gitmeden edinmiş.

a7f7facb

Stern’in “Hiç okula gitmedim” isimli kitabını üç yıl önce Almanca baskısından okudum ve çok etkilendim. Katıldığı televizyon programlarındaki mutlu ve çocuksu hali, karşısındakilerin asosyal olup olmadığına dair sordukları sorulara verdiği sakin cevaplar, Stern’in hayatına olan merakımı iyice artırdı. Onu İsviçre dağlarının eteklerindeki Tamins isimli bir köyde, ortağı olduğu gitar atölyesinde yakaladım ve hayatının tüm detaylarını, izin verdiği ölçüde didik didik ettim. Farklı ülkelerde verdiği seminerlerde kazandığı deneyimler sayesinde olsa gerek, rahatça cevapladı sorularımı.

Şebnem Işıl GÜLER

Neden okula gitmediniz?
Anne ve babam, kız kardeşimi, beni ve diğer çocukları gözlemlemişler. Sonunda, her çocuğun dünyaya gelirken ihtiyaç duyduğu her şeyi de beraberinde getirdiğine karar vermişler. 40 sene önce beyinle ilgili bilimsel çalışmalar bu kadar ilerlememişti. Ancak bugün yapılan çalışmalar gösteriyor ki, doğarken oyun oynama içgüdülerini ve yaratıcılıklarını da yanlarında getiriyorlar. Yani oyun oynamak aslında öğrenmekle eşdeğer. Ailemin hayata ve bize olan güvenleri tamdı. Benimle ve kardeşimle ilgili geleceğe yönelik beklenti ve korkular geliştirmemişlerdi. Dolayısıyla bilgi ve meslek sahibi olabilmek için okula gitmenin tek yol olmadığını biliyorlardı. Her ikisi de çok mutlu ve başarılı öğrencilik yılları geçirmiş olmalarına rağmen kız kardeşim ve benim için okulsuz eğitimi uygun gördüler.

Fransa ‘da yaşıyor olmanızın da bunda katkısı var sanırım.

Evet, tabii ki… Başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde okula gitme zorunluluğu yok. ABD gibi bazı ülkelerde ise okula gitmek istemeyenler için evde öğrenim zorunluluğu var. Yani, yine ne öğreneceğinize, nasıl öğreneceğinize, ne kadar zamanda öğreneceğinize başkaları karar veriyor. Fransa bu konuda tamamen özgür. Ama birçok Fransız ailenin bundan henüz haberi yok.

Anne ve babanızın çocukları gözlemlediğini söylediniz. Bunu nasıl yapmışlar?
Babam pedagog. Paris’te ‘Kapalı Mekân’ adını verdiği bir resim atölyesi var. Küçük çocuklarla çalışıyor. Annem ise ilkokul öğretmeniydi. Mesleğini yaparken çocukların okulda doğallıklarını kaybettiklerini, yeteneklerinin sınırlar içinde kaldığını görmüş. Bu nedenle aslında çok sevmesine rağmen mesleğini bırakmış. Benim ve kardeşimin gelişimini takip etmek ve bizimle bolca vakit geçirme isteği de kararında etkili olmuş.

“Okuma yazmaya dokuz yaşımda başladım”

Okuma yazmayı ne zaman öğrendiğiniz?
Üç yaşımda harfleri ve sesleri birleştirmeye başlamışım. Gazeteler ilgimi çekiyordu, bu sayede sesleri birleştirerek hecelemeyi öğrendim. Ailem sadece sorduğum sorulara cevap veriyordu. Tam anlamıyla okuma yazmaya ise dokuz yaşımda başladım.

Yedi yaşındaki çocuğu okumayı sökemedi diye paniğe kapılabilecek birçok insan tanıyorum.
Benim ailem için çok doğal bir süreçti. Bir gün kendiliğinden olacağını biliyorlardı. Bu nedenle üzerimde zaman baskısı yoktu. Zaten bütün çocukların yedi yaşında okuma yazma öğreneceğine kim karar veriyor? Doğal bir süreci kimse hızlandıramaz. Bir tırtılı eline alıp çekersen daha çabuk büyümez, ölür.

Kaynak link http://www.tempomag.com.tr/yasam/farki-siradanliginda%E2%80%A6/haber/58369.aspx

Eğitim Düzenini Değiştirmek Elinde Olsaydı?

Okulsuz eğitim dediğimde hep ne demek istediğimi anlayamayıp veya işine gelmeyip yüzünü ekşiten sevgili dünyalı, bak bu yazıyı sana armağan ediyorum <3 #birbaskaokulmumkun #okulsuzegitim daha da mumkun <3

J.D.Salinger’in kitabı Dokuz Öykü’den biri; Teddy. 10 yaşındaki bir dahinin gözünden eğitim sistemi eleştirisi:

…Nicholson ona baktı ve bakışı Teddy’nin üstünde kaldı – onu alıkoydu. “Eğitim düzenini değiştirmek elinde olsaydı, ne yapardın?” diye sordu Nicholson merakla. “Hiç düşündün mü?”

“Artık gerçekten gitmem gerek” dedi Teddy.

“Bir tek bu soruyu yanıtla” dedi Nicholson. “Eğitim benim canım-ciğerim ya – ben eğitim okutuyorum. Onun için soruyorum.”

“Valla… Ne yapacağımdan pek emin değilim” dedi Teddy. “Ama eminim, okullarda ilk öğrettikleri şeyleri öğretmekle başlamazdım işe herhalde.” Kollarını kavuşturdu ve kısaca düşündü. “Sanırım, tüm çocukları toplar, onlara meditasyon yapmayı gösterirdim. Onlara kim olduklarını nasıl keşfedeceklerini göstermeye çalışırdım; adlarını ya da buna benzer şeyleri değil yani… Sanırım, bundan da önce, anne babalarının ve herkesin onlara söylediklerinden arındırırdım onları. Yani, anne babaları onlara sadece bir filin kocaman olduğunu bile söylemiş olsa, o fikirden bile arındırırdım onları. Bir fil ancak yakınındaki bir şeye göre kocaman olabilir – bir köpeğe veya bir kadına göre örneğin.” Teddy bir an düşündü. “Bir filin hortumu olduğunu bile söylemezdim onlara. Bir fil gösterirdim onlara eğer mümkünse, ama bırakırdım yanaşıp file baksınlar, filin onlar hakkında bileceğinden fazlasını bilmeden. Otlar için de, başka şeyler için de aynı. Otların yeşil olduğunu bile söylemezdim onlara. Renkler adlardır yalnızca. Yani, onlara otların yeşil olduğunu söylerseniz, otları, aynı derecede iyi, hatta daha iyi bir başka açıdan görecekleri yerde, belirli bir açıdan –sizin açınızdan– görürler… Bilmiyorum. Anne babaların ve herkesin onlara ısırttığı elmanın hepsini kusturmaya çalışırdım.”

“Peki, böyle, küçük bir karacahiller kuşağı yetiştirmenin hiçbir sakıncası yok mu sence?”

“Niye olsun? Bir filden daha da cahil olacak değiller ki. Ya da bir kuştan. Ya da bir ağaçtan” dedi Teddy. “Bir şey belirli bir biçimde davranacağı yerde belirli bir biçimde varolduğu için cahil sayılmaz ki.”

Bir annenin 5 oğlu ile okulsuz eğitim hikayesi

Okulsuz eğitimi arzulayan, uygulamaya çalışan ülkede mümkün kılmanın yollarını araya annelerin olduğu şeker mi şeker bir grup keşfettim ben bir kaç gün önce ve az önce gruptan bir yazı çarptı gözüme. Daha önce orjinalini okumuş ve bayılmıştım. Sevgili Zekiye Baykul çevirmiş enfes olmuş, duramadım sizlerle de paylaşayım, arşive de atmış olayım istedim.

Şurada orjinali de mevcut: http://www.dailytelegraph.com.au/news/how-one-mother-unschooled-her-children-and-taught-them-at-home/story-fni0cx2y-1227240124899

Afiyetler olsun <3

****

Bir annenin 5 oğlu ile okulsuz eğitim hikayesi

Küçük bir kızken daha okuldaki ilk günümde kararımı vermiş ve eve gelir gelmez anneme ve babama <büyüyünce öğretmen olacağım> demiştim.

Bu hedefimden hiç şaşmadım ve öğretmen oldum. Hem normal sınıf derslerinde hem de eğitim sürecinde terapi ve desteğe daha fazla ihtiyaç duyan öğrenciler için açılan terapi sınıflarında (remedial class) öğretmenlik yaptım.
Fakat tecrübelerim sonunda anladım ki mevcut eğitim sistemi pek çok çocuk için oldukça yetersiz kalıyordu.
Böylece işi bırakarak 5 oğlumu evimizde okulsuz eğitim metodu ile yetiştirmeye başladım. Tam anlamıyla okulsuz metoduyla.

Mutfak masası etrafında oturup tahtada ders anlatmak filan yoktu.
Oturup onlara okuma yazmayı, sayı saymayı öğretmedim. Hatta herhangi bir şekilde bunları kendi başıma planlamadım bile.
Bunun yerine günlerini nasıl geçirmek istediklerine kendileri karar verdiler.
Derede tavşan avlamak, elektronik aletler yapmak veya enstrüman çalmak gibi.

Yaptığım şey sadece çocukların öğrenmeyi içten gelen bir şekilde sevdiklerine dair içgüdülerimi dinlemek ve buna güvenmekti. İlgi duydukları konularda ilerleyebilmeleri için gerekli yönlendirmeyi, maddi kaynak ve araç-gereçleri onlara sağladım.

Bilgisayarımız yoktu.
En büyük oğlum Joel (33) 14 yaşına kadar bilgisayar görmedi ama şu an bilgi teknolojileri alanında doktorası bitmiş durumda.
İlk üniviersite diplomasını aldığında 18 yaşındaydı, şu an Google şirketinde çalışıyor.

Tüm çocuklarım mutlu sağlıklı ve başarılı yetişkinler oldular.

İki numaram Dion’un (31) Sosyal Hizmetler diploması var ve yetim çocuklarla ilgileniyor.

Tali (25) konservatuarda modern müzik eğitimi aldı. Liam (20) ise bir nalbant oldu. Bir atın ayağına sadece on saniye bakıp ona en uygun nalı yapabilen inanılmaz yetenekli bir nalbant.

Erik (18) de abisi gibi konservatuara gitmek istiyor.

Bazı insanlar çocuklarım için kurduğum hayalleri soruyorlar. Ben oğullarımın sadece heyecan duymalarını istedim. Kendi hayatlarına dair heyecan duymalarını…

Öğretmenlikle ilgili hayal kırıklıklarım işe ilk girdiğimde başlamıştı. Birinci sınıfları okuturken tüm desteğime ve ilgime rağmen altı ay boyunca her gün ama her gün ağlayan minik bir kız öğrencim vardı.

İki yıl sonra okulun terapi merkezinde çalışmaya başladığımda bu küçük kız oradaydı ve o denli travmatize olmuştu ki ne okuyup-yazabiliyor ne de akademik herhangi bir konuda ilerleyebiliyordu.

Okulumuzun bulunduğu bölgeden sorumlu müfettişle birlikte okula gidip gelirken ona bir gün şu soruyu sordum:
‘5-6 yaşına gelmiş pek çok çocuğun okula henüz hazır olmadıklarını düşünüyorum. Kendi çocuklarımı okula göndermesem ne olur sizce?’
‘Ne olacak, hiçbir şey’ dedi. ‘Sen bir öğretmensin. Başka insanların 30 çocuğuna öğretmenlik yapıp da kendi çocuklarını eğitemeyeceğini kim söyleyebilir?’

O zamanlar tek amacım çocuklarımı sınıf eğitimine hazır olduklarını düşünene kadar evde tutmaktı. Metot olarak da klasik öğretim metudu kullanırım diyordum. Ki bu yöntem büyük oğlumda çok da işe yaramıştı. Akademik düşünebilen ve ‘bana beş taş verebilir misin’ veya ‘altı adet çubuk say’ dendiğinde cevap veren bir çocuk smile ifade simgesi

Ancak ailem genişledi ve diğer oğullarım dünyaya geldiklerinde böyle şeylerle ilgilenmiyorlardı bile.
Mesela Dion için küçük evler inşa etmek bir tutkuydu.
Tali ise henüz konuşamazken şarkı söyleyebiliyordu! Asla bir dakika yerinde oturmaz bütün gün enstrüman çalardı.

Okulda çocukların 20 dakikalık sürelerle öğrendiklerini öğrenmiştim ama benim çocuklarım bir şeye ilgi duyduklarında altı aydan önce onu bırakmak istemiyorlardı.

Zamanla üniversitede öğrendiklerimin hepsini bir kenara bıraktım ve onları gözlemlemeye, hangi konuda heyecanlandıklarını bulmaya ve o yolda onlara yardımcı olacağını düşündüğüm şeyleri onlara sağlamaya çalıştım. Bazen müzik dersleri aldırdım bazen elektronik aletler aldım. Tüm eğitimci rolüm buydu.

Biraz büyüyünce teknik ve ileri düzeyde dersler (TAFE) aldılar. Uzaktan Eğitim programlarına katıldılar. Bunların hepsi gerekli ihtiyaçlar oluştuğunda ve onlar istediği zamanlarda yapıldı.

Bir okul müfettişi ile bir psikolog düzenli olarak ziyaretimize geliyorlardı. Ve kendisi de bir öğretmen olan eşim, Alan, de bana çok destek oldu.

Çeşitli oyun ve spor kulüplerine ve kilise gruplarına üye olmamıza ve birçok arkadaşı olmasına rağmen oğlum 8 yaşına geldiğinde sosyal bazı aktivitelerden geri kaldığı düşüncesiyle kendisi okula gitmek istediğini söyledi.

Okula başladığında gördük ki oğlumuz akademik açıdan yaşıtlarından iki yıl ötede ve okuldaki herkese kibar davranan bir çocuktu.
Bir yıl boyunca devam eden akran baskısı, alaylar, aşağılamalar sebebiyle okulu bıraktı. Hala hayatının en berbat yılı olduğunu söyler.
Diğer çocuklarımdan hiçbiri okulu denemek bile istemediler.

Uzaktan eğitim ve teknik eğitim hocaları çocuklarımın konuları nasıl olup da böyle güzel öğrenebildiklerine çok şaşırıyorlardı. İtiraf etmeliyim ki bunu dile getirmeleri beni inanılmaz motive ediyordu.

14 yaşındayken Joel yazılıma temel, oldukça teknik bir konu olan Ayrık Matematik denilen bir ders alıyordu.
Eve geldiğinde çalışmalarına bakıp ‘tüm bu şeyleri nasıl öğreniyorsun’ derdim.
Anlamadığı bir konu olduğunda sınıfta bilenlere sorduğunu ve onların ona açıkladığını söylerdi.
Üniversitede tüm matematik derslerinde sınıfta başı çekti.

Bizim eğitim sistemimiz tamamen okuma-yazma üzerine kurulu. Ama benim çocuklarımdan hiçbiri erken yaşlarda öğrenmedi okuma yazmayı.
Joel yedi yaşındaydı, altı ay içinde her şeyi okuyabiliyordu.
Tali 12sinde öğrendi.
Dali ise imla kurallarına göre yazmayı ancak bir yetişkin olduğunda becerebilmişti. O sırada diploma alabilmek için uğraşıyordu smile ifade simgesi

Hazır olmadıkları bir şeyi onlara öğretmeye çalışmak koca bir duvara toslamak gibi bir şey.
Liam’de disleksi vardı ve fakat görsel öğrenmede çok başarılıydı. Kendisinin diğer çocuklara göre görsel yönden çok daha avantajlı olduğunu düşünüyor.

Yetenekli bir at binicisi olan oğlum Erik yabani atını çok iyi bir şekilde eğitmeyi öğrendi. o kadar ki arkasında durup kamçısını şaklatsa bile at hareket etmiyor.

Elbette çocuklarımı yetiştirme yöntemim nedeniyle çok fazla eleştiriye maruz kaldım.

İnsanlar okulsuz eğitim gören çocukların işsiz filan kalacaklarını, zira gerçek hayatta yapmak istediğin mesleği seçme şansın olmadığını ve illa ki patronun size söylediklerini yapmak zorunda olduğunuzu düşünüyorlar.

Ancak aslında gerçek hayatta siz de işveren olabilirsiniz ya da kendi işinizi de kurabilirsiniz.

Niçin çocuklara daha akademik konuları öğretmediğim konusunda da eleştiriler alıyorum. Ancak düşündüm ki belki de öğrettiğim o yabancı dili ya da anlatmaya çalıştığım trigonometriyi ilerde hiç kullanmayacak. Öte yandan evi temizlemek, yemek pişirebilmek, söküklerini dikmek ve alışveriş yapmak: işte hayata atıldıklarında bunlara kesinlikle ihtyiaç duyacaklar. Ki oğullarım bu becerilerin hepsini çok erken yaşta edindiler.

Evet, okulsuz eğitim her aileye uymayabilir.
Bunun için anne-babanın çocuklarıyla birlikte olmaktan keyif alması gerekiyor. Sorgulayan bir zihne sahip olmak ve sıradışı bir hayat sürdürmek istemeleri de.

Oğullarım benim tutkularımdan çok şey öğrendiler.
Eminim okula gitselerdi terapi sınıflarındaki çocuklar gibi olacaklardı. Ve bu onların kendilerine olan güvenlerini azaltıp gelecek başarılarını da baltalayabilirdi.

Çocukların nasıl öğrendiklerine dair pek çok kitap var ancak ben gerçekten bunun nasıl olduğunu kimsenin bilebildiğini düşünmüyorum.

İnandığım tek şey şu ki, tamamen farklı ihtiyaçlara ve ilgi alanlarına sahip 30 çocuğu aynı sınıfa koyup, hepsinin aynı şekilde öğrenmelerini bekleyemezsiniz.

****

Çocukları itekleyip durmayı bırakmaya ihtiyacımız var!

kids silhouettesDaha dün akşam yemeğinde uzuun uzuun bu konuyu konuştuk Sonerle. Aşağıdaki yazı karşıma çıkınca konuşma yine beliriverdi zihnimde. “Ne şanslı çocuk yaa!” dedi karnımı hedef alarak 🙂 Ve ekledi “düşünsene bu ülke standartlarında bizim gibi anne baba ile hayata başlıyorsun… bence harika! acaba o ne düşünecek?” Benim cevabım şu oldu “bize benzerse, hayata bizim gibi bakan birine dönüşürse mutlu olur ama aksi ise karakteri pek memnun kalmayabilir”. Güldü kocacık, şöyle devam etti “anne babanın senden tek beklentisi mutlu bir hayat sürmen, din, eğitim, cinsel tercih hepsi önemsiz. ister okula git ister gitme, ister müslüman ol ister şaman, gay ol mesela veya ne istersen o olsun nasıl kendin olacaksan diye daha doğmadan seninle bunları paylaşan bir aile. ben isterdim valla” Ben de güldüm o böyle söyleyince. Hakikaten öyle. 9 aydır cinsiyeti bile hiiçç önem ve merak uyandırmadı bizde. Önemli olan tek şey orada bizimle olması. Temennimiz sağlıklı olması elbet ama bunu bile şart edinmedik hiç “aman sağlıklı olsun da” bile demedik. Sağlık bile ne muğlak kavram. O genetik testleri falan da yaptırmadık ultrasona da girmedik. Tek kolu yok deseler bir hayata, gelmeye karar vermiş bir ruha kıyabilir miydik? Görmese mesela duymasa veya dünyasının penceresi başka alemlere bakan bir otistik olma yüzdesi yüksek deseler onu istemez miydik? Hiç sanmıyorum. Hala olabilir bunlar. Az bir zaman kala bunlar mevcut bir bebek gelebilir dünyaya bunu biliyor ve hiç bir kaygı, korku taşımıyoruz.

Doğduğunda da ne eğitim, ne yaşam şekli ne de algısı konusunda beklentimiz yok. Ondan tek beklediğimiz yok etmemesi, yaşaması ve yaşarken yaşatması. Mutluluğu tatması kendine güvenen kendi gibi yaşayabilen biri olmakta zorlanmaması. Bu kadar. İşte bu bağlamda gerçekten değerli bulduğum aşağıdaki yazıyı sizler de görün istedim. <3

Sevginin sıcağı ve ışığın gücüyle,

Kucaklıyorum sizi sevgili bir “başka anne”ler

***

1971 yılında ilk okul karnemi eve getirdiğimde, her ne kadar annemin “Kızınız yaşına göre iyi okuyor” yorumundan hoşnut olduğundan emin olsam da, bunu asla üzerine alınmadığından da eminim.

Peki ama 35 yıl sonra, kızım Lily’nin ilk karnesini, titreyen ellerimle açarken neden bu kadar gergin hissediyorum?

Milyonlarca ebeveyn gibi nasıl oluyor da çocuğumun başarılı olup olmadığı konusunda kendimi tamamen sorumlu hissedebiliyorum?

Bugün, spermin yumurta ile karşılaştığı ilk andan itibaren ana rahmi, çocuklarımızın ilk sınıfı haline geliyor. Doğmamış çocuklar daha kulakları bile oluşmadan ana rahminde klasik müziğe mahkum birer dinleyiciye dönüştürülüyorlar. Doğduklarından sonra da onlara uygun bir müfredat devreye giriyor: Tam olarak görmemelerine rağmen önlerine resimli kartlar koyuluyor, henüz konuşamamalarına rağmen dil derslerine kayıtları yaptırılıyor ve henüz yürümeye başlamadan yüzme dersleri başlıyor.

Bir zamanlar bir çocuğun herhangi bir konuda yeteneği olduğunda, buna “Tanrı vergisi” denirdi. Ama sonra Sigmund Freud, anne babaların çocuklarının nasıl insanlara dönüştüğünden – en azından psikolojik olarak – neredeyse tamamen sorumlu olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine İsviçreli psikolog Jean Piaget, çocukların, gelişimin tanımlanan aşamalarından geçtiğini ve “küçük bilim insanları” olarak görülebilecekleri fikrini geliştirdi.

“Çocuğumu nasıl daha zeki yapabilirim?” sorusu anne babalar üzerinde gittikçe baskı yaratmaya başladı ve ilk cevaplar minnetle karşılandı. Bu cevaplar adını muhtemelen hiç duymadığınız bir adamdan geldi, ama fikirleri yine de çocuklarınızı nasıl yetiştirmeniz gerektiği konusunda üzerinizde derin bir etki yarattı.

1963 yılında, Amerikalı fizik terapisti Glenn Doman, Teach Your Baby to Read / Bebeğinize Okumayı Öğretin kitabını yazdı. Beyni hasarlı bebeklerin rehabilitasyonuna dayanan Doman’ın teorileri, bir bebeğin beyninin ilk yılda diğer tüm zamanlardan çok daha fazla büyüdüğü gözlemine dayanıyordu. Doman’a göre beyin, büyümenin yavaşladığı üç yaşına kadar mümkün olduğu kadar fazla uyarılmalıydı.

Doman daha da ileri giderek, bebeklerin dünyaya bilgiye aşırı aç geldiklerini ve yemek yemektense öğrenmeyi tercih ettiklerini söyledi.

Başından beri çok az sayıda uzman Doman’ın bebeklerin okuyabildiklerine dair iddialarını destekledi. Ancak yine de çok geç kalınmıştı. Bebeğinize Okumayı Öğretin kitabı 5 milyon adet sattı ve 20′den fazla dile çevrildi.

Çok erken yaşta eğitim trendi herkesi ele geçirdi ve bu trend 70′li yıllar boyunca giderek büyüdü. Ancak 80′li yılların başında psikologlar aşırı stresli çocuklarla ilgili pek çok durum bildirisinde bulundu.

1983′te Newsweek dergisinin yayınlanan bir araştırmaya göre bebekliğin yeni ABC’si şunlardı: “Kaygı, İyileşme ve Rekabet.”

Ebeveynlik kitapları artık emzirmenin ve bebek bakımının temellerine odaklanmıyordu. Onun yerine sayfalarında IQ’yu yükseltmek gibi konulara yer veriyorlardı. Çok satan kitaplardan biri olan “How to Have a Smarter Baby/ Nasıl Daha Zeki Bir Çocuk Sahibi Olunur?”, ebeveynlere eğer tavsiyelerini birebir uygularlarsa 30 puanlık bir IQ artışı vaat etti.

Doman bir bebek okuyucu jenerasyonu yaratma konusunda asla başarı kazanamamış olsa da, başka bir konuyu kanıtlamayı başardı. Anne babaların kendilerine güvensizliklerinden ciddi bir servet kazanılabileceğini gösterdi herkese.

Bu atmosferin hakim olduğu bir dönemde, ben de ilk bebeğimi Bebek Einstein videolarının önüne oturtmuştum bile. Bebeğimi; Mozart’ın ksilofon yorumlarıyla dans eden lava lambaları, kurmalı oyuncaklar ve el kuklalarının sürreal bir karışımına bakarken yapayalnız bırakmıştım.

Sağduyu bana, bunun sadece bebeğimin kafasını karıştıracağını ya da uyumasına sebep olacağını söylemeliydi. Ancak ben, milyonlarca ebeveyn gibi, kızımın hayata harika bir başlangıç yapmasına katkıda bulunduğuma inanarak bu satış taktiğini bir güzel yuttum. Bu arada Bebek Einstein’ın piyasaya çıktığı ilk beş sene içinde her dört Amerikan ailesinden birisi en az bir adet bebek eğitimi videosu satın aldı. 2006 yılında Bebek Einstein markası sadece Amerika’da 540 milyon dolarlık bir satışa ulaştı ve markanın sahibi olan firmayı Disney satın aldı.

Ama ufukta problemler belirmeye başladı. Bazı araştırmalar, bu tür eğitim videolarının bir bebeğin yeteneklerini geliştirmesini sağlamayı bırakın, onlara engel bile olabileceğini iddia etmeye başladı. Eleştiriler dağ gibi büyümeye başlayınca, Disney ailelere para iadeleri önermeye başladı ve satışları düşüşe geçti.

Yine de bugün İngiltere’nin en büyük oyuncak üreticisi olan Toys R us’ın koridorlarında kısa bir gezinti yapmak bile bir anne babayı, bebeğini cebir için hazırlamanın asla erken olmadığına inandırmak için yeterli.

Mozart etkisi de kontrolden çıkmış durumda. Henüz ayaklarının bile kendilerine ait olduğunun farkında olmayan yeni doğan bebekler, bebek oyun gruplarında ayaklarıyla dev piyanoları tekmeleyerek müzik yapmaları için cesaretlendiriliyor.

Her şeyin hızla takip edildiği bu dünyada, bir atlama ipi gibi basit bir şey bile zaman çizelgesini öğreten ve renkli ışıkların yanıp söndüğü bambaşka bir oyuncağa dönebiliyor.

Nörobilimcilerin çoğu, eğitimsel oyuncaklardan ve videolardan umduklarımızın aşırı abartıldığını ve bulduklarımızın ise bir felaket olduğunu söylüyor. Onlara göre laboratuar ile çocuk odası arasında bir yerde, bilim karmakarışık bir hale getirildi. Gerçekliğin zerreleri göklere çıkarılarak dev para tuzaklarına dönüştürüldü.

Üstelik sorun sadece eğitimsel oyuncakların işe yaramadığı gerçeği değil. Gittikçe artan sayıda uzman, bu oyuncakların çocukları, ucu açık ve hayali oyun sayesinde edinebilecekleri daha hayati becerileri kazanmak için ihtiyaç duydukları zamandan ve beyin alanından yoksun bıraktığı görüşünü benimsemeye başladı.

Bir çocuğu hiçbir uyaranın olmadığı karanlık bir odada bırakmanın beynini yeterince geliştirmeyeceği gerçeği doğru olsa da, madalyonun diğer yüzü onları ne kadar çok eğitimsel uyarıya maruz bırakırsanız o kadar zeki olurlar değil maalesef.

Beyin uzmanı ve moleküler biyolog John Medina şöyle diyor: “Ne yazık ki bilginin az olduğu yerde mitler hızla çoğalıyor. Ve mitlerin insanı tuzağa düşürmek gibi bir etkisi var. Onca yıldan sonra bile bu ürünler hala raflarda ve kendilerinden şüphelenmeyen anne babaların pek de kolay kazanılmayan paralarını hala tuzağına düşürüyor.

Ama belki de anne babaların güvensizlikleri, hiçbir zaman özel ders kadar sömürülmedi. Bir jenerasyon önce özel ders, sınıftakilere yetişmeye çalışan ya da sınavlara hazırlanan az sayıda çocuk için koruyucu kalkan gibiydi.

Bugün ise yapılan araştırmalara göre İngiltere’de okula giden çocukların 4′te 1′i özel ders alıyor. Bu oran beş sene önce yüzde 18′di. Birebir dersten grup derslerine ve online hizmetlere kadar sadece İngiltere’deki pazar tahminen bir milyon çalışanı ile yılda 6 milyar dolara ulaşıyor.

Yine de pek çok anne baba özel dersin sihirli değnek olmadığını düşünüyor. Düşük özgüveni olan bir çocuğun, akademik özgüven olmamak gibi problemlerle nasıl baş edeceğini bilmeyen bir eğitmenle birebir ders yaptığını düşünün. Bu çocuk muhtemelen kendisiyle ilgili daha kötü hissedecek ve öğrenmeye karşı daha fazla direnç geliştirecektir.

Kusursuz bir “dahi çocukların cesur yeni dünyası”nı yaratmaktan oldukça uzak bir şekilde kaygılı ve depresif çocuklar üretiyoruz. Çocuklara, okulda kendilerini daha iyi hissetmelerine yardım etmek yerine, ödeve direnme, matematik kaygısı, okuma heyecanı eksikliği, düşük özgüven, uyku problemleri ve anne babalardan kopuş gibi riskli durumlara sebep olacak baskı dolu “kaplan ebeveynlik” rolünü seçiyoruz.

Pek çok anne baba hala şunu anlamayı reddediyor: Mücadele ettikleri bazı davranışsal problemler, pek çok çocuğun bugün hissettiği baskının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Pek çok çocuk ya başarılarına bağlı olarak sevgi gördüklerini düşünüyor ya da anne babalarını hayal kırıklığına uğrattıkları duygusundan kaçmak için onlardan kopuyorlar.

Ama bu sadece ebeveynlerin suçu değil. Onlar, hükümetler ve statü takıntılı okullar tarafından desteklenen rekabetçi bir kültürde çocuk yetiştiriyorlar. Yüksek eğitimin ve iş dünyasının bıçak sırtındaki dünyasında, çocuklarının başarılı olmalarına yardımcı olmak için asla yeteri kadar şey yapamadıkları konusunda sürekli korkutuluyorlar.

Ama artık ailelerin, çocukları için kaygısız bir çocukluğun geri gelmesini istemelerinin ve anne baba olmaktan tekrar zevk almalarının zamanı geldi. Sonuç olarak anne babalar, çocukları için ne istedikleri konusunda dikkatli olmalılar. Ebeveynlik başarısının gerçek ölçüsü sınav notları değil, mutluluk ve güven duygusu olmalıdır.

Kaynak: http://www.theguardian.com/lifeandstyle/2014/oct/04/we-need-stop-pushing-our-kids-parents

Sürdürülebilir Evlilik, Doğal Yaşam, Sürdürülebilir Yaşam, Yasemin Aksoy, Soner Aksoy, Köy Hayatı, Ev Yapımı, Pratik Tarifler, Balkon Bahçeciliği, Bahçe, Bostan,
%d blogcu bunu beğendi: